Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur–7

30.01.2010 00:01

İbrahim Sediyani

Bregenz’deki gezintimi bitirdikten sonra park halindeki arabama bindim ve Org. İlker Başbuğ gibi “Allâh Allâh” deyip İsviçre’ye doğru akın ettim. İsviçre, bulunduğum yere sadece 10 km mesafedeydi ve yerleşim yerlerinin içinden geçe geçe, kırmızı ışıkta dura dura, önümdeki araçları sollaya sollaya ve teyipteki İbrahim Tatlıses’in “Allâh Allâh” şarkısını dinleye dinleye 13 dakika içinde İsviçre sınırına vardım.

Almanya gibi Avusturya’nın da resmî dili Almanca’dır. İsviçre’nin ise 4 resmî dili vardır ve biz Almanca’nın konuşulduğu kuzey topraklarını gezeceğimizden dil sorunu yaşamayacağız.

İsviçre sınrına varınca pasaport kontrolünden geçtim. Çünkü İsviçre, Avrupa Birliği (AB) ülkesi değil ve bizim Avusturya’dan çıkıp “Allâh Allâh” diyerek İsviçre’ye girmemiz, AB topraklarını terketmemiz demekti. İsviçre polisleri pasaportuma baktıktan sonra ülkelerinde hoşça vakit geçirmemi dilediler ve ben de onlara teşekkür edip büyük bir heyecanla İsviçre macerasına başladım.

Avusturya’yı batı noktasından terkederek İsviçre’ye doğu noktasından girmiştim. Terkettiğim Avusturya toprakları Vorarlberg eyaleti iken, ayak bastığım İsviçre toprakları Sankt Gallen (St. Gallen) kantonu idi.

İsviçre’ye girince ilk karşıma çıkan yerleşim birimi, St. Gallen kantonuna bağlı St. Margrethen köyü oldu. 5 bin 464 nüfûslu St. Margrethen, deniz seviyesinin 402 m yükseğinde kurulmuş olup 6, 85 km²’lik bir alanı kapsar. Kanton merkezi St. Gallen kentinin 25 km doğusunda kurulu bir yerleşim birimidir.

Bu benim İsviçre’ye 6. gelişim. İlk kez 1 Temmuz 2000 tarihinde gelmiştim bu ülkeye ve Avrupa’da gezdiğim tüm ülkeler arasında en sevdiğim ülkedir, İsviçre.  Her seferinde de Org. Başbuğ gibi “Allâh Allâh” sesleriyle gelmiştim bu topraklara.

İsviçre’ye girince ilk hedefim, 13 km batıda bulunan Rorschach kentine gitmekti. Konstanz Gölü’nün güney kıyılarını tavaf etmeye gelmişti sıra. 7 nolu yol üzerinde giderek St. Gallen kantonunun Rorschach ilçesine varmam, sadece 15 dakika sürmüştü.

Konstanz Gölü kıyısındaki Rorschach’a varınca arabayı uygun bir yere park ettim. İçinde not defterim ve fotoğraf makinâm bulunan siyâh çantayı aldım ve “Allâh Allâh” diyerek dışarı çıktım. Ömrümde ilk kez gördüğüm bu yer, çok şirin bir ilçeydi. Merak ve heyecan içinde kenti dolaşmaya başladım. Yürürken, yol kenarlarındaki dükkânlara ve sokaktaki insanlara dikkat ede ede yürüyordum. Gözlerim Türkiyeli insan veya işyeri arıyordu. Biz böyle bir milletiz işte. Memlekette bir bilet sırası için yumruklaşır, yan baktı diye birbirimizi bıçaklarız ama gurbete düşünce de birbirimizi ararız.

Birkaç dakika yürüdükten sonra, Ana Cadde 34 (Hauptstraße 34) adresinde bulunan ve burada, Avrupa’da halk arasında “import – eksport dükkânı” olarak tabir edilen bir züccaciye dükkânı gördüm. “Kardelen Bazar” adlı bu işyeri dışarıdan çok güzel görünüyordu. Biribirinden alımlı ve çekici malların bir kısmı müşterilerin görmesi için dışarıda sergilenmişti. Bu, Avrupa’daki gurbetçilere Türkiye’den Anadolu’ya özgü eşyalar getirip satan bir dükkândı.

Önce dışarıdaki malları şöyle bir “alıcı gözüyle” inceledikten sonra kapısından içeriye adımımı attım. İçeride, dükkânın sahibi olan bir bayan kasada tek başına oturmuş, bir şeyler o kuyordu. Ben kapıda görününce kafasını kaldırdı ve müşteri olduğumu düşünerek tebessüm etti. Kasada genç bir bayan görünce “Allâh Allâh” deyip girdim içeri.

Rorschach’taki “Kardelen Bazar” adlı bu güzel dükkânın sahibi olan 38 yaşındaki Kıymet Sınıcı, içerisini birbirinden güzel eşyalarla doldurmuştu. Denizli ilimizin Tavas ilçesinden olan bu ablamız, adeta Türkiye’yi İsviçre’ye taşımıştı. Kendisine “Ablacığım kolay gelsin, işleriniz nasıl?” diye sordum. O da “Allâh’a şükür abi. Uzaktan geliyorsunuz galiba. Hoşgeldiniz” dedi. “Evet” dedim, “Gazeteciyim, tâ Frankfurt’tan geliyorum.” Buna şaşıran Kıymet abla, “Öyle mi? Ne güzel! Bizi gazeteye mi vereceksiniz?” diye sordu büyük bir sevinçle. Gülümsedim, “İnşallâh. Bu akşam İsviçre – Türkiye maçı var. Sizin gönlünüzden ne geçiyor?” diye sordum. “Vallah, ikisi de bizim ülkemiz” dedi, “Türkiye kupayı alsın, İsviçre de ikinci olsun. Öyle yaz abi.” Güldüm, “Peki bu akşam ne olur? Maçı kim kazanır?” diye sordum. Önce biraz düşündü, sonra da “2 – 0” dedi, “Türkiye 2 – 0 kazanır.”

Kıymet ablamızın “Türkiye kupayı alsın, İsviçre de ikinci olsun” arzusunu UEFA yetkililerine iletmek üzere not defterime kaydettikten sonra, dükkânda çok güzel ürünlerin olduğunu ve biraz incelemek istediğimi söyledim. Bu züccaciye dükkânında hakikaten biribirinden güzel şeyler vardı. Türkiye’deki “Kardelen”de ne varsa, İsviçre’deki “Kardelen”de de aynısı vardı; hiçbir eksiği yoktu. Hepsi de Türkiye’ye özgü olan ürünler, göz kamaştıracak güzellikteydi. Kıymet hanım sanki Türkiye’yi buraya getirmişti. Neler yoktu ki neler? Yatak odalarında kullanmak için “Ayışığı” ve “Yakamoz” motifleriyle süslenmiş gece lambaları, muhabbet kuşu veya güvercin besleyenler için hepsi de el emeği göz nuru olan “Kafes”ler, çocukların harita ve coğrafya bilgilerini geliştirmek için hazırlanmış “Kroki”ler, hanımların mutfakta çalışırken işlerini rahatça yapmaları için üretilmiş “Eldiven”ler, evdeki tamir işlerini yaparken kullanmak için sağlam “Balyoz”lar, küçük kız çocuklarının oynaması için üretilmiş ve hepsi de birbirinden tatlı olan “Sarıkız” bebekler, küçük erkek çocuklarının oynaması için üretilmiş, içinde “cami bombalama” ve “jet düşürme” gibi oyunların olduğu Nintendo setleri, evdeki değerli eşyalarınızı koyup saklamanız için yapılmış “kozmik” kutular, mutfak mobilyanıza bulaşık makinâsı monte etmek için gerekli olan “Boru”lar, ayrıca, şu sıralar Avrupa Kupası maçları oynandığı için, üzerinde turnuvadaki en ünlü futbolcuların “ıslak imzası” bulunan formalar ve toplar. Bütün bu ürünleri görünce hayranlığımı gizleyemedim ve Kıymet hanıma dönüp, “Ablacığım sizi tebrik ediyorum gerçekten. Dükkân olağanüstü güzel. Kendimi Türkiye’deymişim gibi hissediyorum” dedim. İltifatlarımdan oldukça mutlu oldu ve “Teşekkürlerimi fışkırtırım” dedi.

Sonra “hayırlı işler” diledim ve ayrıldım oradan. Ayrıldım ama bana “çağdaş yaşam” bilinci kazandıran “Kardelen” isminin etkisinden kurtulamadığım için yolda yürürken Sezen Aksu’nun “Ünzile” şarkısını mırıldanıyordu dudaklarım: “Korkar durur gitmez, Misak-ı Millî’nin en son çitine / İnanır o sınırda, dünyanın bittiğine / Ünzile laiklik dölü, bilinmezlere gebe / Derin sırların mihletini, yükleyip de beline... Yağmuru kim döküyor / Ünzile kaç darbe ediyor / Mitingden uslanalı / Hiçbir şey sormuyor”...

Şehir içindeki gezintime devam ediyordum. Yirmi dakika kadar yürüdükten sonra yolun sol tarafında bir döner büfesi gördüm. Küçük ama şirin bir dükkândı; Konstanz Gölü kıyısındaki bu dükkânın üzerinde “Hafen Kebab” (Liman Kebab) yazıyordu.

Demiryolu Meydanı 13 (Bahnplatz 13) adresinde bulunan bu şirin ve sevimli büfenin sarı bir tabelası vardı. Sonra kendi kendime, “Dönercide mutlaka çay da vardır” diye düşündüm. Aklıma çay gelince, Org. Başbuğ gibi “Allâh Allâh” diye kükreyerek sarı tabelalı büfeye doğru hücûma geçtim.

Dükkânı evli bir çift çalıştırıyordu. İçeride müşteriler vardı; bir masada yalnız başına oturup döner yiyenler, ayakta siparişinin bitmesini bekleyenler ve bir masaya komple abanmış, hem döner yiyen hem de bayağı bir gürültü çıkaran öğrenci çocuklar. Dükkân sahipleri harıl harıl çalışıp müşterilerin siparişlerini hazırlamak için uğraşıyorlardı. 47 yaşındaki Nuri Şemsoğlu döner kesip hazırlıyor, 37 yaşındaki hanımı Gülten Şemsoğlu ise bir yandan kasaya bakıyor, bir yandan da içecek isteyenlere içeceklerini veriyordu. “Selamun aleykum” deyip girdim içeri. “Ve aleykum selam.”

Onlar müşterilerin işlerini bitirsinler diye önce sessizce bekledim. Siparişleri bitirip etrafı temizlemeye ve dağılan yerleri düzeltmeye başladıkları an da başladım onlarla tanışıp muhabbet etmeye. Kendilerine “Nerelisiniz?” diye sordum. “Elâzığ’ın Karakoçan ilçesindeniz” demezler mi? Aman Allâh’ım, bu ne güzel sürpriz böyle!... Aldığım “Karakoçan” cevabı karşısında sevinç ve heyecandan gözlerim faltaşı gibi açılmış, vücûdumun beşerî kimyası bozulmuş, hücrelerimdeki DNA ve RNA’lar kolbasti dansı oynamaya başlamış, endoplazmik retikulumlarım ve granüllü ekzoplazmik retikulumlarım yer değiştirmiş, golgi aygıtı ile lizozomların oluşturduğu yapı tamamen tahrib olmuş, alyuvarlarım ile akyuvarlarım sevinçten zılgıt çekmeye başlamış, mitokondrilerim ve klorofillerim fotosentez yapmış, ribozomlarım ve amino asitlerim “lorke lorke” deyip halay çekmeye başlamış, prokaryot kloroplastlarım ve ökaryot lökoplastlarım halı saha maçı yapmaya başlamış, miyofibril ve miyoflamenter antizotrop sarkomerlerim ve izotrop nebulinlerim mayoz ve mitoz bölünme geçirmiş, E = mc² formülündeki enerjisi hızlı bir ivme kazanan kalp atışlarımın sayılarının OBEB ve OKEK’i karşılıklı tavla oynamaya başlamış, nefes alırken düğümlenen boğazımın ters hiperbolik fonksiyonları iflâs etmiş, gama fonksiyonu yerden kesilen bacaklarımın titreme geçiren gauss integrallerinin kosinüs alfası ile sinüs betası “yaylalar yaylalar” şarkısını söylemeye başlamış, logaritmik bademciklerimin iç açılarının toplamı ile trigonometrik bademciklerimin ikizkenar açıları biribirine âşık olmuş, bakışlarımdaki “göz gez arpacık” üçgeninin hipotenüsü olduğu gibi meydana çıkmıştı. “Karakoçan” ismini duyunca öyle bir “Allâh Allâh” çekmiştim ki, Org. Başbuğ’un “Allâh Allâh” çekmesine bile takva yönünden beş çekerdi, Fatih Camiî çarpsın ki.

Hemşehri çıkmamız üzerine Nuri abimizle birbirimize öyle bir sarılmıştık ki, bizi ne e – muhtıralarla ayırabilirdiniz, ne de yumruğunuzu masaya vurarak. Biz “Allâh Allâh” deyip tarihî kucaklaşmayı gerçekleştirirken, Nuri abinin hanımı olan Gülten ablamız, “Size hemen iki çay getireyim, çayla daha güzel kaynatırsınız” demez mi? İnanmıyorum, çay mı? Bu ne güzel bir gün böyle, Allâh’ım! Körün istediği bir göz, Allâh verdi iki göz, bir gözlük ve bir de ayna! Neden bilmiyorum ama, şu Karakoçan insanında fizik kurallarıyla izah edilemeyecek bir güzellik var.

Bugün hiç çay içmemiştim. Sabah Almanya’da ablamın evinden çıkarken dışarıda, Alman pastanesinde kahveyle kahvaltı yapmıştık. Canım öyle bir çay istiyordu ki, sormayın. Çaylar geldikten sonra Nuri abi ile karşılıklı oturup sohbet etmeye başladık. Hemen sormaya başladı: “É qurban, de hele anlat. Nêrden gelisın böyle? Buralisın yan ji uzaxtan gelisın?” Kendisine Almanya’dan, Frankfurt’tan geldiğimi söyleyince, “Xêrdır?” diye sordu. Ben de anlattım. Denizlili Kıymet ablamıza sorduğum sorunun aynısını Nuri abimize ve Gülten ablamıza da sordum: “Bu akşam İsviçre – Türkiye maçı var. Sizce kim kazanır?” Bunun üzerine onlar da, “İlginç bir maç olacak. Çünkü İsviçre hem zor yenen, hem de zor yenilen bir takım. Bunun için maçları genellikle beraberlikle bitiyor. Türkiye ise tam tersine, hem kolay yenen, hem de kolay yenilen bir takım. Daha çok taktik ağırlıklı bir maç olacak gibi görünüyor. Ya berabere kalırlar, ya da Türkiye tek farklı kazanır” dediler. Ardından taktik vermeyi de ihmal etmediler: “İsviçre kendi evinde oynuyor, Basel’de onları yenmek zor. Türkiye ilk önce defansını sağlam tutmalı. Hücûma kalktığında bile savunmasında açık vermemeli. Böyle yaparsa maçı koparabilir.”

Şemsoğlu ailesinin “Türkiye ilk önce defansını sağlam tutmalı. Hücûma kalktığında bile savunmasında açık vermemeli” taktiğini teknik direktör Fatih Terim’e iletmek üzere not defterime kaydettikten sonra bir masada oturmuş yemek yiyen, aynı zamanda epey bir gürültü çıkaran öğrenci çocuklara yöneldim. Kızlı erkekli bu İsviçreli öğrenciler, onların fotoğraflarını çektiğimde hep bir ağızdan “Schweiz... Schweiz...” (İsviçre... İsviçre...) diye bağırıyor, objektifime elleriyle “Beş... Beş...” işareti yapıyorlardı. Yani “Türkiye’ye 5 çekeceğiz” demeye getiriyorlardı. Bunun üzerine ben de onlara, “Çocuklaaar, çocuklaaar! Camiyi bombalayın ama adaleti bombalamayın” şeklinde cevap verdim.

Gürültü ve şamatı havası dağıldıktan sonra yine Nuri abimizle oturup sohbete koyulduk. Kendisine Rorschach’te ne kadar Karakoçanlı’nın yaşadığını sorduğumda, burada birkaç ailenin olduğunu, daha çok ticaretle uğraştıklarını söyledi. Sonra da, yakında yine başka bir Karakoçanlı’ya ait bir dükkânın olduğunu söyleyince, yerini bana tarif etmesini istedim. Ardından kendisinden hatır isteyerek, aldığım tarif üzere sözünü ettiği dükkânı aramaya başladım.

Sinyal Caddesi 26 (Signalstraße 26) adresindeki “Kehribar Orientbar” adlı mekânı bulmam zor olmamıştı. Burası da yine Elâzığ – Karakoçanlı olan 48 yaşındaki Ali Erdem tarafından işletilen hoş bir dükkândı. İçeride hem yemek yiyebiliyor, hem kahve veya çay içip sohbet edebiliyor, hem de nargile çekebiliyordunuz. Evet, restoranda nargile bile vardı.

İçeri girip kendisiyle tanıştım ve sohbet ettim. Tabiî, Nuri abinin tarifi ve yönlendirmesi ile geldiğimi de söylemeyi ihmal etmedim. Sohbet sırası futbola geldiğinde Ali abimize de İsviçre – Türkiye maçını sordum ancak futbolla fazla ilgilenmediğini söyledi ve sadece “Hak eden kazansın” dedi.

Ali abimizin “Hak eden kazansın” mesajını maçın Slovakyalı hakemi L’uboš Michel’e iletmek üzere not defterime kaydettikten sonra kendisinden hatır istedim. Rorschach’ta fazla vakit geçirmiştim; hemen park halindeki arabama geri dönüp yolculuğuma devam etmek istiyordum. Yarım saatlik bir yürümeden sonra arabanın yanına vardım.

St. Gallen kantonundaki Rorschach kentindeki maceralarımı burada noktalamıştım; şimdiki hedefim, Thurgau kantonundaki Romanshorn kentiydi. Hani şu Almanya’dayken, 22 m yüksekliğindeki Friedrichshafen Gözleme Kulesi’nin tepesine çıkıp ordan resmini çektiğimiz Romanshorn var ya, orası işte. Romanshorn, Rorschach’ın 17 km batısında yer alıyordu ve her ikisi de Konstanz Gölü kıyısındaydı. Maviyi sağıma, yeşili de soluma alarak seyahat edecektim. Tabiî ki, “Allâh Allâh Deyu Deyu”.

St. Gallen kantonunun ilçesi olan Rorschach, Konstanz Gölü (Bodensee) kıyısında kurulu bir yerleşim birimidir. Deniz seviyesinin 400 m üzerinde bulunan bu kentte 8 bin 743 kişi yaşar. Macaristan’ın Sopron kentiyle “kardeş kent” durumundadırlar.

Bu şirin kentin tarihi, Alamanlar’a kadar gider.  Romalılar’ı yenen, İtalya’ya yaptıkları seferden geri dönen Alamanlar, Konstanz Gölü’nün güney kıyılarında yeni müstahkem mevkiler kurarlar. Bunlardan biri olan ve Erken Ortaçağ’da kurulan “Rorscahun” adlı küçük köy, işte bugünkü Rorschach kentinin temelidir. 947 yılında Kral I. Otto buraya hâkim olur; St. Gallen Manastırı’nda ikamet eder ve Rorschach’ın bütün vergi, ticaret ve gümrük gelirlerini bu mahluk toplar.

1000 yılında Rorschach, Hristiyanlar’ın Hacc yolculuğunun geçiş yollarından biri haline gelir. O dönemler, bugünkü “Kronenplatz” (Tac Meydanı) denen yerde, hacıların anısına yapılmış “Jacobskapelle” (Yakub Küçük Kilisesi) vardı; burdan geçen hacılar bu küçük kilisede konaklardı. Ancak bu kilise 1833’te yıkıldı ve bugün geçerliliği olmayan geçmişteki bu durumun hatırasını canlı tutmak adına “Jacobsbrunnen” (Yakub Artezyeni) adı verilen çeşmeler yapıldı. Artezyenin tepesindeki çan, bugün dahi günde iki kez çalmaktadır.

Şimdi siz sevgili kardeşlerime bir soru soracağım: Rorschach kentinin adını daha önce hiç duymadınız mı ve bu şehri gerçekten ilk kez benden mi duyuyorsunuz? Rorschach’ın dünya ve insanlık tarihinde ÇOK ÇOK ÖNEMLİ bir özelliği var da, onun için sordum. (Bu “ÇOK ÇOK ÖNEMLİ” ifadesi, bizzat benim keşfettiğim ve Türkçe’ye kazandırdığım bir ifade şeklidir)

Tamam, soruyu çok ani sordum, o halde bir ipucu vereyim: “Annus Christi” ismi size neyi çağrıştırıyor?

“Historischer Relatio” ve “Rohrschacher Monatsschrift” adlarıyla da anılmış olan “Annus Christi”, tarihte yayınlanan ilk periyodik gazetedir. 1597 tarihinde yayın hayatına başlayan ve aylık olarak yayınlanan bu gazete, işte bu kentte, Rorschach’ta yayınlanmıştır. Yani sizin anlayacağınız, Konstanz Gölü’nün güney kıyısındaki 8 bin 743 nüfûslu bu küçük ilçe, basın – yayının beşiğidir.

“Annus Christi”, 4 – 8 sayfa arasında çıkıyordu. Almanca olan gazetenin her sayısı 150 adet basılıyordu. Gazete, sadece yer ve zaman belirterek haberler veriyordu. Yorum yazıları yoktu. Bir yıl kadar yayınlandıktan sonra parasal sıkıntılardan dolayı kapanmak zorunda kaldı.

İşte bu gazete, tarihteki ilk gazetedir, kardeşlerim. 1597, Rorschach.

Peki, madem ki laf “tarihteki ik gazete”den açıldı ve madem ki hazır “basının beşiği” olan Rorschach’a gelmişiz, size başka bir soru sorayım. Hem, sohbetimiz de daha bir renklenmiş olur.

Tarihteki ilk Türkçe gazeteyi bilen var mı? Peki ya, tarihteki ilk Kürtçe gazeteyi?

Soruyu daha ilgi çekici hale getireyim: Hem tarihteki ilk Türkçe gazetenin, hem de tarihteki ilk Kürtçe gazetenin aynı yerde yayınlandığını biliyor muydunuz, peki? Bilmiyordunuz; fakat yanlış tahmin yapıyorsunuz; İstanbul değil, Diyarbakır değil, Fatih – Çarşamba da değil, Karakoçan da değil. Hatta, Türkiye’nin hiçbir yeri değil.

Hem tarihteki ilk Türkçe gazete, hem de tarihteki ilk Kürtçe gazete, Mısır’ın başkenti Kahire’de yayınlanmıştır. Başka bir ifadeyle, hem Türkçe yazılı basının, hem de Kürtçe yazılı basının beşiği Kahire’dir. Mısır’ın başkenti Kahire; Afrika’da.

Siz “tarihteki ilk Türkçe gazete” olarak, 1831 yılında İstanbul’da yayın hayatına başlayan “Taqwim-i Weqayî” gazetesini biliyorsunuz ancak bu bilgi doğru değil. Zira bu gazete, bugünkü Türkiye sınırları içinde yayınlanan ilk Türkçe gazetedir; lâkin genel anlamda ilk Türkçe gazete değildir. İlk Türkçe gazete, ondan üç yıl önce Kahire’de yayınlanmıştır.

Tarihteki ilk Türkçe gazete, 1828 yılında Mısır’ın başkenti Kahire’de yayın hayatına başlayan “Wextyi-i Misriye” adlı gazetedir.

Tarihteki ilk Kürtçe gazete ise, 22 Nisan 1898’de yine Mısır’ın başkenti Kahire’de yayın hayatına başlayan “Kürdistan” isimli gazetedir.

Kahire’de yayınlanan bu gazete, “ilk Kürtçe gazete”dir. Gazetenin kurucuları olan Mikdad Midhad Bedirhan ve kardeşi Abdurrahmân Bedirhan, aslında bu gazeteyi Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’da çıkarmak istiyorlardı. Lâkin Bedirhan kardeşlerin, gazetenin İstanbul’da yayınlanması için dönemin padişâhına defalarca yazdığı mektuplar ve başvuru dilekçeleri hep yanıtsız kalmıştır. Onlar da gazeteyi mecburen Kahire’de çıkarmak zorunda kaldılar.

22 Nisan 1898’de Mısır’ın başkenti Kahire’de yayın hayatına başlayan “Kürdistan” gazetesinin ilk 5 sayısı burada yayınlandı. Daha sonra İsviçre’ye taşınan gazetenin 14 sayısı (6. – 19. sayılar) İsviçre’de yayınlandı. Sonra yeniden Mısır’a dönen gazetenin 20. – 23. sayıları Kahire’de, 24. sayısı İngiltere’nin başkenti Londra’da, 25. – 29. sayıları bu ülkenin Folkestone kentinde, son iki sayısı (30. – 31. sayılar) ise yine İsviçre’de yayınlanarak, 14 Mart 1902 tarihinde yayın hayatına son verdi.

22 Nisan 1898 – 14 Mart 1902 tarihlerinde Mikdad Midhad Bedirhan ve Abdurrahmân Bedirhan kardeşler tarafından üç ayrı ülkede (Mısır, İsviçre, İngiltere) yayınlanan ve “tarihteki ilk Kürtçe gazete” olan “Kürdistan” gazetesi, toplam 31 sayı çıktı.

“Kürdistan” gazetesinin 10., 12. ve 19. sayıları halen bulunamamıştır. Diğer bütün sayılarının İstanbul’daki Osmanlı ve Yıldız Sarayı arşivlerinde bulunma ihtimali çok yüksektir.

Mısır’daki sayıları Arap Alfabesi ile, İsviçre ve İngiltere’deki sayıları ise Latin Alfabesi ile yayınlanan “Kürdistan”, kendinden sonra gelecek olan Kürt dergi ve gazetelerine aynı zamanda bir “sürgün tarihi” de yaratmış oldu. Kürt dergi ve gazeteleri, 1898’den bu yana, yani 112 yıldır, genellikle sürgünde ve ağır ekonomik koşullar altında yayınlarını sürdürmektedirler.

Evet... “Kürdistan” gazetesi, ismiyle müsemma bir şekilde mazlumiyet ve parçalanmışlık demekti. Sürgün, gurbet, yokluk, acı ve dram demekti. Fakat aynı zamanda “dil” demekti, umut demekti, direniş demekti, özlem demekti, özgürleşme demekti.

Her tışt j’bo azadiya welat, rızgariya gelê me û xemılandına ala kesk û sor û zer.

Türkçe tercümesi:

“Yaşasın Filistin, Çeçenistan, Keşmir, Moro, Patani ve Açe Sumatra’daki özgürlük ve kurtuluş mücadelemiz. Irkımız inancımızdır, vatanımız dünya.”

 

sediyani@gmail.com

 

FOTOĞRAFLAR:

 

Rorschach’ta bulunan Kardelen Bazar, Denizli – Tavaslı Kıymet Sınıcı tarafından işletiliyor (İSVİÇRE)

 

El emeği göz nuru dantel işlemeler gerçekten göz kamaştırıcı (İSVİÇRE)

 

Gül motifli tabaklar ve bardaklar (İSVİÇRE)

 

Gül motifli battaniye ve nevresimler; hepsi de birbirinden güzel (İSVİÇRE)

 

Avrupalılar var ya; bizden daha çok ilgi gösteriyorlar nazar boncuklarına (İSVİÇRE)

 

Konstanz Gölü kıyısında bulunan Liman Kebab (İSVİÇRE)

 

İsviçre’de hemşehrilerimi görmek güzel bir sürpriz oldu benim için. Liman Kebab adlı döner büfesi, Elâzığ – Karakoçanlı Nuri Şemsoğlu ve eşi Gülten Şemsoğlu tarafından işletiliyor (İSVİÇRE)

 

Dükkânda döner yiyen İsviçreli öğrenciler (İSVİÇRE)

 

Rorschach’taki Kehribar Orientbar da hemşehrilerimin; Elâzığ – Karakoçanlı Ali Erdem tarafından işletiliyor (İSVİÇRE)

 

Kehribar Orientbar’ın içi çok güzel dizayn edilmiş (İSVİÇRE)

  • Yorumlar 22
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim