Suriye İzlenimleri

30.12.2011 17:58

MURAT AYDOĞDU

Değişik vesilelerle ve turlarla Suriye’ye 7 kez ziyaretim oldu. Suriye ilk gördüğüm andan itibaren Anadolu’nun devamı gibi geldi bana, kültürel değişim Ürdün’le birlikte daha belirginleşiyor. Daha dikkatli bakınca Anadolu değil de Urfa, Mardin ve Hatay illeri ile ortak kültürü daha belirgin. Bu konuda, Nabi Yağcının bir konferansındaki yaklaşımı bana güzel gelir; Yağcı Anadolu kültürlerinde, mozaik benzetmesini pek beğenmediğini zire mozaiklerin keskin kenarlı ve birbirlerinden net renk ayrımları olduğundan söz eder. Ona göre kültürler ebrusu daha sempatiktir, zira ebruda renkler girifttir ve birbirlerine tonlarını verir. Ben Anadolu, Balkanlar ve Ortadoğu’da böylesi geçişler görüyorum bir kültürden, diğer kültüre keskin bir geçiş, bir ırmak, dağ silsilesi ya da herhangi coğrafi sınırla aniden geçiş yok. Buradan içi içe nüfuz etmiş kültürlerin ulus, kavim ne derseniz deyin, sınırlarla ayrılması bana çok itici gelir. Bu iç-içeliğe kültürel farkların, dillerin ve çeşitli hakların tanınması engel değil. Nitekim Suriye’de Şam Kasiyun eteklerindeki Türkmen Mahallesi, Urfa’daki Arap mahallelerine, Sakarya’daki, Çerkez, Boşnak, Arnavut vs mahallelerine kadar gördüğüm iç-içellik buna şahittir. Hatta din farklılıklarını bile doğal kabul edip, zamanların komşularımız olan Rum ve Ermenilere karşı da bir sempati duyuyorum.

Suriye; isminin Süryani Kilisesine ve daha eski Asurlulardan kalma kökenlerine kadar kompleks içermeyen bir ülke. Ülkede Araplardan başka Kürtler, Türkler, Marunî Hıristiyanlar, Nusayri Araplar, Ermeniler ve Dürzîler var. Zorla homojenleştirilmeye çalışılıp, Gayri Müslimlerin sürüldüğü, kalan halkların da hem haklarının çiğnendiği, hem de zamanla, seküler kültürle yabancılaştırılmaya, çatıştırılmaya çalışıldığı ülkemin yanında, Suriye bana hep sevimli gelen bir ülke oldu. Ama bu fitnenin kimseyi müstağni kılmadığı çağımızda, Suriye halkını da yavaş yavaş ve derinden sardığını izlemem biraz acı oluyor. İnşallah bizim yaşadığımız sıkıntıları yaşamazlar. Buna karşı onların bizden farklı ve doğrudan hissettikleri başka sıkıntılarını da gözleme imkânım oldu.

Yaşam şartları ve modernitesi ile Suriye, çocukluğumun geçtiği kırk yıl öncesinin Urfasını anımsatıyor. Yine Halk-devlet ilişkilerinde dedelerimizin anlattığı yılları canlandırır.

Benim Suriye hakkındaki izlenimlerim, Suriye’yi yakın tanıyan, orada uzun yıllar kalmış ve bağlantıları, akrabaları olan birçok kişi gibi değil, sıradan gelip geçen birinin izlenimleridir. Bu izlenimlerimde yanılmış ya da bazı noktaları kaçırmış olabilirim, yorum okuyuculara ait.

Dört Arkadaş, Medine’de vekillikle esnaflık yapan bir kardeşimizin arabası ile Suriye’den transit geçiyoruz. Suudi hükümeti turist ya da umrecilere karayolu vizesi vermiyor, ama biz ticari vize ayarlamıştık. Bu Suriye topraklarını ilk görüşüm, ilkokuldan beri harita kitaplarında renklerle birbirinden ayrılmış ülkelere bakardım, Suriye sarı rengi ile ve aradaki kalın kırmızı hudut çizgisi ile aklımda kalmış. Sınır denilen binayı geçerken, gözlerim toprağı inceliyor gayri ihtiyari, hiçbir fark yok ve ancak insan yapısı teller ayırıyor bu aynı toprakları.

Suriye’yi gezdiğimiz sürede halkın olağan üstü nezaketi dikkatimizi çekiyor. Buna karşılık kamu görevlilerinin saygısız, bürokratik ve soğuk yüzlerini sıradan halk ile memurlar arasındaki bu kadar sima ve davranış farkını hiçbir ülkede görmedim.

Şam’da adres sorduğumuz Fatih isimli genç, arabaya yanımıza binerek bize yarım gün boyunca gönüllü mihmandarlık yaptı. Karşılık istememesi ve namazlarını aksatmaması dikkatimizi çekmişti. Bir ara kendi aramızda Türkçe konuşurken Baas, Esad gibi kelimeler geçince, kafasını eğip derin düşüncelere daldığını, tedirgin olduğunu gözlemledik. O ana kadar gönüllü ve neşe ile bizimle dolaşan, o gününü boş olduğunu söyleyen Fatih, işi olduğunu birazdan ayrılması gerektiğini söyledi. Anlayışla karşılayıp hediye verdik ayrılırken bize baktı, sımsıkı sarılıp, hafif nemlenmiş gözlerle içten bir selam vermesi dikkatimizi çekti.

Şam’da 4 arkadaş Hamidiye çarşısının arka taraflarında gezerken, halka açık geniş bir nargile salonuna girdik. Medine’de esnaflık yapan kardeşimiz bize dilde yardımcı oluyor. Garsondan resmimizi çekmesini istedik. Resim çekilir çekilmez arkamızda, salonun tam ortasında, nargile içen, takım elbiseli, orta yaşlı bir adam garsona seslendi. Dikkatimizi çekti, adamı inceledim; Taze traşlı, kasıntılı, tepeden bakan eda ile garsona sert birkaç şey söylüyor. Garson bize gelerek adamın resminin çekildiğini, filmin çıkarılıp kendisine verilmesini istediğini söyledi. Turist ve kamuya açık bir yerde olduğumuzu söyleyerek teklifi geri çevirdik. Hatta ben rahatsız oluyorsa toplum içine, hem de orta yerde durmasın dedim. Garson’un titreyen ses tonu ve elleri dikkatimi çekti, yüzünde korku ve çaresizliğe, gözbebeklerindeki büyümeye acısak ta filmi vermedik, üstüne üstlük dönüp kalantor Muhaberat’a da kararlı bakışlar attık. Neyse ki adam garsona fazla çıkışmadı. Salondan ayrıldığımız 5 dakika olmamıştı ki 4 tane asker traşlı genç neşeli ve seri hareketlerle yanımıza geldi. Turist, etrak gibi sözlerle üç tanesi koluma girip diğeri hatıra fotoğrafımızı çekti, arşivlerine hediyemiz olsun.

Zeynebiye türbesindeyiz. Altın kubbesi ve her daim kalabalık avlusu ile otantik bir yer. İranlı hacılar ağlaşıyor, ağıtlar yakıyorlar. Bir gurup genç göğüslerini döverek bir ağızdan taziye ve mersiyeler söylüyorlar. Bazıları yere kapanmış, türbenin demir parmaklıklarına el, yüz sürüp dualar ediyor, bez şeritler bağlıyorlar. Bazı uygulamaları onaylamasak ta kültürel yapıları ilgimi çekiyor. Azeri Türkçesi bilen birisi ile muhabbet ediyoruz, çok samimi ve sevecen davranıyor. Ali Şariati’ni mezarını sorunca yüzü asılıyor, “bilmiyorum” sözünün arkasından ağzından tek kelime çıkmadığı gibi bize bir daha bakmıyor. Birkaç Azeri’de daha şansımızı deniyoruz aynı sonuç. Zeynebiye’de en çok dikkatimi çeken, Nasrallah ve Esad’ın yan yana çiçekli çerçeveli posterleri. Her yerde ve abartılı sayıda, herhalde konjonktür diyoruz, yolumuza devam ediyoruz.

Ümeyye Camiindeyiz. Avlusunda eski Apollon tapınağı sütunları var, sonra Kilise olmuş, en son Cami. Ortadoğu coğrafyasındaki bütün şehir merkezlerinde böyle bir durum var. Ankara Hacı Bayram Camii de öyle, eski Apollon tapınağı, sonra kilise, sonra cami. Ümeyye Camii içerisinde Yahya a.s.’a ait olduğu söylenen küçük bir türbe var. Yine onun yan tarafında vaftiz kuyusu ve kurnası ile camiye zengin bir kültürel miras sunuyor. İslam fetihlerinden sonra, yapının hem cami hem de kilise olarak, hatta arada ayırıcı bir duvar ve bölme olmadan kullanılmış. Böyle bir uygulamanın dünyada tek olduğu söyleniyor. Eni boyundan daha geniş camide 4 mihrap var. Mihmandar, her mihrap ayrı bir mezhep için olduğunu ve aynı anda dört mezhebe ait cemaat oluştuğunu söyledi. Kimi yadırgadı, kimi övdü, ben yine kültürel boyutta bakıyorum. Suniler halka kurmuş sohbet, vaaz ve dersler yapıyorlar. Bir gurup İranlı hacı ise Yahya’nın türbesinde ağıt’a başladı. Ağıt daha çok ilgimi çekti, yanlarına oturup dinledim, izledim sonuna doğru anlamadığım bir tarzda dualar okudular, yanımdaki İranlı, duaya ben katılmadığımdan olacak bana bir şeyler söylediler, tepki vermeyince hafif bir azar geldi, kenara çekilip oradan izlemeye devam ettim.

Şam’da bir Süleymaniye Camisindeyiz; Son Osmanlı halifesinin ve ailesini mezarı bu Caminin avlusundaymış. Türkmen bir bekçi bizimle konuşuyor. “Ne güzel eskiden Türkler buralara az gelirlerdi, şimdi çok gelmeye başladılar, üstelik gelenler içinde namaz kılanlar ve tesettürlü bayanlar çok artmış, bu Müslümanlar için güzel gelişmeler, bir hepimiz kardeşiz, bu günleri de bekler dururduk” ve buna benzeyen sözler. Dönüş yolunda Nur Cemaatinden bir kardeş “Duydunuz mu adam ne dedi? Biz, Türkleri bekliyoruz, gelip bizi kurtaracaklar”. Türbe ziyaretleri ile fazla ilgilenmediğimden, muhabbetine hiç ara vermeden bekçinin yanındaydım, bu nedenle kardeşe itiraz ettim “Ben sonuna kadar yanındaydım öyle bir şey duymadım”. Yemin billâh etti, yüzüne, gözlerine baktım, söylediklerine kendi de inanıyordu. Hâlbuki ben ayrılırken bekçiden şu sözü net duydum; “İslam’ı öğrenmek için buralara daha çok gelmelisiniz” 

Şam, Kasiyun eteklerinde Muhiddin Arabî türbesindeyiz. Kafileden birkaç selefi eğilimli kardeş, türbeyi gezmeyi reddetti ve başka yere gittiler. Ben folklorik ve kültürel yönünü beğeniyorum girdim. Türbe büyücek bir eski Osmanlı mimarisi tarzında Caminin mahzeninde. Suriye’de Sunni camilerinde oldukça yoğun bir insan kalabalığı var, vaaz halkaları, sohbet halkaları, çocuklardan oluşan ders halkaları, namaz kılanlar. Şii camilerinde ise ağıtlar, mersiyeler, seramonik dualar ve dilek tutmalar. Muhiddin Arabi Camisi ise oldukça tenha.  Mahzende oldukça eski, taş işçilikleri çok gelişmiş kabirler var. Bizim Türkler duaya başladılar, Türbe odasında bir de büyücek kumbara var. Bazıları para attı, ben kredi kartını geçtim, sufi bir arkadaş ne yapıyorsun dedi. “Muhiddin’i tanırım hesabımdan istediği kadar çeker dedim” bana çok kızdı, umursamadım ama tur operatörü kardeş güzel bir dille “Kumbaradaki para buranın temizlikçileri için” deyince utandım, bende biraz Suri (Suriye Lirası) attım.

Suriye’ye sonraki kafile halinde gidişlerimden birisinde, Şam’dan dönüş yolundayız. 10-15 km. sonra, solda kayaların arasında bir köy var. Ma’lula, bir Hıristiyan köyü, Dünya’da İsa’nın dili olan Aramice’nin konuşulduğu tek yer olduğunu söylüyorlar. İsa a.s annesi ile burada 15 yıl kalmış, kayalara oyulmuş inziva odaları ve haç şekillerini izleyerek bir kilise’ye ulaşıyoruz. Daha girişte hediyelik eşya reyonunda 99’luk bir tespih dikkatimi çekiyor, imamesi haç şeklinde. Kültürel etkileşim diye konuşurken çevirmen bir papaz’a durumu soruyor, papaz; “Bu tespihler bizde iki bin yıldır kullanılır” diyor. “Hindistan’da, Budistlere ait üç bin yıllık 33’lük tespihler olduğunu söylüyorum ve ekliyorum veda’lar dönemine ait 33 Tanrıya ait olduğunu söylerler, ama bana kalırsa daha eski, muhtemelen İdris Peygamberden kalma, Allah’ın 33 sıfatı ile ilgili olmalı.

Hama yakınlarından geçiyoruz. Otobüste mikrofonla sıra ile herkes duygularını dile getiriyor. Hama yakınlarından geçerken, kardeşlerimizden birisi söz aldı, “Arkadaşlar burada 1982 yılında binlerce kardeşimiz şehit oldu, geçerken en azından bir Fatiha okuyalım” diyerek teklifte bulundu. Sözü daha bitmemişti ki; çevirmenlik yapan Halepli Türkmen mikrofonu kaptı, Suriye Devletini kendilerine çok iyi davrandığını, 1982’de Hama’da teröristlerin asayişi bozduğunu, kendilerini rejimden memnun olduklarını söyledi. Hızlı, seri ve ezberlemiş bir şekilde telaşlı konuşması, göz bebeklerindeki büyüme dikkatimizi çekti. Biz, konu hakkında fazla konuşmayacağımızı, sadece dua edileceğini söyleyince Türkiyeli tur operatörü yanımıza gelerek, “Siz Türkiye’ye döneceksiniz, Halepli mihmandar burada kalacak biraz anlayışlı olun” dedi. Bu arada, yalvaran gözlerle bize bakan ve elleri titreyen Halepli Türkmen’e göz ucu ile baktık ve sustuk.

Halep’te yemek yiyoruz, açık büfe. Bazı kardeşler Arapların dedikodularını yapıyor; “Tabaklarını çok dolduruyor, neredeyse yarısını yemeden bırakıyorlar, hâlbuki biz artanları paket yapıp yanımıza alıyoruz”. Mihmandar arkadaşları uyarıyor. “Farkında değilsiniz ama onlarda sizi değerlendiriyorlar, diyorlar ki; “Bu Türkler, bir öğün için para verip, yiyeceklerin bir kısmını paket yapıp iki öğün yiyorlar, haram olduğunu bilmiyorlar mı?”

Lazkiye’deki kültürel yapı Suriye’nin diğer yerlerinden farklı. Otobüsümüz Lazkiye yolundayken ikindi vakti giriyor ve cami gözlemeye başlıyoruz, etrafta hiç cami yok. Bir zaman sonra biraz yoldan içeride, minaresi ve kubbesi ile tanıdığımız bir camiye yanaşıyoruz. Bir avlu içerisindeki caminin, minare kısmı ve mihrap kısmı bakımsız ve malzeme dolu ve şadırvan yok. Diğer kısımlarında ise, aşevi izlenimi veren kurbanlık deri, sakatat ve etlerden oluşan bir karışıklık dikkatimizi çekiyor. Mihmandarımız avluda oturan, pala bıyıklı bir yaşlıya, şadırvanı ve namaz kılma yerini soruyor, yaşlı ters cevaplar vererek kapıya işaretle gitmemizi söylüyor. Bizim şaşkınlığımıza ve mihmandarın, burasının bir Nusayri imareti olduğunu söylemesine rağmen, vakit azlığından, bazı kardeşler namaz kılmakta ısrar ediyor. Yaşlıya biraz bağış yapıp, yumuşamasını sağladıktan sonra, bir kenarda namaz kılınmasına izin veriyor. Namaz kılarken avluya gelen iki yerli kadın yüksek sesle tepki gösteriyor. Kadınların yarım yemenili profillerinde ve kıyafetlerinde, bizim Anadolu Alevilerinin tarzlarına benzerlik dikkatimi çekiyor. Burada pek sevilmediğimiz izlenimi ile yola devam ettik.

Benim gözlediğim ve rast geldiklerim kadarı ile Lazkiye ahalisi, diğer şehirlerde Türkiyelilere karşı daha sempatik davranan halktan farklı geldi. Kafilemizdeki bayanların tesettürlerinin de etkisi olduğu kanaatim var. Zira yalnız gittiğim de daha iyi davranan esnafın, eşimle birlikteyken daha soğuk davrandıklarını fark ediyorum. Daha sonra Suriye’nin diğer bölgelerindeki halkların da Lazkiyelilerle aralarındaki soğukluk ve kültürel farklılığına da şahit oldum, derinden bir ötekileştirme beni üzdü doğrusu.

İnsanlar, ülkeler ve şehirler. Her birinin kendine özgü birer kimliği ve kültürü olsa da bizim insanlarımız, bizim ülkelerimiz ve bizim şehirlerimiz. Onların yaşadıkları şartları göz önüne almadan, ne onları anlayabiliriz ne de kendimizi onlara anlatabiliriz. Aramızdaki ortak onca şeye rağmen, farklılaşmalar var. Farklılaşmaları tolore edebiliriz, ama ötekileştirmeler derin izler bırakıyor. Tanış olmak farklılaşmak değil, ortak noktalarda bütünleşmek.

Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en kerim olanınız, takvaca en ileride olanınızdır.” Huzurat 13 

  • Yorumlar 3
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim