Susamam, çünkü Ergenekon benim de davam...

27.05.2011 14:51

Alper Görmüş

Geçtiğimiz günlerde, önce Ahmet’in (Şık) “İmamın Ordusu” kitabının kötü bir kitap olduğunu, kitabı ona yakıştıramadığımı söyledim; sonra da Ahmet Şık ve Nedim Şener için gerçekleştirilen Uğur Dündar’lı, Oktay Ekşi’li, Ertürk Yöndem’li “basın özgürlüğü” yürüyüşlerini eleştirdim; İstanbul’da olsaydım (bile) bu yürüyüşlere katılmayacağımı dile getirdim.

Bu tavrım nedeniyle “sol”dan ağır eleştiriler aldım. Perdeyi Evrensel gazetesi açtı. Gazete, gazeteci örgütlerinden toparladığı tepkilerle beni sürmanşetinden “saray yazıcısı” ilan etti.

Evrensel’in haberinden sonra bu minvalde pek çok başka tepki de geldi; görebildiğim kadarıyla sonuncusunun sahibi, televizyon kanallarında “Bugünlerin karanlığını belki 12 Eylül’le kıyaslayabiliriz ama galiba durum ondan da kötü” diyebilecek noktaya geldiğini daha önce yazdığım gazeteci Ece Temelkuran’dı.

Ahmet’in kitabına “kötü” dememi şöyle değerlendirmiş yazısında: “Zaten hapse girmiş ve hukuksuz bir şekilde orada tutulan bu insanlar için ‘zaten onun kitabı iyi değildi, zaten onlar bilmem neydi’ gibi zavallıca şeyler yapmak çok büyük günahtır. Ayıptır, ayıptır, günahtır, zulümdür.”

Bu çerçevedeki eleştirilerin tümüne kısaca cevap vermek isterim, her ne kadar konuyla ilgili, başından beri kendimi anlatmak zorunda bırakıldığım için kırgın ve kızgın olsam da...

Her şeyden önce, eleştirilerimin sanki Ahmet’in tutuklanmasını ve hapiste tutulmasını onaylamak anlamına geldiğini imâ eden bu türden lanetli cümlelerin sahiplerini daha âdil olmaya davet ediyorum. Kitabın kötü olduğunu söylemenin, kitabın suç unsuru içerdiği anlamına gelmediği yeterince açık değil mi? Burada kastım, kitabın, “kimbilir içinde ne vardı da yasaklamayı göze alabildiler” propagandasını haklı çıkarabilecek kadar yeni bir bilgiyi içermediğini vurgulamaktı. İşin bu yanını vurgulamak zorundaydım, çünkü kitap üzerinden yaratılmaya çalışılan bu algının Ergenekoncu propaganda ile örtüştüğü kanaatindeyim.

Ortada neden tutuklandığını bilmeyen bir gazeteci ve o gazetecinin yayımlanması engellenen kitabı varken, algının bu yönde şekillenmesinin doğal olduğunu anlayabiliyorum. Fakat bir yandan da, algıyı bu yönde “şekillendirmek” için çabalayan, propagandayı körükleyen birilerinin olduğunu da görebiliyorum. Ergenekon meselesini dert etmeyenler buna aldırmayabilirler, fakat ben öyle yapamam.

“Kötü” sözcüğünün yanlış ve çarpıtılmaya müsait bir sözcük olduğunu itiraf etmeliyim. “Kötü” yerine mesela “bilinenleri tekrar eden” demiş olsaydım, kendimi çok daha doğru ifade edecek ve belki bu yanlış anlamaların / yanlış anlamak istemelerin önüne geçebilecektim. Bu nedenle tam bu noktada şunları da söylemeliyim:

a) Söyleşide “kötü” sıfatını hangi anlamda ve neden kullandığımı anlattığım bölümlerin çıkartılıp, “kötü”nün çıplak bir biçimde sunulabilme ihtimalini düşünmeliydim.

b) Verdiğim söyleşide kitapla ilgili olarak “kötü” sıfatını kullanmamım, pek çok insanın yazılanları sakince değerlendiremediği şu gergin ortamda çarçabuk yanlış yorumlanabileceğini tahmin etmeliydim.

c) Birilerinin bundan, sanki Ahmet’in kitabı üzerinden yürütülen propagandayı değil, doğrudan doğruya Ahmet’i hedef aldığım gibi bir sonuç çıkartabileceklerini düşünmeliydim.

Şimdi, belirttiğim gibi, bu kelime tercihimin yanlış olduğunu görebiliyorum.

Yine: Şık ve Şener için yapılan yürüyüşleri eleştirmem de onların hukuki ve fiili pozisyonları açısından herhangi bir sonuç doğurmaz.

Diyebilirsiniz ki, Ahmet Şık senin arkadaşın; susabilirsin.

Ben de diyorum ki, hayır, susamam, çünkü Ahmet Şık benim arkadaşımsa, Ergenekon da benim davamdır.

Ahmet’in kitabı üzerinden yürütülen propaganda ve ardından gerçekleştirilen yürüyüşlerin davanın berhava edilmesini isteyenlerde yarattığı memnuniyeti gördüğüm halde görmemiş gibi davranamam.

“Zalimlik” kelimesini o kadar kolayca kullanan Ece Temelkuran, korku algısını ısrarla körüklediği televizyon programlarından birinde, o sırada yurtdışında olduğu için (!) “cumhuriyet mitinglerinin gerçek niteliğini değerlendiremediğini” söylemişti. Ben de şimdi kendisini, o mitinglerin “gerçek niteliğini” mitingler yapılırken izah etmeye çalışanlara karşı zamanında neler dediğini hatırlamaya davet ediyorum. Belki böylece, bugünkü propaganda ve yürüyüşlerin “gerçek niteliği” üzerine yazanlara karşı daha dikkatli bir dil kullanır.

Varsın birileri benim sözlerimi bambaşka anlamlara çekerek zalimliğimi ilan etsin. Ben, görmek isteyenlerin gerçek niyetimi görebileceğine dair inancımı korumaya devam edeceğim.

 ‘Yunanlı’yla beş bin yıldır kardeşmişiz

“Sıla derdine düşünce anlarsın / Yunanlıyla kardeş olduğunu / Bir Rum şarkısı duyunca gör / Gurbet elde İstanbul çocuğunu...”

Böyle başlar eski başbakanlardan Bülent Ecevit’in 1947’de Londra’da yazdığı “Türk-Yunan Şiiri” ve şöyle biter:

“Önce bir kahkaha çalınır kulağına / Sonra Rum şiveli Türkçeler / O Boğaz’dan söz eder / Sen rakıyı hatırlarsın / Yunanlıyla kardeş olduğunu / Sıla derdine düşünce anlarsın...”

24 mayısta Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nde (SSM) açılan “Karşıdan Karşıya – MÖ Üçüncü Bin’de Kiklad Adaları ve Batı Anadolu” adlı sergiyi ziyaret edenler, gezilerine şiir okuyarak başlıyorlar... Elytis’in “Ege Üstüne” şiiri ile Melih Cevdet Anday’ın “Teknenin Ölümü” şiirinden parçaları okuyarak...

Fakat ben sergiyi, tam da düzenleyicilerinin arzu ettiği gibi bir Türk-Yunan “karşılaşması” olarak idrak ettiğim için Bülent Ecevit’in şiirini tercih ettim.

Proje başlangıçta bir “karşıdan karşıya” projesi değilmiş aslında, “karşı” projesiymiş. Fakat süreç içinde yepyeni bir fikir doğmuş ve sergi bambaşka bir anlam kazanmış. SSM Müdürü Dr. Nazan Ölçer’i dinlerken, projede değişiklik yapma fikrini ilk akledene içimden bir teşekkür gönderdim:

“Kiklad sanatıyla ilgili bir sergi düzenleme ve karşılığında Sabancı Osmanlı hat koleksiyonunu Atina’da sergileme düşüncesi iki yıldan bu yana Atina’daki N. P. Goulandris Vakfı Kiklad Sanatı Müzesi ile Müzemiz arasında görüşülmekteydi. Ancak Müzemizde ağırlayacağımız ve sadece Kiklad adaları buluntularından oluşacak bir serginin bu uzak geçmişle ilgili anlatılacakların sadece bir tarafını oluşturacağı, öykümüzün yarısının da karşı kıyıda, komşu Batı Anadolu’daki aynı dönem buluntularında aranması gerekliliği de düşüncelerimizi sürekli işgal etti. Bu uzak zaman diliminde var olan karşılıklı ilişkiler, ticaret ve kültür alışverişinin günümüzde izlerini aramak ve sergimize taşımak arzusunu Atina Kiklad Sanat Müzesi Müdürü Prof. Dr. Stampolidis’in de paylaşması sonucunda sergimizin konsepti de belirlenmiş oldu. Ortak geçmişimizin günümüze kadar kalabilen verilerini sunarken, bu örneğin uzun yılların önyargı tortularını aşmaya ve bu geçmişten beraberce gurur duymaya bir davet olmasını arzu ettik.”

Ben, sergiyi basın tanıtımı çerçevesinde ilk gezen şanslılardan biriydim. Böylece, bizi gezdiren Yunan ve Türk uzmanların iki “karşı” arasındaki etkileşimi buluntular üzerinden anlatırken hissettikleri heyecanı paylaşabildim. (Sergiyi gezerken, Kiklad adalarıyla Batı Anadolu’da bulunan bazı figürinlerin birbirlerine ne kadar benzediğine şahit olunca, eminim siz de çok heyecanlanacaksınız.)

Türk uzmanlardan biri sergiyi bize anlatırken, “Ortak çalışmamız boyunca Türkiye ve Yunanistan’dan söz ederken ‘Ege’nin doğusu’ ve ‘Ege’nin batısı’ demeyi tercih ettik” dedi. Serginin atmosferi insanda gerçekten de bir kardeşlik duygusu yaratıyor, insanı “biz”e ve “onlar”a gönderme yapan kavramlardan uzak durmaya teşvik ediyor.

Hiç şüphesiz serginin en ilginç bölümlerinden biri, tava ya da kapak olduğu sanılan bir buluntunun üzerindeki gemi tasvirinden esinlenerek üretilen 14 metre boyundaki bir Kiklad tekne modeli. Tekne, Ankara Üniversitesi Sualtı Arkeolojik Araştırma ve Uygulama Merkezi tarafından yürütülen “Kiklad Tekneleri Canlandırma Projesi” kapsamında hazırlanmış. Her biri 19 metrelik olmak üzere böyle iki tekne daha yapılmış. Yaz aylarında, yüzyıllar boyunca Ege’nin iki yakasını birleştirme işlevi gören teknelerin modelleriyle “karşıdan karşıya” gerçek ziyaretler gerçekleştirilecekmiş.

Sergiyi gezerken “Yunanlıyla kardeş olduğunuzu”, hem de beş bin yıldan beri kardeş olduğunuzu bir kez daha hissedeceksiniz.

Sergi 28 ağustosa kadar açık. Fakat “mutlu olmak için neden o kadar bekleyeyim ki” diyorsanız, yolunuzu hemen Emirgân’a düşürün.

alpergormus@gmail.com

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim