Suriye’de Stratejik Menfaat mi Kardeşlik ve İnsanlık mı?

10.03.2012 22:48

Hamza Türkmen

Adem (a)’ın iki oğlundan birinin diğerini öldürmesi kıssası Maide Suresi’nde bildirilir. Bu kıssaya bağlı olarak aynı surenin 32. ayetinde şöyle buyurulur:

“Cinayet işleyen veya yeryüzünde fesad çıkartan hariç kim bir can öldürürse o sanki bütün insanlığı öldürmüş gibidir.”

Tarihte de günümüzde de İslam coğrafyasında vahiyden ve fıtrattan uzaklaşan yönetimler veya şakiler, kendilerini Hak ve adalet yoluna davet edenlerin sesini kısmak için birçok katliamlar işlemişlerdir. Nefsin, itikadın, birlikte yaşama şartlarının ve yönetimlerin Hak’ka, adalete ve şuraya dayalı olmasını istemek, bizzat fesadın yolunu kesmek anlamına gelir. Ama fesad içindeki fasık ve zalim kişi, fırka ve yönetimler tarihte birçok muslihunu, sıddığı, salihi, şehidi Hak’kı, adaleti ve şurayı esas edindikleri için öldürmüşler ve fesadı yaygınlaştırmışlardır.

Tarihte Emevi yönetimi nasıl ki Cuma hutbesinde Hz. Ali ve evladına söven saray ulemasına karşı çıktığı için Hucr bin Adiy ve 14 arkadaşını katlettiyse; Bağdat’taki Abbasi hanedanlığı, teklif ettiği Başkadılığı zalim yönetime itaat olur diye kabul etmeyen İmam Ebu Hanife’yi bu nedenle ağır hapis şartları ve işkence altında öldürdüyse; Türk Cumhuriyeti rejimi de Frenkleşmeyi ve Avrupa kanunlarını kabul etmeyen Şeyh Said, İskilipli Atıf Hoca gibi binlerce Müslümanı katletmişti.

Son olarak da Suriye’de İslami ve insani kimlikleri dolayısıyla ırkçı ve seküler Esad-Baas rejimine Hak’kı, adaleti, şurayı hatırlattığı için Humus’ta, Hama’da, İdlib’te, Şam’da, Der’a’da ve diğer birçok yörede her gün birçok insan, çocuklar ve kadınlar öldürülmektedir.

Yeryüzünde fesad; savaş ve kısas dışı adam öldürmek, Allah’ın hadlerinin yerine getirilmesini yasalarla veya silahla engellemek, emniyeti ortadan kaldırmak, mal yağmalamak, ekini ve nesli helak etmek vd. seyyieler suretiyle gerçekleşir. Bu gibi fesad çıkartanların hükmü şudur: “Allah ile ve Rasûlü ile savaşan ve yeryüzünde fesad çıkartanların cezası; öldürülmek veya çarmıha gerilmek veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi veya yeryüzünden sürülmeleridir.” (5/33)  Rasûllerin siretlerinde görüldüğü gibi müfsidler ve tuğyan içindeki ileri gelenler öncelikle uyarılmışlar, yapılan tebliği kavramaları için mühlet anlayışı içinde yeniden tekrar tekrar uyarılmışlardır. Ve müminler güç yetirebildiklerinde tüm mükerrer uyarılara rağmen fesadına devam eden fasıklara bu ayetin hükmünü uygulamışlardır.

Suriye’de fesad çıkartan Arap ırkçısı, Batılı yaşam tarzına öykünen, Kur’an’ı  Türkiye’deki Kemalistler gibi parçalara ayırmaya çalışan müfsid Baas Rejimidir. Baas rejimi kendi ifsadını antiemperyalizm, anti Siyonizm kartı ile örtmeye çalışmaktadır. Suriye’deki diktatörlük Büyük Şeytan denilen ABD’nin ifsadına karşı çıkma bahanesi ile kendi  ifsadını örtmekte ve kendi ifsadına karşı çıkanları muhtelif bahane ve iftiralarla katletmektedir. Suriye ekseninde birbirini besleyen iki müfsid ve iftiracı vardır. Birincisi; ABD’den Rusya’ya AB’ye Çin’e ve Hindistan’a kadar kalpleri farklı atan; ama küfür de tek bir millet olanlardır. Bunlar İslam’ı üst kimlik olarak gören ve cihanşümul bir dünya görüşü olarak algılayan tüm İslami çabaları metodolojik ve metodik farklılıklarını ayır etmeksizin toptan olarak irticacı, radikal İslamcı ve terörist olarak itham etmekte ve hedef göstermektedirler. Dünden bugüne bu şer odaklarının ellerinden Müslüman kanı akmaktadır. Müslümanların feryadı Irak’ta, Afganistan’da olduğu kadar Doğu Türkistan’da da, Keşmir’de de, Çeçenistan’da da yükselmektedir. İkincisi; Suriye’deki fasık Esed rejimidir. Esed rejimi dünya istikbarını ve komşusu İsrail’i muhalefetin radikal İslamcı olduğunu ilan ederek uyarmakta ve onlarla dolaylı konsansüz arayışına gitmektedir.

Suriye’de öldürülen insanlar genellikle Müslümandır, Siyonizm ve  emperyalizm karşıtlıkları Filistin direnişinde olduğu gibi sözde değil özdedir. Suriye’de HAMAS’ın fiil idestek aldığı insanlardır. Bu insanlarla HAMAS’ın bağı kesildiğinde HAMAS Merkez Bürosu Suriye’yi terk etmek zorunda kalmıştır. Bu insanlar ifsadı ve fesadı değil Hak’kı, adaleti, şurayı ve kimliksel özgürlüklerini istemektedirler. İşte bu insanlardan ayetin gösterdiği gibi bir kişiyi öldürmek bütün insanları öldürmek gibidir. Çünkü bir fert, genelde kendi türünü temsil eder. Bir ferdin kanını haksız yere veya sudan bahanelerle helal sayanlar, o türün her birinin kanını da aynı mantıkla dökmekten çekinmezler.

Bizi Suriye’deki katiller ve katil rejim kadar, Müslüman olarak bilinen kişi ve kurumların üzülen ama seyretmekten de öteye gitmeyen tutumları yaralamaktadır. Hemen kapı komşumuz olan Suriye’deki Müslüman kardeşlerimize 30-40 yıldır uygulanan ve son bir yıldır dozajı şiddetle artan zulüm ve katliamlara Türkiye Müslümanlarının ilgilerinin seyirlik düzeyde kalması üzücü bir durumdur. Bu acizlik, Türkiye’deki Kürt sorunundan, başörtüsü sorunundan veya eğitimde resmi ideoloji dayatmasını aşamama halinden doğan öncelikler sorunu ile izah edilebilecek bir durum değildir. İstisnalar dışında doğrudan İslami cemaat ve kuruluşların önde gelenlerinin, kanaat önderlerimizin bilgi ve ilgi yetersizliğinden ve ataletten kaynaklanan bir durumdur. Eğer namazımız bizleri fahşadan alıkoyuyorsa, bu namaz bilincimizi Suriye’deki fahşanın karşısına da hızla ulaştırmalıyız.

Bizi Suriye’deki katiller ve katil rejim kadar, İslami İran’ın ve Hizbullah’ın pragmatik stratejik hesapları da yaralamaktadır. Türkiye’nin şekillenişinde Kemalist diktatörlüğün bir Türk ulusu oluşturmak için yaptığı baskılarla, yasaklarla, katliamlarla, sürgünlerle zulmettiği Müslümanlar gibi zulme uğrayan bugünkü Suriyeli Müslümanlara rağmen İslami İran’ın ve Hizbullah’ın stratejik menfaat hesapları Suriye’deki cahili iktidarın devamından yanadır. Suriye’deki cepheleşmede cahili sistemin savunulması da bizleri derinden yaralamaktadır.

Başta İran ve Hizbullah, Suriye üzerinden muhtemel ABD yayılmasına karşı kendilerini en önemli direniş odağı ve her türlü İslami direnişin anası ve kaynağı ilan edip, Suriye’deki yaşanan zulme sessizliklerine teviller getirmektedirler. Adeta kol kırılır yen içinde kalır denilmektedir. İslam coğrafyasında İran’ın bekasını asıl diğer İslami etkinlik ve oluşumları ikincil veya tali planda gören bu görüş aşırı genellemeci ve tahakkümcü bir asabiye oluşturmaktadır. Bu asabiyenin arkasında çift kutuplu dünyada ezberlenen siyasi literatürü aşamamış tek yönlü bir anti-emperyalizm fobisi; ayrıca İran İslam Devrimi’ni ıslah çizgisinde derinleştirecek olan istikameti tahrif eden ve gittikçe Huccetiyyenin gulat ufuklarına doğru yelken açan bir mezhepçilik hayalciliği belirginleşmektedir.

Ortadoğu İntifada’sı içindeki İslami hareketlerin tüm rasûllerin takip ettikleri sünnet doğrultusundaki tedrici ıslah ve stratejik merhale anlayışını, çift kutuplu dünyadan kalan ihtilalci ve anarşist devrimcilik (revulation) ezberiyle anlayamayan İran’dan veya Hizbullah’tan bazı stratejisyenler garip analojiler yapmaktadırlar. Bunlardan biri için şu örneği verelim: “Bir kadın doğum yaparken risk oluştuğunda  ‘ya ana ya çocuk’ kurtarılacaktır. Bu durumda tıp normlarına göre çocuk feda edilir ve ana kurtarılır.” denilmektedir. Yani denilmek istenmektedir ki İran’ın ve Hizbullah’ın Suriye’deki stratejik hedefleri, çocuk konumunda veya ikincil görülen Suriyeli Müslümanlardan daha önemlidir. Ve ana odağın menfaatleri uğruna çocuk konumunda görülen Suriyeli Müslümanlar feda edilebilir. Böylece Müminlerin kardeşliği, İslami dayanışma ve isâr (kardeşini kendi nefsine tercih etmek) gibi kavramlarımız da silinmekte veya örtülmektedir. Ya da müminlik kavramına muhkem ayetler ve mütevatir Sünnet bağlamıyla değil, mezhepçi ve kelami spekülasyonla bakılmaktadır.

Bu tutum, ele aldığımız ayetin sonunda da belirtildiği gibi vahiyle bildirilen “beyyinelerden sonra israfa sapma” denilen halle örtüşmektedir. Yani yorumda sınır aşılmakta, ileri gidilip israfa sapılmaktadır. İsraf kelimesinin en önemli manası ise “ifsad etme”dir (aslı bozmadır).

Suriye’deki Esad rejiminin katliamları anlık bir durum değildir; 1982’den buyana halkını katletmek konusunda sabıkalı olan rejim bir seneden beri de sistematik olarak Hak, adalet, şura ve özgürlük isteyen Müslümanları ve muhalifleri katletmektedir. Bu konu fıkıhda “Düşman ordusu önüne Müslüman esirleri kalkan yapmış saldırıyor; vuracak mıyız çekilecek miyiz?” veya “Sıffin’de Mushaf sayfaları mızrakların ucuna takılmış. Kılıç çekecek miyiz çekmeyecek miyiz?” gibi anlık bir sorun değil; bilinçli, sistematik ve sürekliliği olan bir oyundur. 2000’li yılların başındaki Cenin katliamından bugüne Siyonist rejim 4 bine yakın Filistinliyi ve Müslümanı katletti. Binlercesini tutukladı ama önemli bir kısmını da sonradan serbest bıraktı. Oysa Suriye’de 17-18 Mart 2011’den buyana uluslararası kuruluşların rakamlarıyla 7 bin 500 Suriyeli direnişçi ve Müslüman katledilmiştir –ayrıca iletişim yetersizliği nedeniyle tespit edilemeyen muhtemel binlerce katledilmiş insandan bahsedilmektedir-; 5 bin muhalif kayıp pozisyondadır, 70 bine yakın da direnişçi tutuklanmıştır ve akibetleri meçhuldür. Katil Esed Rejimi’nin bir yılda Hak, adalet ve özgürlük isteyenlere karşı işlediği zulüm, yıkım ve cinayetler, işgalci İsrail’in Filistin’de 10-12 yıldan buyana işlediği cinayet, yıkım ve zulümlerden kat ve kat fazladır.

Suriye’deki Baas-Esed rejiminin sergilediği karşı propaganda oyununda kalkan yapılan Müslüman esirler veya mızraklara takılan Mushaf yaprakları, antiemperyalizm ve ABD karşıtlığı olarak karşımıza çıkıyor. Bu oyunu kuranlar, sıkıştığı için Müslümanları aldatmak kastıyla camide namaz kılarken poz veren müstebidlerlerdir. 1979 başında İran Şah’ı koltuğunu korumak için bu tarz psikolojik harp taktiklerine baş vuruyor ve namaz kılarken çektirdiği fotoğraflarını basına dağıtıyordu. Karısı Diba’da karnaval tipi düzenlediği eğlence ve fuhuş rezaletlerini unutturabilmek için tesettürlü, çarşaflı fotoğraflar çektirmişti. Şimdi Suriye’nin genç, Batıcı, ırkçı ve batiniliği savunan Nusayri diktatörü yanına Sünni saray ulemasını alarak camide namaz kılarken basına poz vermektedir. Ama insanları Allah adıyla aldatmaya çalışanların, artık küreselleşme eğilimindeki İslami uyanış sürecini aldatarak saptıramaları her geçen gün muhal duruma gelmektedir. İnşaallah İran Şah’ının başına musallat olan zillet ve yıkım, kısa veya orta vadede Suriye Diktatörlük Ailesi’nin de başına gelecektir. Tağutlaşan şahların, diktatörlüklerin, kralların, cumhuriyetçilerin veya demokratların Müslüman halkların fıtri ve vahyi talepleri karşısında yaptıkları sadece münafıklık ve zorbalıktır. Rabbimiz ise Yüce Kitabımızda cehennemin en alt tabakasında münafıkların yer alacağını bildirmektedir.

Söz konusu stratejisyenler bizi iki fesaddan birisini tercih etmeye zorlamaktadırlar. Ancak ABD fesadı muhtemel; ama Esad rejiminin fesadı ise vakii yani bilfiildir. Ve bu tür mukayeseler İslami İran’a da Hizbullah’a da yakışmamaktadır. İslamilik temelinde mayalanan bu iki güç Siyonizme de ABD fesadına da karşı olan Suriye Müslümanlarının kıyamıyla dayanışma yerine; maalesef ki muhtemel fesad korkusu ile Esad fesadıyla bütünleşmekte ve garip tevillerle müfsid-zalim Esed rejimine meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadırlar. İslami İran da Hizbullah da İslam coğrafyasındaki kesimlerdendir. Her canlı veya canlı toplumu gibi vahyi ölçülerle murakabenin muhataplarıdırlar. Yanlış yaptıklarında uyarmakla, doğrular sergilediklerinde dua etmek ve hasıl olan güzellikleri paylaşmakla memuruz. Suriye olaylarıyla iilgili “hakkı ve sabrı tavsiye” doğrultusunda bu kesimlerin küreselleşen kapitalistleşme sürecini sadece ABD ile değil Rusya’yı, Çin’i, Hindistan’ı da içine katarak doğru okumalarını, hikmetin, basiretin elinden tutmalarını dileriz; ve katil-fasık Esed rejimi üzerinden yaptıkları stratejik hesaplarının apaçık olan yanlışlığını görmeleri için nefislerini ve akıllarını ıslah etmelerini Rabbimizden niyaz ederiz.

Ele aldığımız ayette belirtildiği gibi nasıl ki fesad çıkartmayan bir kişiyi öldürmek bütün insanlığı öldürmek olarak beyan ediliyorsa, “Bir insanın kurtulmasına hizmet etmek de sanki bütün insanlığa hayat vermek.” gibi açıklanmaktadır.

Kim ölüm ile karşı karşıya olan bir nefsi ölümden kurtarmak suretiyle onun yaşamasına sebep olursa, sanki o bütün insanlara hayat vermiş gibi olur. Kişiyi bir insanı kurtarmaya sevkeden şey; onun fıtri ve dini özelliklerinin yüklediği mükellefiyettir. Ve bu amelin sonu da sonsuz mükafattır.

Dolayısıyla biz Müslümanlara düşen ise sadece katilleri lanetlemek; sadece şaz, ibahi, gulat yorumlara, israf yoluna saparak kendi otoritesini ve stratejik önceliklerini gözeten çevrelerin halini eleştirmek olmamalıdır. Ayrıca bize düşen Suriye’de muhalefetin nasıl bir İslami proje ve yönetim uygulayacağını tartışmaktan önce; Suriye’de Hak, adalet, şura ve özgürlük istedikleri için öldürülmekte olan Müslümanları ve diğer insanları nasıl kurtarabileceğimiz konusunda yoğunlaşmamız gerekmektedir. Suriye’deki katliamı durdurmak için özellikle Türkiye’yi, Ortadoğu İntifadası’nın ülkelerini harekete geçirmenin istikameti üzerinde olmalıyız. Bu ülkelerin yöneticileri siyasi demeçlerinde gösterdikleri katkıyı, tutarlı ve uygulanabilir icraatlere dönüştürmeleri için toplumsal ağırlık oluşturmalı, kamuoyunu tetiklemeliyiz.

Türkiye İsrail ormanları tutuştuğu zaman yardım için itfaiye uçakları göndermişti. Şimdi Kilis’in Hatay’ın yanında kardeşlerimiz diri diri yakılıyor ama yangın uçakları kalkmıyor. Ayrıca Afganistan’da Amerikalıların Kur’an-ı Kerim’leri niçin yaktığını ve bunun için niçin mükerreren özür dilediklerini sürekli irdeleyerek gündemi kaydırmaya veya örtmeye çalışanları gafletleriyle baş başa bırakmak gerekir. Yakılan Kur’an konusuna duyarlılığı olan insanlar önce Humus’ta bombalanan ve yakılan binlerce evin içinde tutuşan ve insanlarla birlikte yok olan Mushafların hesabını sorsunlar. Çünkü Humus’ta bombalanan ve tutuşturulan evlerin içinde sadece insanlar yanmadı, Kur’an-ı Kerim’ler de yandı. Devam etmekte olan bu yangını söndürmek üzere Türkiye’yi daha aktif rol almaya zorlamalıyız. Suriye’de ölümleri durdurabilmek için yapılacak eylem ve gayretler temel ibadi görevlerimizdendir.

Suriye’de senelerdir yaşamakta olan fiili fesad, ABD emperyalizminin muhtemel fesadını bahane ederek insanlarımızı İslami ve insani istemleri nedeniyle sebepsiz yere öldürülmektedir.  Maide Sûresi’nde Adem (a)’ın oğulları arasındaki çekişme aktarılırken haksız yere öldürülen bir insanın durumu ile, ölümden kurtarılacak bir canla bütün insanlığa hayat kazandırılacağı bildirilmektedir. Bu bağlamda acaba İslami İran ve Hizbullah Hz. Adem’in maktul ve katil iki oğlu arasında neyi öncelemektedir? Kabil’in hükmünü mü, Habil’in hukukunu mu?

Suriye’de katil Esad rejimi tarafından katledilen insanları veya bir insanı kurtarma ve Esed zulmünü kınama iradesi gösteremeyenlerin dillerine tebliğ, direniş, adalet, şehadet gibi kavramlar yakışmamaktadır.

 

  • Yorumlar 66
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim