Suud, tasavvufa sığındı

31.08.2009 01:49

Mustafa Özcan

Şiddetin panzehiri ve huzurun adresi tasavvuf mu? Son sıralarda şiddete maruz devletler, içinde bulundukları duruma tasavvufla çare arıyorlar. İfratın panzehiri tasavvuf olarak telakki ediliyor.

Elbette burada ifrattan tefrite düşmek de var. Haricilik ile Mürcie esasında ifrat ve tefrit makamlarıdır. Keza Mutezile ile Haşeviyye ve Zahirilik bir anlamda birbirlerinin anti tezleridir. Lakin birbirlerinin panzehiri değildirler. Birbirlerinin panzehiri ise ifrat ve tefrit menzilleri arası itidal ve vasatiyet menzilidir. Dolayısıyla denge dediğimiz şey uçlar arası dengedir. Ucun uçla münasebeti ifrat ve tefrit münasebetidir ve ikisi de çözümün adresi değil, sorunun parçasıdır. Öyleyse mesele itidal noktasını yakalamak ve bulmaktır. Son sıralarda ABD’den İslam ülkelerine kadar birçok ülkede tasavvuf ve tarikatlar aşırılığın panzehiri olarak algılanmaya başlanmıştır. Kimileri, bu tasavvufi çözüm adı altında bir nevi pasifizm ve eskilerin deyimiyle İslamın zahiri ahkamının tatilinin teşvik ve terviç edildiğini düşünüyor. Bu durumda bel bağlanılan tasavvufi anlayışa ‘tatiliye mesleği’ demek daha doğru olur. Bu, Haricilere karşı Murcie anlayışının çözüm olarak görülmesi gibidir. Bu bağlamda, RAND Corparation için bir iki çalışma hazırlayan Neocon ekipten Zalmay Halilzad’ın eşi Charly Benard siyasi ve şiddet yanlısı İslami hareketlere karşı panzehirin tasavvufi hareketler olduğunu ileri sürmüştür. Gerçekten de bugün Mısır’da kendi ekseni dışında tasavvufi hareketlere ulaşmak isteyen iki adres vardır. Bunlardan birisi ABD, diğeri de İran’dır. En azından Mısır’daki tartışmalardan anlaşılan budur. ABD elçisi geçenlerde bir iki tarikat erbabı dışındaki tarikat temsilcilerini ABD’ye davet etmiştir. Yani ABD sadece teorik zeminde değil, fiili zeminde de tarikatlara ulaşmaya çalışıyor. Elbette ABD’nin amacı kullanma amaçlıdır ve siyasidir ve bu da, bu tarz ilişkilerin amacını kirli hale getirmektedir.

Cezayir de iç savaştan çıktıktan sonra Abdulaziz Buteflika tasavvufa açılmaya karar vermiş ve 1999 yılından itibaren bu politikaya ağırlık vermiştir. Bu bağlamda, Muhyiddin Arabi’nin hocalarından ve Şeyh Abdulkadir Geylani’nin dostlarından olan Ebu Meyden el-Medeni’nin kabrini ziyaret etmiş ve devlet bu tarz türbelere özen göstermeye başlamıştır. Lakin son sıralarda tartışmalı bazı tarikatlar ve faaliyetler bu açılıma gölge düşürmüştür. Bunlardan birisi de Allaviyye Tarikatının Şeyhi Halit Bin Tunis’dir ki, Es Sufiyye İrsü’l Müşterek/tasavvuf ortak miras adlı kitabında Hazreti Peygamber, sahabiler ve meleklerin resimlerine yer vermiş ve bundan dolayı yoğun eleştirilere maruz kalmış ve tasavvuf erbabı dahil birçok cihet kitabın piyasadan çekilmesini istemiştir. Dolayısıyla çare olarak takdim edilen geleneksel birtakım tasavvufi akımlar veya tecrübeler de işi saçmalığa döküyorlar. Lakin sadece Cezayir değil, Fas rejimi/Mahzen de aynı şekilde tarikat ve tasavvuf erbabı arasında siyasi ve şiddet yanlısı eğilimlere karşı panzehir arıyor. Geçmişte Fas yönetimi sola karşı kerhen de olsa siyasi İslami hareketlerden medet ummuştur. Bugün ise siyasi veya şiddet yanlısı İslami hareketlere karşı apolitik hareketlerden medet ummaktadır. Lakin bu hareketlerin çoğunun da kendisine faydası yoktur ve folklorik düzeyde bir İslami tarzı temsil etmektedir.

Dolaylı olarak bu kervana Suudi Arabistan da katılmıştır. Bu ülke de zaman zaman şiddet hareketlerinden muzdarip olmuş ve buna çare olarak tasavvufu ve tezkiye anlayışını öne çıkarmayı yeğlemektedir. Kaide’ye karşı Avrupa ve ABD’nin keşfetmiş olduğu tasavvuf anlayışı sonuçta Suudi Arabistan gibi ülkelere de çekici gelmeye başlamıştır. Bu bağlamda, Suudi Arabistan’da genel olarak liberal anlayışı temsil eden Vatan gazetesi bu hususta bir rapora yer vermiş ve rapor, aşırılığa karşı ‘tasavvuf silahının’ kullanılmasını tavsiye etmektedir. ‘En büyük ine baskın’ başlıklı yazısında Halit Gınami (http://www.elaph.com/Web/NewsPapers/2009/8/475065. htm) tasavvufun aşırılığın panzehiri olmakla birlikte kesinlikle pasifizm olmadığını ve tarihteki önemli sufilerin tezkiye ve mücahede ile birlikte cihad saflarında da önde olduklarını ifade etmektedir. Savaşta tasavvufun bi’detü’l İslam/İslam’ın sınırlarını korumak olduğu gibi savaş dışındaki normal hayatta da insanların ayıplarıyla ilgilenmemek, hatta örtmek ve hoşgörülü olmak ve İslam’ın güzelliklerine ayna tutmak olduğunu ifade etmektedir. Günümüzde İslam toplumlarının hastalıkları dikkate alındığında onları ıslah etmeye yönelik en iyi yöntemin Nakşibendilikteki yöntem olduğu görülür. Kadirilikte nefsi bastırmak üzerinden ruha açılımlar getirilir ve ruh yüceltilir. Bunun için de sistemli bir riyazat önerilir. Bu ise vücut için ağırdır. Buna mukabil, Nakşibendilikte ise ruhu yüceltmek üzerinden nefisle savaşılır. Bu ise ötekisi kadar katı riyazat gerektirmez. Dolayısıyla bu çerçevede İslam toplumları ceza üzerinden tezkiye edileceğine faziletleri artırma ve ruhi melekeleri güçlendirme üzerinden nefsani alışkanlıklarından uzaklaştırılabilir. Öteki yolu esas alan ve cezai ahkamı önceleyerek İslam toplumlarının nefislerini ıslah etmek isteyen hareketler pek başarılı olamadılar. Öyleyse ‘beşşiru vela tünefisiru yessiru fela tuassiri/müjdeleyin korkutmayın, kolaylaştırın zorlaştırmayın’ babından bir çözüm bulmak gerekiyor. Bunun adı tasavvuf ya da tezkiye ise yol o’dur. Yol odur ki, Hakka vara ve götüre...

VAKİT

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim