‘Suriye Yangını’, İran ve Türkiye’yi de karşı karşıya getirir mi?

09.08.2011 21:58

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

Suriye korkunç bir ateş içinde kıvranır ve hergün, ortalama neredeyse 100’ü bulan insan, rejim güçleriyle direnişçiler arasında çıkan çatışmalarda can verirken; bu kanlı ve karmaşık faciaya karşı, ‘şöyle olmalı -böyle olmalı veya olmamalı’  gibi laflarla, uzaktan gazel okumak durumuna düşmeden, konuya nasıl yaklaşabilmeliyiz?

Hani, zaman zaman ‘Filan yerde, bir evde çıkan yangın bitişik evlere sıçradı. Rüzgârın da etkisiyle kısa zamanda bütün mahalleye yayılan yangın, güçlükle söndürülebildi veya geride bir kül yığını bıraktı. Şu kadar can ve mal kaybı yaşandı’ gibi haberler dinleriz ya; Suriye Yangını da, böyle...

‘Arab Baharı’nın başlangıç noktası olan Tunus’da neler olduğu, sosyal açıdan ne gibi bir olumlu noktaya varıldığı, neredeyse hiç bilinmiyor. Bilinen, sadece bir diktatörlüğü yıkıldığı..

Mısır’da, biraz daha farklı bir durum var.. 60 yıllık ‘Nâsır- Sedat- Mubarek’  döneminin hesablaşmasına doğru bir kımıldama var gibi.. Ama, orada da, çok temel değişiklikler yapılabilmiş değil.. Bazı taşlar yerinden oynamıştır, o kadar..

Elbette, bu bile bir sosyal kazanıma dönüştürülebilir..

Libya’da Gaddafî’nin 42 yıllık diktatörlüğü ülkeyi tam bir virâneye çevirdi, ülke fiilen bölünmüş ve Gaddafî rejiminin güçleri de başkent Trablus civarında kıstırılmış, can havliyle direniyor, saldırıyor, dünyaya; ‘Geliniz anlaşalım, her şeyi konuşur- anlaşabiliriz, yeter ki ben başta kalayım..’  mesajı veriyor.. Bingazi’dekiler ise, NATO güçlerinin kendilerine vereceği destekle sınırlı bir şekilde, bazen başarılı duruma getiriliyorlar, bazen de Gaddafî güçleri karşısında oldukça güç duruma düşüyorlar.. Ayrıca, geçen seneye kadar  Gaodafî rejiminin İçişleri Bakanı iken, 8 ay öncelerde istifa edip, Bingazi’deki muhalif-isyancı güçlerin başına geçen General M. Yunus ve en yakın çalışma arkadaşları olan iki albayın Temmuz-2011’in son günlerinde, Bingazi’nin kenar mahallelerinde öldürülmüş olarak bulunması, muhalif-isyancı güçlerin arasında Gaddafî’nin ajanlarının bulunduğu ihtimalini güçlendiriyor.. Bu cinayetler, muhakkak ki, Bingazi’deki güçlerin durumunu da oldukça sarsmış bulunuyor..

Yemen’deki kanlı boğuşma ise, genel olarak dünya gündeminin uzağında kalmaya devam ediyor.. Çünkü, bu ülkenin 33 yıllık diktatörü olan Ali Abdullah Salih’in ağır şekilde yaralandıktan sonra getirildiği Suûdî rejiminde iki ay süren tedaviden sonra Yemen’e dönmesi beklenirken, son haberler, onun Yemen’e dönmesini B. Amerika’nın engellediği yönünde..

Salih, Yemen’e dönse de/ dön(e)mese de, buradaki boğuşma ve yangının bütün Ortadoğu’yu etkileme ihtimali epeyce düşük.. Üstelik, bu kadar uzun süreli diktatörlüklerde, o diktatörlüğün temel yahpısını değiştirebilecek muhalifler kadrolar yokedildiği için, bu gibi diktatörler sosyal patlamalarla devrilse bile, onların yeri alacak kadroların ortaya çıkması kolay olmuyor..

Sûdan’daki 22 yıllık General El’Beşîr yönetiminin de çok sağlıklı bir temelde olduğu söylenemez. Çünkü, ülkenin dörtte biri Güney Sudan olarak bölündü; Darfur Buhranı her ne kadar atlatılabilmiş gözükse bile..

Suûdî rejimine gelince.. Bu rejim de aynı mahiyette ve üstelik daha bir kapalı kutu.. İçinde neler cereyan ettiğinden bir haber sızmıyor..

İran Körfezi’ndeki, 1- 1,5 milyonluk küçücük Bahreyn ülkesinde, büyük ekseriyete bir azlık adına vurulan zencirlerin ortaya çıkardığı ayaklanma, Suûdî ve Qatar rejimlerinin askerî güçleriyle ezildi. İran, her ne kadar, ‘Bahreyn’de olup bitenlere asla seyirci kalmayız’ dediyse de, Suûdî rejiminin askerlerini Bahreyn’e göndererek çılgınca attığı adımlara aynı şekilde karşılık vermesi halinde, bütün bir bölgeyi yangın yerine çevirebilecek bir durumun ortaya çıkabileceği endişesiyle, ister-istemez temkinli davrandı..

‘Yangında ilk kurtarılacak olan’ı belirlemekteki telaş içinde, birçok güç odakları çatışabilir..

Bölge ülkelerinden hiçbirisindeki durum, Suriye kadar, bütün bölgeyi tehdid edecek bir yangın mahiyetinde görülmedi..

Çünkü, bu ülke, âdetâ, Ortadoğu’daki güç dengeleri arasında bir kilit mevkıinde.. Dünyaya kendi isteklerine göre şekil vermek isteyen emperyalist güçler değil, bütün bölge ülkeleri de, bu ülkenin gelecekte alacağı şeklin kendi konumlarını da derinden etkileyeceğinin farkındalar..

Suriye rejimi ise, hem 50 yılı bulan bir sıkıyönetim yüzünden ordunun tam kontrolündeyken, ve o ordu ve polis güçleri de 40 yılı aşan bir Baas ideolojisine dayalı diktatörlüğü korumayı, -tıpkı, TC.’de, TSK’nın, kemalist-laik rejimi korumayı kendisine temel vazife edinişi gibi-  herşeyin üstünde bilirken.. Ve de, sosyal hayatın bütün temel köşebaşları ve kurumları, bu 40-50 yıllık Baas Partisi kadrolarının ve milislerinin, bir yenilgi halinde kendilerinin yok olacakları korkusuyla, halkın üzerine ölüm yağdırması, şaşırtıcı değildir..

Üstelik de, bu ülke, son 40 yıldır, -son 11 yılı oğul Beşşar dönemi olmak üzere- halkın sadece yüzde 10’unu teşkil eden bir küçük azlığa dayanan ve bir askerî darbeyle iktidara gelen General Hâfız Esed’in korkunç diktatörlüğüne göre şekillenmiş bir sosyal yapıya sahib.. Bu sosyal yapı yıkılacak olursa, son 40-50 yıllık  yönetici kadroların ve elitlerin safdışı olacağı korkusu küçümsenemez.. Bu korku, onlara herşeyi yaptırır.. Herşeyi kaybedeceği, yokolacağı korkusuna kapılan birisinin işlemekten çekineceği bir şey yoktur..

Nitekim, 5-6 aydır, ülkenin her bir tarafında, kanlı çatışmalar cereyan ediyor ve Suriye rejimi, dünyanın vereceği tepkilere göre davranmanın kendisine bir şey kazandırmayacağını; tam tersine, elindeki bütün avantajları da kaybettireceğini düşündüğünden olmalı; orduyu, silahlı güçleri sivil halkın üzerine tankıyla-topuyla, savaş uçaklarıyla, bombardımanlarıyla göndermekte tereddüd etmiyor.. Ve ülke, tam bir şiddet sarmalında..

Bu kadar gözü kara bir kandökücülüğü, Ortadoğu’da, dünyanın gözü önünde bir Şah Pehlevî yapabilmişti, 32-33 yıl öncelerde.. Bir de Saddam rejimi, Irak’da.. Ve de, Beşşar’ın babası Hâfız Esed, Suriye’de, 30 yıl öncelerde, Hama Faciası’nda.. (Hama’da o  zamanlar  nelerin olduğu hâlen de net olarak ortaya konulabilmiş değildir.. İkhvan’ul Muslimiyn /Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın, ünlü âlimlerden Saîd Havva’yı, Hama’da kendi başına buyruk ve tedbirsiz hareket ettiği gerekçesiyle, bünyesinden uzaklaştırdığı hatırlanmalı..)

Gerçi, Hama’da, binlerce insanın katledildiği, bir yangın yerine döndüğü söyleniyordu da, bunun kesin belgeleri ortaya konulamıyordu.. Diktatörlüklerin ve yaptıklarının sorgulanamayışının tabiî sonucu, bu.. (Kemalist uygulamaların en azgın şekilde sergilendiği 1923-39 döneminin gizli belgelerinin, ve hattâ, CHP’nin 1939 öncesindeki Merkez Yönetitim Kurulu kararlarının, üzerinden 70-80 yıl geçtiği halde, yayınlanmasının, kanunen, hâlâ da yasak olduğunu hatırlayalım..)

İlginç olan şu ki, Hama’da 1982’deki o ilk katliâmda, ilk zamanlar, binlerce insanın katledildiği bildirilirken, on bin rakamı bile biraz temkinle karşılanırdı..

Sonralarda ise, -âdetâ, açık arttırmaya çıkarılmış gibi-, bu rakam, 20 bin’e, sonra 30 bine yükseltildi.. Geçtiğimiz günlerde TRT-Türk’deki bir proğramda ise, 1982’deki o katliâmda öldürülenlerin sayısı, ‘45 bin kişi’ şeklinde ifade edildi..

Reddi kadar, kabulü de bir çetin iddia.. Çünkü, ne bir görüntü, ne de bir fotoğraf, yansımıştı dünyaya..

Ama, açıktır ki, Baas ideolojisinin liderleri ve Baas partileri ve kendilerine örnek aldıkları İttihadçı ve kemalist uygulamalardan daha geride olmadıklarını, hem Irak’da, Sadda’ın Baas rejimi, hem de Suriye’de Hâfız Esed döneminde sergilemişti.. Bugün de, oğul Beşşar Esed eliyle, tekrarlanıyor, aynı kanlı, hunhar tablo..

Ve bir farkla ki, bugün, dünyaya yansıyan sahnelerden, işlenen cinayetlerin, katliâm ve hunharlığın boyutları hakkında ipuçları  elde edilip, az-çok bir karara varılabiliyor..

Ve, sadece emperyalist güçler değil, bütün Ortadoğu da diken üstünde..

Tabiatiyle, her ülke de, Suriye’deki yangının -emperyalist-şeytanî odakların da entrika ve tahrikleriyle- bütün bölgeye sıçra(tıl)ması durumunda, ‘yangında ilk kurtarılacak olanlar’ın belirlenişi misali, her ülke kendi durum ve menfaatni, kendi hayatiyetini esas alarak, devreye girmeye çalışıyor, tedbirini alıyor..

Ama, bu durum da ayrı bir problem ve yeni sürtüşmelerin fitne ateşini körüklemeye müsaid..

*

Suriye Buhranı, bir  ‘Türkiye- İran Sürtüşmesi’ne de dönüşebilir mi?

Amerikan emperyalizmi, bir ayı aşkın bir zamandır, Beşşar Esed rejiminin legalitesini, kanunîliğini yitirdiğini söyleyip duruyor, Obama ve Hillary Clinton’uın ağzından.. BM. Güvenlik Konseyi ve AB çevreleri de kınama karar ve bildirileri yayınlamaktalar..

Bir yeni fitnenin ayak seslerini de duyabiliriz, bu kararlardan..

İlk planda, Suriye ile yakın bağları olan Rusya ve Suriye’yi Ortadoğu’daki açık pazarı durumunda gören Çin bu suçlamalara katılmıyorlardı, ama, Beşşar Esed rejimi, hemen bütün Suriye şehirlerinde kan döktükçe veya düzeni sağlamaktan âciz duruma düştüğünü veya akl-ı selîmini bütünüyle yitirdiğini sergiledikçe, bir uluslararası müdahalenin ayak sesleri daha bir yükselir gibi olmuş olmalı ki, Rusya Devlet Başkanı Medvedev bile, geçen hafta, Beşşar Esed’i ve Suriye rejimini, ‘uluslararası  taleblere kulak vermezseniz, sonunuz hüsran olur..’ diye uyarmak ihtiyacını duydu..

Ve Beşşar Esed’le 8-9 yıldır oldukça iyi ve dostâne ilişkiler geliştirmiş ve her iki ülkenin de hayrına gelişmelerin kapısını açmış olan Tayyîb Erdoğan ise, aylardır yapmakta olduğu tavsiyelere, Beşşar’ın karşılık vermekte zorlandığını görüyor ve yine de temkinli ikazlarını tekrarlayıp duruyordu.. Ama, sonunda, 6 Ağustos 2011 akşamı, İstanbul’da Birlik Vakfı’nın tertib ettiği bir iftar proğramında konuşurken, artık tahammül edilemez noktaya geldiklerini açıklıyor ve, "Bölgemizde yaşanan büyük acılar yetsin artık. Otuz sene önce de, yanı başımızda bir büyük acı yaşanmıştı.(...) 30 sene sonra bugün, kardeş dediğimiz o ülkenin, Suriye'nin o yaralı şehrinde, o büyük acının hem de bir Ramazan günü yeniden yaşatılmasını hangi akıl, hangi vicdan kabul eder? Var mıdır dünyaya, insanlığa bir sözünüz? Zulümle ne kadar payidâr olunur? Demir kafesler ardında daha kaç gün hüküm sürülür?’ diyor ve Husnî Mubarek’in yargılanmasına işaretle, "Demir kafesler ardından nice Müslümanlar idam sehpalarına gönderildi. Onları idam sehpalarına gönderenler ayakta değil sedyede bakın nereye gidiyor? Arabların bir sözü var, 'Men dakka dukka..' (Eden bulur)  Şimdi böyle bir süreci dünya yaşıyor. Ama ibret alana ne kadar güzel, ama ibret almayana bu süreç çok zarar verir. (..)

Halkınızın üzerine kurşun yağdırarak kimi sevindiriyorsunuz? Evet, bunları söylemek, bu soruları sormak zorundayım. Bugüne kadar birçok şeyi, ’Acaba halledebilir miyiz, söylenenler yerini bulur mu?’ diye çok sabrettik.

Artık burada da sabrın son anlarına geldik. Bunun için de, bu süreç içinde Dışişleri Bakanımı Suriye'ye gönderiyorum. Kendileriyle gerekli olan görüşmeleri yapacaklar, mesajlarımız kendilerine kararlı bir şekilde iletilecek. Bundan sonraki süreç verilecek cevab ve uygulamaya göre şekillenecek.. Çünkü biz Suriye konusunu bir  ’dış sorun’ olarak görmüyoruz. Suriye mes’elesi bizim bir iç meselemizdir. Çünkü Suriye ile 850 kilometre sınırımız var. Akrabalık, tarih, kültür bağlarımız var. Dolayısıyla burada olanlar, bitenler asla bizim seyirci kalmamızı fırsat vermez.."  şeklinde ifade ediyordu görüşlerini..

Erdoğan’ın bu sözleri gerçekten de, hem de Ramazan günlerinde, dünyanın gözü önünde sergilenen o korkunç cinayetlere karşı, halkımızın büyük ekseriyetinin beklediği bir ses olarak nitelendirilebilirdi.. Üstelik, Suriye konusunun bir iç-mes’ele olarak anlatılması, sadece İslamî kardeşlik duygusuyla değil, bu yangının büyümesi durumunda, alevlerin kendi ülkemizdeki bazı hassas noktalara sıçraması ihtimalinden kaynaklanıyordu,  büyük ihtimalle..

Tabiatiyle,  ortada bir de emperyalist dünyanın, Türkiye’den beklentileri vardı..

Bu, ortadaki bu kanlı tabloya rağmen, Suriye’yle ilişkilerini yine de ölçülü bir çizgide tutmuş olması açısından, Türkiye’nin etkili olabileceği kanaatinden mi kaynaklanıyordu; yoksa,  emperyalist odakların verdiği bir rol düşüncesinden mi kaynaklanıyordu?

Bu ihtimallerin her ikisine de herkes kendi yaklaşımına göre izahlar getirebilir..

Nitekim, Tayyîb Erdoğan’ın bu görüşlerine karşılık, CHP Lideri Kılıçdaroğlu, ’Eğer bir Başbakan çıkıp da 'Sabrın sonuna geldik' diye bir söz söylüyorsa, bunun arkası askerî müdahaledir. Bu vurguyu yapıyor Başbakan. Askerî müdahaleyi hangi gerekçeyle yapacaksın?. Batılı egemen güçler için mi yapacaksın? Dış politika ülkelerin çıkarları üzerine kurulur. Batılı egemen güçler bugün kavga ederler, yarın gider tokalaşırlar. Onlar Suriye'ye komşu değiller, bizim ise komşuluğumuz var. (...) Olası bir askerî müdahalede rol üstlenmeyelim. Suriye'ye olası bir müdahale olursa, bu Batılı egemen güçleri isteği üzerine olacak. (...)’ diyordu.

Bu görüşler de, elbette, bazı hassas noktaları işaret ediyordu.. Ama, ne yapılması gerektiğine dair bir şey söylemiyordu, muhalefet lideri.. 

*

Ama, asıl önemlisi, İran’ın tavrı ve konumu idi..

Çünkü, İİC, aylardır bütün arab diyarlarını alt-üst eden sosyal değişik tsunamisinin herbirisine, ‘müslüman arab halklarının uyanışı, halkların emperyalizme karşı qıyâmı ve İslam İnqılabı’nın bereketi ve semeresi inqılabçı hareketler’ olarak bakarken..

Suriye konusuna gelince..

Suriye’deki durumun, ‘emperyalistlerin kuklası veya aldatılmış çevrelerin oluşturduğu bir fitne’ olarak bakmaktaydı..

Bunda, bazı çevreler İran’ın büyük ekseriyette şiî müslüman olan bir nüfusa ve İslam’ın şia yorumuna göre bir sosyal düzene sahib olmasının etkisi olduğunu düşününler vardı.. Çünkü, Hâfız ve Beşşar Esed de, ‘nusayrî  alevîleri’nden idiler..

Ancak, bu satırların sahibi, şahsen, bu noktadan hareketle bir yakınlık olabileceğina ihtimal vermemekte, vermek de istememektedir.. Suriye rejimi, hem Lübnan Hizbullahı’na, hem HAMAS’a ve Filistin dâvasına verdiği destek yüzünden İİC’nin yakın himayesine lâyık görülüyordu.. Çünkü, İran’ın, İslam İnqılabı’ndan sonra Filistin konusundaki siyasetinde, Ortadoğu’ya açılmasında Suriye oldukça önemli bir stratejik konumda bulunuyordu..

Ayrıca, İran, 1980-88 arasında 8 yıl süren İran-Irak Savaşı yıllarında da; Baas ideolojisinin ve partilerinin liderliği üzerinde Saddam’la ciddî bir ihtilaf ve düşmanlık halinde bulunan Hâfız Esed’le daha yakın ilişkiler kurmuş ve Suriye’ye de bol imkanlar sağlamıştı..

Bu yakınlık daha sonra da devam etti.. Çünkü, siyonist İsrail rejimine karşı mücadele eden İslamî grupların herbirisi, Suriye tarafından himaye ediliyordu.. Çünkü, Suriye, İsrail rejimiyle henüz de barış andlaşması yapmamış olup, topraklarının en verimli bölümünü teşkil eden ve Suriye’nin su ve buğday anbarı olarak bilinen Golan Tepeleri, 44 yıldır, işgal altındadır..

*

Ancak, burada bir problem çıkıyor karşımıza..

Son günlerde, Tayyîb Erdoğan’ın Suriye’yle ilgili sert çıkışları, İran medyasında ağır eleştirilere uğramakta..

Tayyîb Erdoğan’ın Osmanlı rüyaları gördüğüne ve hattâ, onun diktatörlük peşinde olduğuna  dair Batı medyasında yayınlanan yorumlar, tercüme edilip İran halkına yorumsuz olarak duyuruluyor..

Bu, bu zamana kadar görülmüş bir durum ve tutum değildi..

Tahran’da yayınlanan Cumhûrî-i İslamî gazetesinde 7 Ağustos günü yayınlanan bir başmakalede,  ‘Tahran ve Ankara arasındaki ilişkilerin hassasiyeti’ne değiniliyordu, ölçülü bir şekilde.. Birgün sonra ise, İslam İnqılabı Muhafızlar Ordusu’nun savaş yıllarındaki başkomutanı ve hâlen de ‘İslam Cumhûriyeti’nin Maslahatını Teşhis Kuruludiye anılan önemli bir kuruluşun Genel Sekreterliğini yapmakta olan ve geçen sene Ankara’ya geldiğinde, doğrudan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından kabul edilecek kadar önemli bir şahsiyetin, Serdar Muhsin Rızaî’nin  kontrolünde olan bir internet sitesinde yayınlanan yorum son derece dikkat çekiciydi..

Bu yorumda, Erdoğan’ın, ‘Suriye bizim iç mes’elemiz..’  demesine karşı çıkılıyor, ‘bir başka ülkenin içişlerine her ne olursa olsun, karışılamıyacağı’ dile getiriliyor ve hattâ, Erdoğan’ın tavrının küstahça olduğundan söz ediliyor,  ‘Bir başka ülkedeki yönetimde bulunanların hattâ bir eqalliyet, bir azlık oluştursalar bile, buna ancak o ülkenin kendi halkının karar verebileceğine,  başka bir ülkenin o ülkenin içişlerine asla karışamıyacağına’ değiniliyordu..

Tabiî, bu yorumu yapanlar, sözgelimi Bahreyn’de yaşanan buhranlar konusunda, bunun tam tersini söylediklerini hatırlamıyorlardı.. Kaldı ki, Bahreyn’deki zorbalar, yüzde 30’luk bir gruba dayandırmışlardı sırtlarını; Suriye’deki Esed Hanedânı ise, sadece yüzde 10’luk bir azlık grubuna..

Bu konuda yazılanları çok uzatmaktan, müslüman toplumlar arasında bir soğukluk olmaması için, bilhassa sakınıyoruz.. Bu kadar aktarılanlar da, belirmekte olan bir tehlikeden haberdar olunması içindir.. İnşaallah, bu konu, daha sevimsiz noktalara vardırılmaz..

Ama, TC medyasında da, İran’ın Suriye konusuna sırf mezhebî bir hassasiyetle yaklaştığı gibi iddialar ısrarla yazılıp çiziliyor.. Kaldı ki, böyle bir mezhebî yakınlıktan da sözedilemez.. Çünkü, 12 İmam /  Caferî mezhebine bağlı olanlar, kendileri dışındakilerin kendilerini şia’ya nisbet etmelerini kabullenmezler..

Ne var ki, 9 Ağustos günü, TRT -Haber’de, 13.45 sularında, USAK isimli bir stratejik araştırma kuruluşundan Osman Bahadır Dinçer, Ortadoğu uzmanı sıfatıyla proğrama katılıyor ve Suriye’de, halka karşı girişilen sindirme operasyonlarına Suriye Ordusu’nun yanında İran askerlerinin de katıldığı gibi iddiaların bulunduğunu, bunun da bazı askerlerin arabça konuşamadıklarından, farsça konuştuklarından çıkarıldığını ileri sürebiliyordu, hiç bir ciddî bilgi ve belge sunmaksızın..

Bu iddia, 1982’deki Hama Faciası sonrasında da ileri sürülmüştü, komik delillere dayandırılarak..

Bu gibi haberlerin üretilme olduğu ihtimali yüzde 99’dur..  

*

Kendi sivil halk kitlelerinin ve şehirlerinin üzerine tank ve toplarla, savaş uçaklarıyla saldıran bir rejim normal kabul edilebilir mi?

Bir diğer konu da, İslamî hassasiyetlerini dile getiren bazı çevrelerin  Suriye Hükûmeti’ne destek vermek adına, İsrail tehlikesine dikkat çekerken; bu arada, ‘Suriye Ordusu’nun saldırdığı şehirlerde, orduya  karşı silah kullananların kimler olduğunu biliyor musunuz, onları kim silahlandırdı?’ gibi sorular sormaları..

Bu yaklaşım, aslında, o saldırılara ma’zeret ve kılıf uydurma çabası götürür insanı.. Sözgelimi, kendi ülkemizde de, sivil kitleler üzerine ordularla, tanklarla, toplarla, uçaklarla saldırılması gibi bir çılgınlık sergilense; aynı mantıkla ve bir takım maslahat hesablarıyla, bu saldırılara cevaz bulmaya mı çalışılacaktır?

Halkın da, sınırlı silahlarla mukabelede bulunması ise.. Hangi ülkede, sivil halkta silâh yoktur ki? Ve onca çılgınca zulümlere karşı, halk kitleleri de karşılık verdi diye, bütün bir ülkede, üstelik de halka zorla, diktatörlükle hükmeden yönetim’in halka kan kusturması ve ülkeyi harabeye çevirmesi, akıl kârı mıdır? 

Bir takım gösteriler yapılması üzerine hemen,  sivil halkın üzerine ordularla, tanklarla, toplarla, uçaklarla gitmek gibi bir yöntem nasıl kabul edilebilir? Ve bu kanlı hadiseler, o sakat metoda, İttihadçı-kemalist- Şahçı- Saddamcı- Esedçi, Nâsırist metodlara başvurulmasından dolayı bu noktaya gelmemiş midir?

Keza, bu gibi çevreler, İsrail’in pusuda beklediğinden de dem vurmaktalar.. Sanki, Suriye konusunda Baas rejiminin uygulamasına karşı çıkan müslümanlardan bu tehlikeyi dikkate almayanlar;  Hizbullah, HAMAS ve Filistin konusunda destek olunması da ve de siyonist İsrail rejimine karşı çıkılması konusunda farklı düşünenler varmış gibi.. Ve de, İsrail’in asıl endişesinin, Suriye’nin bu diktatörlükten kurtulup, halkın hür iradesiyle şekillenen ve halkın inanç sisteminden güç ve meşruiyyet alan bir yönetim şeklinin işbaşına gelmesi değilmiş gibi..

Suriye’de de, mevcud rejime karşı çıkanların tamamının mâsum olduğundan elbette edilemez.. Bu gibi durumlarda nice fitneciler devreye girebilir.. Ayrıca, haberler üzerinde herkes kendi işine geldiği gibi oynayabilir de.. Ama, bütün bunlar, konuya ilgisiz kalmayı gerektirir mi?

Bir halka zorla, diktatörlükle hükmedenler karşısında, bir takım farazî maslahat hesablarıyla, mazlumlardan yana olmayıp, zorbalardan yana bir tavır takınmak, kabul edilebilir bir mantıkî davranış sayılabilir mi?

Kezâ, emperyalist odakların da bir takım hesabları da olacaktır, elbette.. Ama, onların hesabları var diye, hiçbir şey yapmadan, eli böğründe, sadece temâşacı mı kalınmalı, bu gibi canavarlıklara? Yoksa, başkalarının hesabı ne olursa olsun, bizim tabiî ve insanî olan ilgi ve tepkilerimizi; zâlimlere, zorbalara ve diktatörlüklere karşı; mazlumların ve ezilenlerin yanında olacak şekilde mi ortaya koymalıyız?

  • Yorumlar 32
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim