Su İntifadası: Akdeniz’de Yazılan Tarih -3

19.06.2010 22:11

İbrahim Sediyani

 “Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün peşpeşe gelmesinde, İNSANLARA FAYDALI ŞEYLER TAŞIYAN GEMİLERİN DENİZDE HAREKET ETMESİNDE, Allâh’ın gökten su indirip onunla ölümünden sonra yeri dirilterek orada her türlü canlıyı yaratmasında, rüzgârın estirilmesinde ve yerle gök arasında emre amade bulutların hareket ettirilmesinde aklını kullanan kimseler için âyetler (ibretler) vardır.”

(Baqara, 164)

 

31 Mayıs sabahı saat 04:00 sularında, “Mavi Marmara” gemisindeki onur ve izzet yolcularının sabah namazında olduğu esnada yasadışı İsrail terör örgütünün başlattığı korsan saldırıya karşı gösterilen direniş 1 saat 20 dakika sürmüş ve saat 05:20’de gemimiz siyonist teröristlerin eline geçmişti.

“Terörü destekleyen ülkeler” listesinin ilk sırasında yer alan ABD ve İngiltere tarafından desteklenen siyonist teröristler, 32 farklı ülkeden 587 sivil yolcu taşıyan ve içinde bir tane bile silah bulunmayan “Mavi Marmara” gemisine uluslararası sularda, 72. milde, 2 savaş gemisi, 1 savaş uçağı, 3 denizaltı, 2 savaş helikopteri ve 4 zodyakla saldırdılar. Daha gemiye bindirme yapmadan ateş açtılar, bomba attılar. Denizin ortasındaki bir sivil yolcu gemisine tam donanımlı bir ordu gücüyle saldırdıkları halde gemiyi 1 saat 20 dakika ele geçiremediler. Yolcular sadece tahta sopalar, yumruk ve tekmelerini kullanarak kahramanca bir direniş gösterdiler, teröristleri esir aldılar. İsteselerdi, verdikleri şehîd sayısının üzerinde teröristi öldürebilirlerdi ama silahlarını ele geçirdikleri halde yapmadılar; çünkü “öldürülseler dahi kimseyi öldürmeyecekleri” üzerine and içmişlerdi.

Siyonist teröristler gemimizi ele geçirdikten sonra bize 7 saat boyunca gemide işkence ve eziyet ettiler. Bileklerimizi kelepçelediler, bizi saatlerce kızgın güneşin altında beklettiler, üzerimizde helikopterle taciz yaptılar, bütün eşyalarımızı yağmaladılar, fotoğraf makinâlarımızı, cep telefonlarımızı, dizüstü bilgisayarlarımızı, çoraplarımıza ve iç çamaşırlarımıza varıncaya kadar bütün kıyafetlerimizi yağmaladılar, Qûr’ân-ı Kerîm’leri fırlatıp yere attılar, kelepçeli bileklerle namaz kılanları taciz ettiler.

Gemideki 7 saatlik işkence ve eziyetten sonra İsdud (Aşdod) limanına doğru hareket edildi. Saatler süren bir yolculuktan sonra, gemi işgal altındaki Filistin topraklarına vardı ve İsdud (Aşdod) limanına yanaştı. Gemimiz siyonist işgal altındaki Filistin ülkesinin kıyılarına yanaştırıldığında, akşam namazına yarım saat kadar bir zaman kalmıştı.

Geminin içindeyken, bizimle birlikte olan Arap kökenli İsrail milletvekili Hanin Zuabi, bütün yolcuları “Sizin önünüze ne tür kâğıt koyarlarsa koysunlar, kesinlikle onların size uzattığı hiçbir kâğıda imza atmıyorsunuz” diye uyardı. Bizler de o ne söylese uyuyorduk; çünkü içimizde siyonist teröristleri en iyi tanıyan oydu.

Gerçek ismi Arapça “İsdud” olan ve siyonist işgalcilerin “Aşdod” olarak andığı bu liman şehri, Gazze’nin kuzeyinde, Tel Aviv (Yafo)’in güneyinde, Qudüs’ün ise batısında yer alıyor. Gazze – Qudüs – Tel Aviv üçgeninin tam kesiştiği noktada, Akdeniz kıyısındadır. Tel Aviv’e 45 km, Gazze’ye 60 km, Qudüs’e ise 83 km mesafede bulunuyor.

Gemi kıyıya yanaştığında bizi kalabalık bir deniz ordusu karşılamıştı. Bizler geminin penceresinden dışarıyı seyrediyorduk; siyonist teröristler “büyük bir zafer kazanmışlarcasına” biribirlerini kutluyorlardı.

İsrail askerlerinin çocukça tavırları, bizi en çok hayrete düşüren durumlardan biri olmuştu. Dışarıdan bize bakıp tuhaf hareketler yapıyorlardı; kimi başını sallıyor, kimi bize dil çıkarıyor, kimi korkutmak için kaşlarını çatıp kötü kötü bakıyor, kimi de kalplerimize korku salmak için sinirli sinirli su içiyordu. Normalde bütün bunlar, mahallede çocukların birbirlerini korkutmak için yaptıkları hareketlerdi. Bazı davranışları da biribirlerine küsen çocukların veya kocasına küsen kadınların tavırlarına benziyordu.

Hani hatırlarsınız; gemideki direniş esnasında dövdüğümüz bir İsrail askerinin küçük çocuk gibi ağlaması vardı. Gazeteler o fotoğrafları “Siz hiç ağlayan komando gördünüz mü?” başlığıyla vermişti. Limandaki komandolar da küçük çocuklar gibi bize dil çıkarıyorlardı. Bunlar eşşek kadar adamlar; üstelik komando ve geminin penceresinden bakan bizlere dil çıkarıyorlar, bizi korkutmak için garip mimiklerle tuhaf hareketler yapıyorlardı.

Gemi kıyıya yanaşınca bizi hemen dışarı çıkartmadılar; en az bir buçuk – iki saat kadar gemide bekletildik. Sonra bizleri teker teker dışarı çıkardılar. Her yolcuyu, ellerini yeniden kelepçeleyerek tek tek dışarı çıkartıyorlardı. Dışarı çıkartırken hem ellerini kelepçeliyorlar, hem de sağından ve solundan bir asker tutuyordu. Ayrıca gemiden çıkardıkları her yolcunun tek tek fotoğraflarını çekiyorlardı. Dışarıda, limanda bizler için sorgu çadırları kurmuşlardı ve biz ilk kez görüyorduk ama sizler, biz daha yolculuk halindeyken o çadırları televizyon ekranlarından izlemiştiniz.

Gemiden çıkarttıkları ilk yolcu, Beled (Ulusal Demokratik Parti)’den İsrail parlamentosu Knesset’e girmiş olan milletvekili bayan Hanin Zuabi oldu. 587 yolcuyu teker teker çıkardılar. Gemi Aşdod’a yanaştığında henüz aydınlıktı ama gemiden dışarı çıkartıldığımızda karanlık olmuştu.

Dışarıya çıkartılan her yolcu, “Mavi Marmara”daki esir yolcular tarafından coşkulu bir şekilde alkışlanıyor ve alkışlarla gönderiliyordu. İsrail askerleri tarafından çıkartılan yolcu da alkışlayan yolculara el sallayarak çıkıyordu. Bu moral amaçlı “alkış” furyasını hanım kardeşlerimiz başlatmıştı ve hanımlar, esaret süresi boyunca erkek kardeşlerinin morallerini yüksek tutmak için her şeyi yapıyorlardı. Özellikle aralarında biri vardı ki, yolculuğun başından esaretin sonuna kadar tüm yolcular için moral kaynağı olmuş, gemide elleri kelepçeli erkek yolcuları tek tek dolaşarak onlara su ikramında bulunmuş, aktif ve fedâkâr kişiliğiyle bütün yolcuların morallerinin yüksek tutulmasında başrolü oynamıştı. Genç bir aktivist olan bu kardeşimiz, ABD’den tek başına gelip gemiye binen İranlı Fatımâ Mûhâmmedali idi ki biz kendisini, yolculuk esnasında da haber yapmıştık ve İran  -Tahranlı Fatımâ, bize, “Kadınlar beyaz güvercindirler” demişti.

Gemiden dışarı çıkartıldıktan sonra sorgu çadırlarına götürülerek tek tek sorgulandık. Kimlik bilgilerimizi aldılar ve imzalamamız için bize bazı kâğıtlar uzattılar. Tabiî ki imzalamadık ve önümüze koyacakları hiçbir kâğıdı imzalamayacağımızı söyledik. Bu kâğıtları imzalamazsak bizi hapse atacaklarını söyleyerek tehdit ettiler. Fakat milletvekili Hanin bizi uyardığı için bu isteklerini her seferinde geri çevirdik.

Sorgu çadırlarındaki işlemler ve sorgular, işkenceden beterdi. Saatler sürmüştü. Oradaki “işlerimiz” bittiğinde geceyarısı olmuştu ve düşünün, hâlâ o aç ve bitab halimizle duruyorduk. Ayakta duracak halimiz yoktu; şehîdlerimiz, yaralılarımız vardı, eşyalarımız yağmalanmıştı. Normal olmayan bir duruma düştüğümüzden bu yana tam 24 saat geçmişti.

Geceyarısı bizi “tutsak” (onlar böyle diyordu ama biz “esir” ifadesini kullanıyorduk) araçlarına bindirdiler. 600 kişiye yakındık; bizler için onlarca araç tahsis etmişlerdi.

İstud (Aşdod) kentindeki sorgu ve işlemlerden sonra bizi esir arabalarına bindirdiler ve cezaevine doğru yolculuk başladı. Bizi götürdükleri cezaevi, işgal altındaki Filistin ülkesinin güneyindeki Bîr’el- Seb’â (Be’er Şeva) kentindeki “Ela Cezaevi” idi. Fakat bizler oraya doğru götürülürken nereye götürüldüğümüzü bilmiyorduk. Bunu oraya gittikten sonra öğrendik. Ayrıca Türkiye’ye döndükten sonra öğrendik ki, burası “İsrail’in Guantanamosu” imiş. Zaten çölün ortasında, Negev (Necef) Çölü’nde kurulmuş.

Bîr’el- Seb’â (Be’er Şeva) kentindeki Ela Cezaevi’ne konulduğumuzda sabah namazına az bir süre kalmıştı. Bütün tutsaklar abdest alıp cezaevindeki ilk namazlarımızı kıldık. Sonra bizleri hücrelerimize koydular.

Cezaevindeki her koğuşta yaklaşık 40 kişi kalıyorduk. Hücreler ise 4 ve 2 kişilikti. Ben Ağrı – Patnoslu bir kardeşimiz olan ve saldırı öncesi gemide Haksöz için hazırladığım “Gazze Yolcuları Konuşuyor” adlı yazı dizisinin 3. bölümünde kendisiyle söyleşi yaptığım İlim Yayma Cemiyeti Antalya Temsilcisi Abdulkadir Ağlamaz ile birlikte 2 kişilik hücrede kaldım. Abdulkadir kardeşimle cezaevinde iki gün aynı hücreyi paylaştık; bir ranzada altlı – üstlü yatıyorduk. O üst ranzada, bense alt ranzada yatıyordum.

Bizi hücrelerimize tıktıkları saatlerde kapıları arkamızdan kilitliyorlardı; hücrede tek pencere vardı ve demir parmaklıklarla örülmüştü. İki gün boyunca Abdulkadir kardeşimle hücrede hep Kürtçe sohbet ediyorduk; moralimiz ve neş’emiz oldukça yerindeydi.

Sadece birkaç saatlik bir uykudan sonra (İki gündür uykusuz olduğumuz için burada “sadece” ifadesini kullandım) tekrar uyandırıldık. Herkes hücrelerinden çıktı ve koğuşta 40 kişi bir araya geldik; herkes herkesle selamlaştı. Maşallâh; herkesin morali ve neş’esi oldukça yüksekti.

Bizim koğuş gazetecilerin, basın mensuplarının konulduğu koğuş idi. Koğuştakiler olarak ekserî aynı veya yakın meslekteki esirlerdik. Ela Cezaevi’nde, Vatikan’da İkamet Eden Sürgündeki Qudüs Eski Başpiskoposu Hilarion Capueci, İsveç Uppsala Üniversitesi Dinler Tarihi Öğretim Görevlisi Prof. Mattias Gardell, Yunanistan Gazze Gemisi Organizasyon Komitesi Başkanı Araştırmacı – Yazar Dimitris Plionis, Anadolu’da Vakit Gazetesi’nden Ahmet Varol ve Mustafa Özcan ağabeylerim, Özgün Duruş Gazetesi’nden Ramazan Kayan ağabeyim, Anadolu’da Vakit, Zaman, Yeni Şafak gazeteleri, ATV, Kon TV, Show TV, Cihan Haber Ajansı, Doğan Haber Ajansı gibi bizim basından arkadaşlarımız ile İspanyol, İrlandalı, Katalon, Yunan, İsveçli gazeteci ve televizyoncular, El Cezire ve diğer Arap televizyon ve gazetelerinin çalışanları, spiker ve yapımcıları ile aynı koğuşta kaldım.

Cezaevindeki ilk kahvaltıda buluştuk. Bize bir kahvaltı tabağı ve yanında da sebze verdiler. Sebzeler salatalık, havuç, kayısı gibi şeylerdi. Onların verdiği kahvaltıyı kimse yemedi. Hepimiz sadece hıyar ve havuç yedik.

Sabah namazından itibaren, artık başımızda orduya bağlı askerler değil, içişleri bakanlığına bağlı polisler vardı. Elbette siyonist siyonisttir ancak İsrail polisleri bize İsrail askerleri ile kıyas bile edilemeyecek oranda iyi davranıyorlardı. Hatta yanımıza gelip oturuyorlar, sohbet ediyorlardı. Nerdeyse arkadaş gibi olmuştuk. Bunda elbette en büyük pay, dışarıda dünyanın ayağa kalkmasıydı, fakat biz dışarıda neler olup bittiğinden habersizdik.

Kahvaltıdan sonra gidip, bizim başımızda görevli olarak duran siyonist polislerin yanına gittim. Onlara nerede, hangi kentte olduğumuzu soracaktım. Bunu çok merak ediyordum ve mutlaka öğrenmek istiyordum.

Almanya’da ilkokul öğrencisi olduğum çocukluk yıllarımdan bugüne, yani uzun yıllardır, hiç terk etmediğim bir huyum vardır: Her gece yatmadan önce, elime bir dünya atlası alır ve bir saat kadar atlası incelerim, dünya ülkelerinin haritalarına bakarım. Yıllar geçti; vücûdumun haritası ve yüzümün coğrafyası değişti ama bendeki bu harita ve coğrafya merakı değişmedi. Dünya haritasını, bütün ülkeleri ve büyük – küçük tüm şehirleriyle ezbere çizebildiğimi söyleyebilirim. Bunu meziyet amaçlı söylemiyorum; her kim olursa olsun, aynı şeyi 30 yıl boyunca her gece bir saat yaparsa mutlaka o konuda uzmanlaşır. İlkokul, ortaokul, lise, üniversite öğrencisiyken de, bekârken ve evliyken de, Türkiye’deyken ve Almanya’dayken de bu huyumu hiç terk etmedim.

Polislerin yanına gittim ve şu anda nerede olduğumuzu sordum. Bana sadece, şu anda bulunduğumuz yerleşim biriminin ismini söylemeleri yeterliydi. Bunu öğrenseydim, kaçıncı enlem ve boylamda olduğumuzu, kuzeyimizde, güneyimizde, doğumuzda ve batımızda hangi kentlerin ve köylerin olduğunu kendim anlardım zaten. Hatta Gazze’ye ve Qudüs’e ne kadar uzaklıkta olduğumuzu da.

Polisler bana “Be’er Şeva” dediler. İsrail polislerinden “Be’er Şeva” cevabını alınca adetâ şok geçirdim; müthiş bir sürpriz olmuştu benim için.

09.09.09 tarihinde Özedönüş Yayınevi tarafından basılan “Adını Arayan Coğrafya” adlı kitabımın “Dünyada Asimilasyon” başlıklı birinci bölümünde Be’er Şeba kentinden söz etmiştim, ben.

“Adını Arayan Coğrafya” kitabında, Be’er Şeva kentinden şöyle bahsedilir:

“Ülkenin güneyinde, Necef Çölü’ndeki “Bîr’us- Sebâ” şehrini Yahudîler “Be’er – Şeva” adıyla anıyorlar. Eski bir Kenan kentidir ve Filistin’in güney sınırını belirler (Kuzey sınırında da “Dan” şehri vardı; İncil’de, İsrail’i belirtmek için kullanılan “Beerşeva’da Dan” deyimi buradan gelir). Bu ilin bir ilçesi olan ve Ürdün sınırında, Lût Gölü’nün güney kıyısında, Lût Gölü ile Wadi’ul- Araba’nın birleştiği yerdeki “Safî” kentine Yahudîler “Sedom” derler.”

İsrail polislerinden “Be’er Şeva” cevabını aldıktan sonra geri döndüm. İnanır mısınız; arkadaşlarımızın yanına dönerken içimden dûâ ediyordum. Ne için, biliyor musunuz? “Allâh’ım! Eğer buradan çıkarsak, bizi Tel Aviv’deki havaalanına gündüz vakti götürsünler. Yalvarırım Allâh’ım, bize buradan gündüz çıkmayı nâsib et” diye dûâ ettim. Çünkü Bîr’us- Seb’â (Be’er Şeva) kentinden Tel Aviv (Yafo) kentine giderken Gazze şeridine paralel yol alacağımızı, Gazze şehrinin otobüsün sol tarafına düşeceğini ve Gazze’yi otobüsün penceresinden göreceğimizi biliyordum. Filistin’e elbette daha önce hiç gitmemiştim; bunlar sadece harita bilgisiydi. Vay bee! Gazze’ye çok yakın bir yerdeydik; Tel Aviv’e 100 km, Qudüs’e ise 120 km’lik bir uzaklıkta bulunuyorduk. 

Bizler hapishanedeyken, dışarıda neler olup bittiğinden habersizdik. Türkiye’de ve dünyada yer yerinden oynuyor ama bizim hiçbir şeyden haberimiz yok. Gemide askerler tarafından gördüğümüz zûlüm ve işkencelerin hiçbirini cezaevinde görmedik. Fakat esir olmak, özgürlüğünüzün tamamen elinizden alınmış olması, hangi vakitte ne yapacağınıza hep başkalarının karar vermesi, hakikaten başlı başına bir işkence gibiydi zaten. Allâh yolunda yapılan bir seferden sonra esir düştüğümüz ve Rızâ-yı İlâhî için hapishanede olduğumuz için, orada yapacağımız dûâların kabul olacağına inanıyor ve hücrelerimizdeyken sık sık dûâ ediyorduk.

Cezaevinde olduğumuz sürenin benim açımdan en faydalı ve verimli yanı, Qudüs Eski Başpiskoposu Hilarion Capueci ile Ramazan Kayan, Ahmet Varol ve Mustafa Özcan ağabeylerim ile yaptığımız sohbetler ve her biri birbirinden değerli bu büyüklerimin bana yaptığı nasihatler, onlardan öğrendiğim güzellikler ve bilgiler oldu. İnanın, o koğuşta Ramazan Hoca, Ahmet Hoca ve Mustafa Hoca olduğu müddetçe aylarca kalsaydık, sırf onlarla birlikteyim diye bana zor gelmezdi. Özellikle 80 yaşını aşmış Papaz Hilarion Capueci ile baş başa yaptığım tatlı sohbetler ve sürekli “Sizler hepiniz benim evlatlarımsınız” diyerek başımı, saçlarımı okşamasını hayatım boyunca unutmayacağım. Papaz Capueci, bir gün yolum Roma’ya düşerse, mutlaka Vatikan’a gelip kendisini ziyaret etmemi söyledi. Ben de bunu – Allâh izin verirse – bir gün mutlaka gerçekleştireceğimi söyledim.

Cezaevinde olduğumuzun ertesi günü, bu olayla başlayan krizden dolayı Türkiye’ye çağrılmış olan Türkiye Cumhuriyeti Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol’un vekili olarak orada görevlendirilmiş olan bir bayan bizi ziyarete geldi. Dertlerimizi dinledi. Biz ona, en çok merak ettiğimiz şeyi sorduk: “Dışarıda, Türkiye’de durumlar nasıl?” Bize tek kelimelik bir cevap verdi: “Kıyâmet”.

“Kıyâmet” cevabını alınca olayı anlamıştık. Dışarıda, Türkiye’de ve dünyada yer yerinden oynadığını, dünyanın ayağa kalktığını, siyonist İsrail terör örgütünün çok zor durumda olduğunu ilk kez orada öğrenmiştik. Türkiye’deki gösterileri, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın çıkışlarını, her şeyi bize anlattı. Artık dışarıda olan her şeyden haberimiz vardı.

Olan bitenden haberdar olduktan sonra bizim siyonistlere karşı tavırlarımız tamamen değişti. Eskiden bize “Otur” dediklerinde oturur, “Kalk” dediklerinde kalkardık. Artık emirlerine itaat etmek bir yana, gıcıklık olsun diye biz onlara emirler yağdırıyorduk. Onlar konuşurken “İsrail” sözcüğünü kullandıklarında hemen sözlerini kesiyor ve “Burası İsrail değil, Filistin” diye uyarıyorduk. Türkiye’deki hükûmetten tutun sokaktaki halka kadar, gösterilen duyarlılığı öğrendikten sonra bize öylesine bir cesaret gelmişti ki, artık çok kısa bir süre içinde bu esaretten kurtulacağımıza kesinlikle inanmıştık. Bizi esir alanları burada dövsek bile bize hiçbir şey yapamayacaklarını düşünmeye başlamıştık.

2 Haziran günü ikindi vakti hapishaneden çıkartıldık. Bizi Tel Aviv’e götürüp uçağa bindirecekler, oradan memleketimize uçacaktık. Türkiye bizim için üç adet uçak ayarlamıştı. Ayrıca Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) hükûmeti, “Tek bir yolcu bile orada kalmayacak ve hepsi 24 saat içinde serbest bırakılacak” diye İsrail’e ültimatom vermişti. Her şeyden ama her şeyden haberimiz vardı.

Be’er Şeva’dan Tel Aviv’e gündüz götürüldüğümüz için Allâh’a şükürler ediyordum. Râbbim dûâmı kabul etmişti; buradan gündüz vakti çıkmayı istedim ve nasib etti. Yolda Gazze’yi görecektim: Allâh-û Ekber! Ela Cezaevi’nden Gazze’ye İslamî Direniş’e binlerce selam olsun…

Bizi tekrar esir otobüslerine bindirdiler ve cezaevinden çıkardılar. Cezaevi çıkışında uluslararası, yabancı ajansların muhabirleri yol kenarında bekliyorlardı. Otobüsümüz onların yanından geçince resimlerimizi çektiler ve bu muhabirler, sadece resimlerimizi çekmekle yetinmiyorlar, bize zafer işareti yapıyorlar, bütün kalpleriyle bizleri desteklediklerini belirten hareketler yapıyorlardı. Onların bize bu hareketleri yanlarındaki siyonist İsrail askerlerini kızdırıyordu, siyonist teröristlerden uyarı alıyorlardı ama onlar bu uyarılara aldırış etmeden bizimle dayanışma ve gönül birliği içinde olduklarını haykırıyorlardı. Bizler esir otobüslerinin penceresinden bakıyorduk ve dışarıdaki Avrupalı gazetecilerin, muhabir ve kameramanların bu erdemli davranışları bize müthiş bir moral kaynağı olmuştu.

Bu son otobüs yolculuğunda Batman Özgür – Der’den Mehmet Sevim ağabeyimle aynı otobüsteydim ve yolculukta yan yana oturduk.

Otobüs anayola girdikten sonra, uzaklık konusunda da yanılmadığımı fark ettim. Tabelada Tel Aviv için 100 km, Qudüs için de 120 km yazıyordu. Santimine kadar doğru tahmin etmiştim demek ki.

Yolda giderken gözlerim sürekli sol taraftaki camdan bakıyordu. Müthiş bir yolculuk yapıyorduk. Biraz sonra sağ tarafımızda Lût Gölü olacaktı ki, orası, dünyanın en alçak noktasıdır. Orayı geçtikten sonra da sol tarafımızda “Viva Gazze”. Önümüzde ise Qudüs.

Lût Gölü’nün sadece tabelasını gördük; göl biraz uzakta kaldığı için görünmüyordu. Ancak sol tarafta, Gazze Şeridi, bütün güzelliğiyle karşımızdaydı. Otobüs Gazze şehrinin yanından geçtiğinde, İmam İdris-i Şafîî hazretlerinin doğum yeri olan, Fatımîler döneminde Şiî iken 12. yy’da Kürtler tarafından Sünnîleştirilen, “Ğazze” olan ismi (İbranîler “Azza” derler) Arapça’da ve İbranîce’de “güçlü” anlamına gelen, bu yönüyle Türkiye Kürdistanı’ndaki Şırnak vilayetimizin eski ismi Farsça’da “güçlü” anlamına gelen “Hezex” şeklinde olan İdil ilçesiyle “adaş” olan, İspanya’daki Katalonya coğrafyasının başkenti Barcelona ile “kardeş şehir” olan Gazze şehri, bütün güzelliğiyle karşımızdaydı. Gazze’deki binalar, camiler, her şey çıplak gözle karşımızdaydı.

Otobüs tam Gazze hizasına geldiğinde ayağa kalktım ve bütün yolculara hitaben yüksek sesle, “Arkadaşlar! Sol tarafa bakın. İşte karşımızda Gazze şehri…” dedim. Bütün yolcular Gazze’ye bakıyordu ama buna inanmıyorlardı. Bizi esir olarak götüren otobüsteki İsrail askerlerine sordular, emin olmak için. Siyonist askerler de, “Yes, Gaza” deyince inandılar ama şaşırmışlardı. Gazze’nin yanından geçerek yolculuk yapacaklarını bilmiyorlardı; hepsi pencereden bakıp “Allâh-û Ekber” diye bağırdılar: “Viva Gaza”

Otobüs Tel Aviv’deki Ben Gurion Havaalanı’na vardı (İsrail’in yegâne uluslararası havaalanı olan başkent Tel Aviv’deki bu havaalanı, siyonist rejimin ilk devlet başkanı Ben Gurion’un adını taşıyor. Bizi ordan uçurdukları İstanbul’daki havaalanının ismi de “Atatürk Havaalanı”.)

Tel Aviv’deyken, aslında özgürlüğe doğru uçmak için buradaydık ama içimde büyük bir burukluk vardı. Niye mi? Çünkü Qudüs bize sadece 20 km mesafedeydi. Düşünün; kutsal Qudüs kentine ve Mescîd-i Aqsa’ya 20 km yaklaşmıştık ama göremeden dönecektik.

Türk Hava Yolları (THY) şirketine ait 3 adet uçak bizim için tahsis edilmişti. Aslında tek uçak olmasını daha çok tercih ederdik. Çünkü hepimiz bir arada olsaydık, eksik olan arkadaşlarımızın kimler olduğunu ve dolayısıyla kaç tane şehîdimiz olduğunu orada tam olarak öğrenebilirdik. Bizler kaç tane şehîdimiz olduğunu tam olarak bilmiyorduk; elbette sizleri şehîd ve yaralı sayısını ve bunun gibi her şeyi en ince ayrıntılarına kadar biliyordunuz; fakat bizler ancak Türkiye’ye döndükten sonra gerçek rakamlarıyla öğrenme şansına kavuştuk. Örneğin “Mavi Marmara” yolculuğuna Muş’tan katılan sevgili kardeşim, “Gazze Yolcuları Konuşuyor” dizi yazısının 2. bölümünde kendisiyle söyleşi yaptığım, Fıtrat Sitesi Yazarı Muhammed Yıldırım’ı biz hepimiz şehîd olarak biliyorduk. Muhammed kardeşimizin yaşadığını ve yaralı olduğunu Türkiye’ye döndükten sonra öğrendik.

Uçakların içinde tam 15 saat bekledik. Bunun sebebi, son yolcu gelene kadar beklememizdi. Bizleri cezaevinden toplu olarak değil, peyderpeyh getirmişlerdi. Bunu da bilerek, son dakikaya kadar eziyet etmek amacıyla yapmışlardı.

Uçak içindeki 15 saatlik bekleyişten sonra geceyarısı, 3 Haziran günü saat 02:00 sularında İstanbul’a uçmak üzere Tel Aviv’den havalandık. 1 saat 45 dakikalık bir uçak yolculuğu yapacaktık.

Uçak havadayken, kimse kimseyle konuşmuyordu. Çünkü gerek yoktu; birlikte yolculuk yaptığınız o insanların ne dediklerini anlamak için seslerini duymak gerekmiyordu.

Çünkü dışarıdan bakınca herkes susmuş gibi görünüyordu ama öyle değildi; aslında herkes konuşuyordu.

Herkes içinden konuşuyordu ve herkes içinden aynı sözleri sayıklıyordu:

“GAZZE KAZANACAK”

“GAZZE KAZANACAK”

“GAZZE KAZANACAK”

 

sediyani@gmail.com

 

NOT: “Su İntifadası: Akdeniz’de Yazılan Tarih” başlığıyla sizlere okuttuğumuz bu 3 bölümlük diziyi, hadisenin güncelliğine ve aciliyetine binaen olaydan hemen sonra sizler için kaleme aldık. “Mavi Marmara” gemisiyle yaptığımız Gazze yolculuğunu ve siyonist işgal altındaki Filistin ülkesinde yaşadığımız esareti en ince ayrıntılarına kadar, en güzel fotoğraflarla da süsleyerek uzun soluklu bir dizi yazısı şeklinde inşallâh yakın bir süre içinde kaleme alacağız ve sizler de bu hadiseyi bütün ayrıntılarıyla bölüm bölüm okuyacaksınız. Son iki yıldır sizlere bu platformda Avrupa ülkelerini kapsayan gezi yazıları okutuyordum; artık bundan sonra sizlere Filistin’den başlayarak İslam ülkelerini gezdirecek, İslam ülkelerini anlatan yazılar okutacağım. Gezi yazılarımızdaki bu “EKSEN KAYMASI”nın hayırlara vesile olması temennisiyle; selâm, dûâ ve en çok da sevgi ile.

 

 

FOTOĞRAFLAR:

“Bizi tekrar esir otobüslerine bindirdiler ve cezaevinden çıkardılar. Cezaevi çıkışında uluslararası, yabancı ajansların muhabirleri yol kenarında bekliyorlardı. Otobüsümüz onların yanından geçince resimlerimizi çektiler ve bu muhabirler, sadece resimlerimizi çekmekle yetinmiyorlar, bize zafer işareti yapıyorlar, bütün kalpleriyle bizleri desteklediklerini belirten hareketler yapıyorlardı. Onların bize bu hareketleri yanlarındaki siyonist İsrail askerlerini kızdırıyordu, siyonist teröristlerden uyarı alıyorlardı ama onlar bu uyarılara aldırış etmeden bizimle dayanışma ve gönül birliği içinde olduklarını haykırıyorlardı. Bizler esir otobüslerinin penceresinden bakıyorduk ve dışarıdaki Avrupalı gazetecilerin, muhabir ve kameramanların bu erdemli davranışları bize müthiş bir moral kaynağı olmuştu. Bu son otobüs yolculuğunda Batman Özgür –Der’den Mehmet Sevim ağabeyimle aynı otobüsteydim ve yolculukta yan yana oturduk.” (Yukarıdaki yazıdan)

Be’er Şeva’dan Tel Aviv’e esir olarak otobüslerle getirilirken uluslararası ajanslar tarafından çekilen bir fotoğraf, hem Almanya’daki Bild Gazetesi’nin web sitesinde, hem de Türkiye’deki Bugün Gazetesi’nin manşetinde. Fotoğrafta, ön plandaki beyaz gömlekli, bu yazıyı kaleme alan İbrahim Sediyani kardeşimiz, hemen sağ arkasında duran kırmızı gömlekli ise Batman Özgür–Der’den Mehmet Sevim ağabeyimiz.

 

  • Yorumlar 3
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim