Suffragette: Çamaşırcı Mrs. Watts Nasıl Anarşist Yapılır?

31.03.2016 04:13
Suffragette: Çamaşırcı Mrs. Watts Nasıl Anarşist Yapılır?
Suffragette filmini okuyucularımız için Erkam Kuşçu değerlendirdi.

Erkam Kuşçu / Haksöz Haber

Suffragette: Çamaşırcı Mrs. Watts Nasıl Anarşist Yapılır?

London 1912. Makineler, işçiler, havaya savrulan su buharı, patronların bağırış çağırışları ve bir anons sesi: “ Kadınlar sakin bir mizaca veya siyasal ilişkileri muhakeme edebilecek akli dengeye sahip değildir, kadınların oy kullanmasına izin verirsek, sosyal yapımız bozulur. Kadınlar başkaları tarafından rahatça temsil edilmektedirler vs.” bu minval üzere kadınların ve özelde kadın işçilerin yaşadığı sıkıntıları ve oy hakkını savunan Suffragette örgütünün tarihçesiyle alakalı ve aslında bunun üzerinden “modern kadın” ve anarşizm konuları üzerine eğilen propagandist bir yapım: Suffragette.

2015 yapımı olan filmin başrollerinde Carey Mulligan, Helena Bonham Carter ve Meryl Streep yer alıyor. Oyunculukları, sinema tekniği açısından çok ilgi çekici olmayan filmin dikkatimizi celb etmesinin sebebi ise mevzu edindiği içerikte saklı… 

Düzen, Gelenek, Erkek ve Kadın

sufragette2.jpg

Bir fabrikada işçi olarak çalışan Maud Watts, çocukluğundan (yedi yaş) itibaren zor şartlar altında çalışmış, sessiz ve sakin bir mizaca sahip bir kadındır. Çalışma ortamı; sağlık açısından baş ağrısı, öksürük, vücudun şeklinin bozulması gibi problemlere sebep olabilecek bir fabrikadır. Burada erkekler hep kötü ve umursamaz tavırda kişiler olarak gösterilirler.

Devam eden kısımda karakterimiz iş çıkışı “kadınlar için oy hakkı” konusunda çalışmalar yapan Suffragette örgütünün propagandasına tanık olur ve bir iş arkadaşının da vesilesiyle örgütle tanışır. Suffragette örgütü kadınların oy hakkı üzerinden, erkeklerle eşitliğinin sağlanmasını isteyen bunun için eylemlilikler gösteren bir örgüttür. Ancak örgütün eylemlilik alanı bombalı eylemler, dükkânları kundaklama vs. şeklinde de gerçekleşebilmektedir. Filmimiz bu noktanın yanlışlığı üzerine düşünmeye çağırmaz izleyicileri. Apaçık bir çelişki var tabi ki burada. Yani bu filmin de kendine ait bir düşünsel arka plana yaslandığı aşikâr. O düşünsel temanın bugün pasif direniş vs.lerini ne kadar öne çıkardığı aşikâr veyahut bombalar Bağdat’ta değilde Avrupa’da patlayınca isyanlar dile getirdiği. Bu nokta şuraya işaret ediyor aslında batı bu tür eylemlere pekte yabancı değil. Hatta yeri geldiğinde lazım şeylermiş gibi gösterebiliyor. Örgütün temel aldığı bu saik yer yer “şiddetin kutsanması” şeklinde bile tezahür edebiliyor.

Karakterlerimiz üzerinden gidersek… Örneğin başkarakterimiz Mrs. Watts’ın kocası olan tiplememiz tam bir geleneksel erkek rolüne denk düşmekte. Mesela oğlunu yatağa yatırırken kralın fotoğrafı önünde selam vermesini bile isteyecek kadar siyasi literatür açısından muhafazakâr bir tip. Bu gibi erkek tiplemelerinden bir başkası iş yerinden işçilerin başında bulunan karakter. Bu karakter tecavüzcü, zorba, acımasız bir takım hareketleriyle tamamıyla antipatik. Bir diğeri ise polis rolünde ki karakterimiz. İstihbaratta çalışan karakterin düzeni temsil ettiği kesin. Ciddi, sert üslubuyla dikkat çeken karakter her daim şık takımı ile dolaşmasından üst kesimden olduğunu belli ediyor ve baş karakter üzerinde en çok baskı uygulayan da o. Tüm bunlardan sonra şöyle bir soru çıkıyor ortaya: bu dünyada hiç mi iyi erkek yok? Böyle saçma bir şey düşünülebilinir mi? Ama senarist kişimiz düşünmüş olsa gerek. Erkekler hep iğreti, alaycı, küstah, sorumsuz tipler olarak gösteriliyor. Tek istisna Eczacı Ellyn rolündeki karakterin kocası. O da direkt Suffragette örgütünün içerisinde yer alan bir karakter ve çok üstün körü (daima karısının peşinde) bir konumu var filmde.

Anneler, Kızlar ve Asiler

sufragette1.jpg8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolasıyla da olsa gerek bazı sol öğrenci grupları tarafından üniversite ve kültür merkezlerinde gösterimi gerçekleştirilmiş olan filmimiz Türkiye’de Diren! ismiyle vizyona girdi. Mezkûr grupların filmi niçin sahiplendiklerini anlamak çok zor değil. Öncelikle filmde ki ana karakterimiz başkaldıran bir karakterdir. Neye karşı? Öncelikle aile kurumu ile başlayan silsile devlet ile devam eder ve en sonunda kendisi ile yaşadığı derin sorgulamalar sonuncunda o da bir anarşist olabilmiştir artık. (Filmde bunun anlatıldığı sahnede bir anarşistin “tütün kokan elleri” olması icab ettiği içen karakterimiz artık milli bir anarşist olarak sigara içer.) Yanlış anlaşılmasın hiçbir kimsenin zorbalığa karşı başlattığı isyana karşı değiliz ancak ya bu isyanın teorik düzlemde temelini oluşturan düşünceler de sakatlık varsa? Şimdi biraz düşündüğümüzde böylesi bir dünya tasavvuruna sahip kimselerin eşitlik adına verdikleri mücadele dünyamızı nereye götürdü? Yani şöyle söyleyebilir miyiz? Kadınların oy hakkını ve erkekler ile eşitliğini savunan bu düşüncenin gerçekleştirdiği bir takım şiddet barındıran eylemler neticesinde elde edilen haklar neyi sağladı? Bizce sıkıntı, meselenin oturtulduğu bağlam ile ilgili. Olayı eşitlik vs. üzerinden ele almak hatalı, sorunlu bir yaklaşımı barındırıyor. Meselenin bu bağlama oturtulması kadınların, mesela zor şartlarda çalıştıkları fabrikalarda 13 şilin alırken aynı işi yapan erkekler 19 şilin alması üzerinden değerlendiriliyor. Asıl problem kadınlar çalışma ortamının kendisi değil mi yani? Bu açıdan bakıldığında filmimiz basitçe ifade edersek geleneksel olan diyebileceğimiz her şeye saldırırken, kadınların o iğrenç ortamlara ve zorba adamlarla muhatap kalmasına sebep olan modern dünyanın ve modernitenin kurumlarıyla niçin hiçbir derdi yok? Bu bir çelişki değil midir? 

Bir diğer mevzu netice itibariyle böylesi bir hareket ve düşünce her olayı “kadınlık” üzerinden değerlendirecektir. Bu da tam olarak karşı çıktığı şeyin bir benzerinin ortaya çıkmasına sebep olmuyor mu? Kadınlık veya erkeklik üzerinden bir dünya tasavvuru oluşturmak zaten sakattır. Kadınların böylesi bir dünya içerisinde “adil” bir konum elde edememeleri erkeklerinde bu zorba düzenin çarkından geçmesinde kaynaklanmıyor mu? O zaman mesele kadının ve erkeğin eşitliği meselesi değil “adalet” meselesidir.

Geçen ay yazdığımız Mustang filmi de benzeri bir karşıtlık ile kendini konumlandırıyordu. Zaten gene aynı öğrenci gruplarının son dönemde en çok teveccüh gösterdikleri filmlerden birisi de Mustang filmi. Tabi ki aynı hezeyanlarla bu filmde de karşı karşıya kalmaktayız. Ondan dolayı benzeri vurgular bu filmimiz içinde yapılabilinir. Ancak şu husus ayrı tutulmakla birlikte, Suffragette işin daha teorik kökenlerine inmekte ve ideolojik bir yerde durmaktadır. Aynı ciddiyeti diğer film için söylemek zor. Suffragette aslında Müslümanların da gidişatını problemli gördükleri bir konuda meselenin ana eksenine konumlandırdığı ideolojik duruş açısından sıkıntılı bir yere düşüyor... Netice olarak “kadın hakları” vs. perspektifinden laik-seküler zihinsel bir dünya inşasına çalışıyor ve düzeltilmesi/ıslahı zorunlu olan toplumsal ögeleri yok etmeye çalışarak sözümona bir hak arayışı içerisinde daha kötü, yozlaşmış bir toplumsal yapıya sebebiyet doğuran düşünceleri müsbet şeylermiş gibi gösterme gayreti içerisine giriyor. Bizlerin de hak arayışını şekillendiren, iyiliğe çağırıp kötülükten alıkoyanlar olmak gibi bir düşünsel arka plana sahip kişiler olarak mevzunun böylesi bir düzlemde tartışılmasını kabul etmemiz mümkün değil, vesselam…

  • Yorumlar 1
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim