Sünni-Şii ortak paydaların keşfi

09.03.2006 08:16

Ahmet Kurucan

Geçtiğimiz haftaların dünya genelinde en önemli gündem maddesi hiç şüphesiz Irak'ta cereyan eden "Sünni-Şii çatışmasıdır. İslam tarihinin kesintili dahi olsa çeşitli dönemlerinde hep şahit olduğumuz mezhep kavgasıdır hatta savaşıdır".

Tırnak içinde yazdığım durum tespiti yapan veya aktaran cümleler bana ait. Tırnak içinde yazmamın sebebi ise; iç dünyamızı tavsif ederken, cereyan eden olaylar zincirini aktarırken "ötekilerin" gözüyle kendimize baktığımızı ve onların dilini kullandığımızı göstermek. Zira herkesin bildiği gibi bir Batılı yazar da, muhabir de, akademisyen veya politikacı da bahsi geçen hadiseleri böyle aktarıyor, bu bakış açısıyla yorumluyor ve bu dili kullanıyor. Öyleyse bu çerçevede onlarla bizim aramızda ciddi hiçbir fark yok.

Mezhep savaşları kıyası...

Hadiselerin yanlış anlama ve algılamalara konu edilen iki önemli boyutu var. Birincisi; cumhuriyet dönemi aydınlarında çok sık görülen ve günümüze kadar kesintisiz gelen oryantalist mantığı ve gözlüğü ile kendimize bakma, onların belki de kendi dünyaları adına üretmiş oldukları literatürle gerçekleştirdikleri okumayı aynen kendi dünyamıza aktarma. Ali Bulaç Bey üst üste yayınlanan iki yazısında Batı'daki mezhep anlayışı ile bizdeki mezhep anlayışı ve yine Batı'da yıllar boyu devam eden mezhep savaşları ile bizdeki mezhep savaşları arasındaki farkı gayet net bir biçimde ortaya koydu. Sünni-Şii ayırımı özelinde örneklendirecek olursak; Batı'nın ve özellikle Hıristiyan dünyanın birbirlerini kâfir ilan ettikleri, başka bir dinin mensubu olarak gördükleri, onca ortak paydalarına rağmen yek-diğerinin ahirette kurtulamayıp cehenneme gittiklerine inandığı mezhep kavramı nerede, Hz. Peygamber sonrası hilafete kimin geçeceği ile başlayan ve ilk dönemler itibarıyla sadece siyasi bağlamda gerçekleşen düşünce farklılığını yansıtmak için kullanılan mezhep kavramı nerede? Demek istediğimiz o ki; Batılı klişelerle, literatürlerle kendimizi okumaya son vermemiz lazım. Aksi halde ne hadiseleri doğru okuyabilir, ne onların gerçek sebeplerini anlayabilir, ne de kalıcı çözümleri adına projeler üretebiliriz.

İşaret etmek istediğimiz ikinci husus ise; Irak'ta vuku bulan hadiselerin harici sebepleridir. İtiraf etmeseler ve edemeseler de Irak'taki hadiseleri tahrik eden dış mihraklardır. Demokrasi ihracı, kendi çıkarları rağmına işleyen coğrafyada rüzgarı yeniden kendi hesaplarına estirmek çabası içinde bulunan zihniyetlerin uygulamaya koyduğu bir projedir bu. Bu güçlerin başlangıçta olduğu gibi işin bu kertesinde de çok ciddi stratejik hata yaptıkları kesin. Dolayısıyla hem kendi kamuoyları hem de stratejik ortakları tarafından yalnız bırakılan söz konusu güçlerin bu oyunla bir yere varamayacaklarını şimdiden söylemek kehanet olmasa gerek.

Nitekim bu istikamette nice benzeri düşünceleri Batı medyasında akademisyen ve politikacıların kalemlerinden bugünlerde okumak mümkün. Bu açıdan dış güçlerin oynadıkları, hakim ve baskıcı güçlerini kullanarak sahneye sürdükleri bir oyuna, hadiselerin perde arkasındaki hakiki aktörleri görmeden çalakalem 'Sünni-Şii çatışması' adını vermek, gerçekleri görmemek ve gizlemek olur. Hakikate karşı saygısızlıktır bu. Fakat bu demek değildir ki, özelde Irak'taki Müslümanlar, genelde ise dünün ve bugünün nesillerini bütünüyle içine alan İslam dünyası suçsuz. Her şeyden önce zemini başkalarının oyun oynayabileceği hale getirme bizim suçumuzdur.

Unutmamalı; düşünce kuruluşları, sadece yaşanan günü ve zamanı değil gelecek asırları içine alacak iç ve dış dünyaya ait planları, iktidarın el değiştirmesine rağmen değişmeyen istikrarlı dış politikaları, uzun soluklu ülke çıkarlarını hedefe alan siyaset-üniversite-işadamları işbirliği sayesinde İslam dünyasının hemen her şeylerine vakıf olan bir dünya var karşımızda. Bunun karşısında aynı çizgide hareket etmeyen, kendi değerlerine nihai bağlılık içinde aynı türden yapılanmalarla mukabelede bulunamayan bir dünyanın bu oyunlar karşısında tutunma şansı yoktur. Sünni-Şii meselesi 15 asra uzanan mazi içinde İslam dünyasının yumuşak karnıdır. Bu yumuşak karnın Irak hadiselerinde gördüğümüz gibi küçük bir kıvılcımla patlayacak kıvamda tutulması da bahsini etmeye çalıştığımız uzun soluklu projelerin bir ayağıdır maalesef. Yaşayıp-yaşamadığı dahi İslam tarihinde tartışma konusu olan Abdullah b. Sebe'nin asırlar önce çıkardığı fitnenin uzantısını günümüze kadar devam ettirebilmek başka türlü nasıl mümkün olurdu ki zaten?

İç dünyamızdaki ihtilaf noktalarımız adına ne yapıp, ne edip kalıcı çözümler üretmek zorundayız. Sünni-Şii ayırımı bu aşamada öncelikli bir yere sahiptir. 15 asırdan beri bunun yapılamamış olması şimdi yapılmamasının sebebi olamaz. Kaldı ki hiçbir şey yapılmadığı da söylenemez. Akademik ve dinî bağlamda, Sünni-Şii özelinde var olduğunu bildiğim bazı projelere hız verme, bunlara yeni projeler ilave etme zamanı gelmiş ve geçiyordur.

Ortak paydaları hatırlamak...

Mesela, her iki tarafın da kabullendiği ravilerin rivayet ettikleri hadislerin derlendiği bir hadis mecmuası çalışması ve bunun taban kitleye yayılması gerekli olan ilk adımlardan biridir. Hakeza İmam-ı Cafer'in fıkhi görüşlerinin Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli fakihlerin görüşleri ile mukayeseli biçimde çalışılması bir başka önemli çalışma alanıdır. Bu ve benzeri çalışmalar her iki tarafın ortak paydalarını yeniden keşfini sağlayacaktır. Aslında burada 'yeniden keşfi' tabiri yerli yerine oturmadı. Bunun yerine 'bilmesini, öğrenmesini' demeliydik. Zira belki alan çalışması yapmış akademisyenler hariç, iki dünya birbirini bilmemekte ve tanımamaktadır. Ortak paydalarının farkında değildir. Evi ile işi ve eşi arasında mekik dokuyan sıradan bir Sünni'nin Şii dünyasına dair ansiklopedik bilgiye sahip olacak bir kitap okuduğunu zannetmiyorum. Belki aynı şey Şiiler için geçerli.

Akademik anlamda sürdürülecek bu çalışmalara eşzamanlı olarak siyasi alan başta olmak üzere sanat ve kültürden spora kadar uzanan ortaklaşa çalışmalar ilave edilecek olursa bugün yüz yüze olduğumuz hadiseler sebepler planında tekrar yaşanmayabilir. Belki iki, belki üç nesil sonra bile olsa bu meyveyi devşirmek için bugünden harekete geçilmesi şarttır ve elzemdir. Diyanet İşleri'mizin öncülük ve başkanlığını yaptığı arabuluculuk girişimi takdirle karşılanacak bir davranıştır. Ama o, başarılı olması durumunda bugünü kurtarır, yarınları değil. Hasılı; şeytan ile Adem'in mücadelesi bütün hızıyla devam ediyor. Mücadele şekillerinin değişmesi kimseyi aldatmasın.

ZAMAN 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim