Surûş, şimdi de Şeriatî için ilginç şeyler söylüyor!

21.07.2008 04:40

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

İslam İnkılabı Hareketi’ sonrasının seçkin beyinlerinden Abdulkerîm Surûş, Kur’an, Vahy-i İlahî ve Nübuvvet’in mahiyeti gibi temel inanç konularında son zamanlarda yaptığı aykırı açıklamalarıyla, kendisini son derece tehlikeli sulara atmışken.. Şimdi de, ‘İslam İnkılabı Hareketi’nin içinde seçkin yerleri olan Ali Şeritaî ve Murtezâ Mutahharî gibi ve her ikisi de şimdi hayatta olmayan isimler üzerinde de ilginç açıklamalarda bulunmaya başladı.

Surûş, başlangınçta, İmam Khomeynî tarafından ‘Kültür İnkılabı Şûrâsında vazifelendirilmiş ve bu arada, Mutahharînin has öğrencilerinden birisi olarak anılan birisi idi.. Ve, Şeriatî’nin ölüm yıldönümlerinde de, ona yapılan bazı ithamlara karşı çıkardı.. Şimdi ise, kendisi yeni pencereler açıyor.. Bir büyük inkılabın dalgaları arasındaki mücadelelerin öğreticiliği açısından, bunlara kısaca değinmekte fayda var..

Ali Şeriatî, özellikle ’İslam İnkılâbı Hareketi’ dalgalarının dünyayı derinden sarstığı 1978- 79’larda Türkiye’deki özellikle İslamcı cenahların yeni yeni tanımaya başladığı bir isimdi.. O, 1977’de vefat etmişti, Londra’da.. ‘Şah’ın gizli servisince öldürüldüğü’ iddiaları konjonktüre uygundu, ama, isbatlanamamıştır. Yani, o, İslam İnkılabı’nı görememişti.. Ve, güçlü Şahlık rejiminin, böylesine çabucak çöküvereceğini kimse tahmin etmiyordu. Nitekim, o zaman, 15 yıldır Irak- Necef’te sürgünde olan Âyetullah Rûhullah Khomeynînin yakınlarından birisi, bir gün, ’İslam İnkılabının gerçekleşmesinden 2-3 yıl önce, böyle bir sonucun İmam tarafından da öngörülemediğini’  ifade etmişti.. Onlar sadece, zaferden değil, ’sefer’den mükellef / yükümlü olduklarının idrakindeydiler..

Kezâ, o inkılabın en seçkin isimlerinden olan (merhûm) Muhammed Huseynî-i Beheştînin, yıllar öncesinden -geleceğin İslam İnkılabı nizamının Kanûn-u Esâsî (anayasa) çalışmalarını yaparken- ’Bu niçin?’ diyenlere boş ümidler vermemek dikkati içinde, ’Gelecek bizim tasarrufumuzda değildir.. Takdir-i ilâhî zuhûr ettiğindeyse, böyle bir çalışma yapma imkanımız olmayabilir, şimdiden hazır olmak için..’ diye karşılık verdiği bilinmektedir..

Şeriatî, inkılab öncesindeki İran’da oldukça etkin bir isimdi, özellikle üniversite gençliği arasında.. Güçlü hitabetiyle, âdetâ sihirliyordu, gençleri.. Ancak, marksist örgütlerle, bazı İslamî motifleri de kullanan yarı-marksist (İnkılab’dan sonra ise, Amerikancı) ’Mojahedeen-i Khalq’ isimli silahlı mücadele örgütü, Dr. Şeriatî’yi hattâ makaraya alıp, ’Biraz  Tao, biraz Mao, biraz sosyoloji, biraz Hind felsefesi, biraz Konfuçyüs, biraz Hegel, biraz Marx..  İşte doktor!’  diyorlardı, onun hakkında..

Geniş halk kitleleri ise, üniversitelerde tahsil görmüş kesimlerden ziyade, ulemâ’ya ve özellikle de Âyetullah Khomeynî’ye bağlı idi.. O, 1963’de, binlerce insanın Şah rejimi tarafından katledilmesiyle neticelenen ’Panzdeh Khordad / (5 Haziran) Qıyamı’nın ’muctehid- âlim’ önderiydi şiî müslüman kitlelerin gözünde ve sürgündeydi.

Şeriatî, işte o atmosferde, söylem değişikliğiyle dikkati çekiyordu.. Hz. Ali, Hz. Fâtime ve Ebû Zerr Hz. lerinin sâdeliği esas alan yaşayış tarzını öne çıkarıyor; Hz. Huseyn’in Kerbelâ Qıyâmı’nı, Hz. Zeyneb’in direnişini yeni bir söylemle anlatıyor ve bu arada (İslam tarihinde, Resul-i Ekrem (S)’en sonraki ihtilaflarda, ’Ali tarafdarlığı’ mânasına gelen) Ali Şiası’ ile, daha sonra gelişen ve kendisinin ’Safevî Şiası’ diye nitelediği ve sultanlarla işbirliği yapan tarz arasına bir kesin çizgi çekiyor ve şiî ulemâ geleneğini de ağır şekilde topa tutuyordu..

Hattâ, Âyetullah Mutahharî’nin öncülüğünde, halktan toplanan yardımlarla Kuzey Tehran’da tesis olunan ünlü ’Huseyniye-i İrşad’ isimli modern külliyeyi, bir dernekçilik taktiği ve kamuoyunda oluşturulan ’Muteqaddimîn- Müteceddidîn’ (Eskilikciler/ Yenilikçiler) tartışmasıyla, Mutahharî’nin elinden alıp, orayı, kendi konferanslarının merkezi haline getiriyordu.  Ve Mutahharî, oraya uzuuun yıllar bir daha giremiyecekti..

Şeriatî’nin şia geleneğini de ağır ifadelerle yerdiği kitablarına rağmen, bu hususta kendisine yapılan müracaatları, Âyetullah Khomeynî suskunlukla karşılıyordu, inkılabçı güçlerin birbiriyle uğraşmaması ve enerjilerini boşa harcamamaları için..  

Ve Şeriatî’nin ölümünden sonra, ona herkes sahib çıktı; en fazla da İslam İnkılabı.. İddia edildiği üzere, o silinmiş değildi.. Ama, hele de komünizmin çökmesinden sonra, görüşleri gündemden geniş çapta düştü.. Ayrıca, İnkılab Hareketi’nin gölgesinde kalması da tabiî idi..

Şimdi Surûş’un açtığı yeni pencereden başka manzaralar da gözleniyor:

  

*HATIRALAR  DOĞRU İSE, GEÇMİŞTE SÖYLENENLER NEYDİ?

Surûş şimdi, Şeriatî’nin görüş ve eserlerinde birçok müsbet noktalar varsa da, benim o görüşlere eleştirel bir bakışım vardı. (…)  Şeriatî’nin Kur’an’a, Nehc’ul Belâga’ya ve diğer İslam mütefekkirlerinin düşüncelerine çok az dayandığını görüyordum.’ diyor ve ekliyor:

(…) Ben bugün Şeriatî’nin o günkü çalışmalarının inkılâpçı bir İslam’ın teşkiline dayandığını söyleyebilirim..(…) O gün gördüğüm şey Kur’an ve diğer mukaddes kitabların onun düşünceleri ve eserleri üzerinde çok az etkili olduğuydu. İkincisi, felsefî açıdan onun delilleri sağlam değildi, çok zayıftı. (…) Merhûm Şeriatî, İslam tarihinden ve İslam düşüncesinden kendi amacı olan, İslam’ı inkılâbçı bir görüntüye sokmak hedefiyle örtüşen unsurları çekip çıkarıyordu. (…) Örnek olarak, Âşûra’yı, İmam Hüseyn’in başına gelenleri, Hz. Zeyneb’in esaret öyküsünü..(…) Fakat, İmam Hüseyn’in benimsemiş olduğu üslub, şia imamları arasında istisnaî bir durumdur, kaide değildir. (…) Caferî şia tarihi ’İmam Hüseyn’in hareketi’ bakış açısıyla yazılamaz. (…) (Röportajcının ara cümlesi: Mutahharî, Şeriatî’nin Kur’anî delillere ve hadîslere dayanmadığını ileri sürüyordu, Misbah Yezdî ve Mehdî Bazergan da, Şeriatî’nin görüşlerinin doğruluğu… iyimser değildi.’)

Surûşdevam ediyor: ’Misbah Yezdî (…), Şeriatî hususunda çok uygunsuz yakıştırmalarda bulunuyor, hattâ sözlerini ’küfür’le niteliyordu. (…)  Mutahharî de Şeriatî’nin açıkça SAVAK (Şah'ın istihbarat teşkilatı) ile işbirliği içinde olduğu hatta yurtdışı gezilerini de SAVAK’ın tasvibiyle gerçekleştirdiğini (…) iddia ediyordu. Bunları ben Mutahharî’den duydum. Daha sonraları gördüm ki, Mutahharî, Şeriatî’nin ölümünden önce İmam Khomeynî’ye yazdığı bir mektubunda bu iddiaları ve Şeriatî’nin ’fitne’lerini dile getirmiş.. Hattâ, Mutahharî,  Şeriatî’nin ölümünden dolayı mutluluğunu açıkça izhar etmişti. (…) Mutahharî ve Yezdî'nin Şeriatî aleyhinde o gün ulemâdan imza toplamaları, maalesef onlar arasında Allâme Tabatabaî de vardı, uygunsuz ve yakışıksız bir davranıştı.. (…) Tabatabaî, Şeriatî’nin ’Kevir’ adlı eserinde, peygamberlik iddiasında bulunduğunu ileri sürüyordu. Çok şaşırdım. Merhûm Şeriatî, mecaz ve istiare yönü ağır basan birisiydi. Bu yazılardan yola çıkarak ona nasıl yalancı peygamberlik yakıştırmasında bulunulabilirdi ki?’

*Evet, hâtırâ anlatmanın -gerçekliği de bir ayrı konu-, kötü yanı, insanın içini karartması..

Hele bir de, 30 yıldır başka şeyler söyleyen Surûş gibi birisi, bugün böyle konuşunca..

  • Yorumlar 3
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim