1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur–5
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur–5

A+A-

Baden – Württemberg eyaletinin Tübingen ilinin Friedrichshafen ilçesine bağlı bir kasaba olan Überlingen, Almanca adı “Bodensee” olan Konstanz Gölü kıyısında kurulmuş bir yerleşim birimidir. 21 bin 608 kişilik bir nüfûsa sahip olup 58, 67 km²’lik bir alanı kapsayan yerleşme, deniz seviyesinin 403 m üzerinde kurulmuştur ve Friedrichshafen ilçesine bağlı olduğu için trafik remzi “FN”dir. Bu kasaba, İsviçre sınırına 51 km, Avusturya sınırına 66 km, Bavyera eyalet sınırına ise 58 km mesafede bulunuyor.

Kent, 770 tarihinde “Iburinga” adıyla kuruldu. 1180 yılında Kral Friederich Barbarossa kente egemen oldu. 1211’de ise “şehir” statüsü kazandı. Otuz Yıl Savaşları (1618 – 48) esnasında biri 1632, biri de 1634’te olmak üzere iki defa İsveç askerleri tarafından kuşatıldı ancak alınamadı. 1895’te kente demiryolu yapıldı ve 1901’de bu raylar doğu istikametine doğru genişletildi.

Naziler zamanında, Bavyera eyaletinin başkenti Münih’in 20 km güneyindeki Dachau köyünde meşhur “Dachau Toplama Kampı” (“Konzentrationslager Dachau”, kısa adıyla “KZ Dachau”) bulunuyordu. İnsanlık adına utanç dolu geçmişiyle tarihe geçen bu ana kampın Nazi Almanyası genelinde de tam 166 tane yan kolu vardı ve işte bu yan kollarından biri de, Überlingen yakınlarında idi. KZ mahkûmları Überlingen’deki toplama kampında Ekim 1944 – Nisan 1945 arasında, tam 6 ay boyunca yeraltı tesislerinde zorla çalıştırıldılar.

Bu toplama kamplarındaki yeraltı tesis ve tünelleri Naziler’i düşman uçaklarının bombardımanlarından koruyordu, lâkin, kamptaki mazlumları Naziler’den kim koruyacaktı? Nitekim zorla çalıştırıldıkları bu “Goldbacher Stollen” adı verilen yeraltı inşaatının daha yapımında bile 168 mâhkum hayatını kaybetti ki bunların 97’si Nußdorf ile Uhldingen – Mühldofen köyleri arasında bulunan Birnau Refah Kilisesi (Wallfahrtskirche Birnau) yakınındaki Birnau KZ Mezarlığı (KZ – Friedhof Birnau)’nda gömülüdür. Ölenler anısına yapılan anıt, kilisenin 200 metre doğusundadır ve orada gömülü 97 kişinin isimleri tek tek bir kitapta (“Der Stollen”) yazılıdır.

Überlingen kentinin en önemli özelliği, Almanya’da ikinci bir evleri veya ikamet adresleri bulunanlardan alınan ve “Zweitwohnungssteuer” (İkinci Konut Vergisi) olarak anılan ekstra verginin ilk uygulandığı yerleşim birimi olmasıdır. 1972 tarihinde yürürlüğe giren bu yasa “pilot kent” olarak ilk burada uygulandığı için finans terminolojisine “Überlinger Modell” (Überlingen Modeli) kavramıyla girmiştir. “Zweitwohnungssteuer” (İkinci Konut Vergisi) adlı bu vergi türü, “Zweitwohnsitzsteuer” (İkinci İkâmetgâh Vergisi), “Zweitwohnungsabgabe” (İkinci Konut Gideri) veya “Nebenwohnsitzsteuer” (Yan İkâmetgâh Vergisi) gibi değişik isimlerle de anılmaktadır. Federal Almanya Cumhuriyeti’nin vatandaşlarını yasal yollardan biraz daha soymak için (ki bunu dünyada en iyi beceren devlettir) hayata geçirdiği bu uygulamanın bütçeye yaptığı katkı kesinlikle küçümsenecek gibi değildir. Örneğin devlet sadece 2003 yılında ve sadece bu vergiden 54 milyon 700 bin Avro gelir elde etmiştir.

Überlingen nüfûsunun 20 bin barajını aşması 1990 yılına tekabül ediyor. Ancak buna rağmen, Baden – Württemberg eyalet yönetiminden talep ettikleri halde “ilçe” statüsü kazanamadılar ve Friedrichshafen ilçesine bağlı bir kasaba olarak kalmaya devam ettiler.

Aslında, yazımızın başından beri hakkında kısa çizgilerle tarihî, coğrafî, siyasî, iktisadî ve idarî bilgiler vermeye çalıştığımız Überlingen kentinin adını, bundan yedi buçuk sene önce yaşanan çok acı bir olaydan dolayı hepiniz biliyorsunuz; gazetelerde adını günlerce okumuş, televizyon ekranlarından duymuştunuz. İlk etapta aklınıza gelmemesi doğal, ancak şimdi bahsedeceğimiz, 1 Temmuz 2002 tarihinde gerçekleşen ve çoğunluğu Rusya Federasyonu egemenliğindeki Başkurdistan’dan bir “okul gezisine” götürülen öğrencilerden oluşan 71 kişinin hayatını kaybettiği elim uçak kazasını sanırım hepiniz hatırlayacaksınız.

Evet, Bodensee için acı bir takvim yaprağıdır, 1 Temmuz 2002. O gün öyle bir acı yaşanmıştı ki, ne yürekler dayanabilirdi bu acıya, ne de gözyaşları.

O gün, 1 Temmuz 2002, tıpkı her gün olduğu gibi, dünyanın dört bir yanındaki havaalanlarında onlarca, yüzlerce uçak yolcuyla doluyor ve dünyanın başka bir noktasına havalanmak üzere kalkışa hazırlanıyorlardı. Ve bunlardan ikisi de, her biri dünyanın başka bir ucundaki iki uçak da bulundukları ülkenin havaalanlarında kalkış yaparlarken, acı kaderlerinin Konstanz Gölü’nün masmavi suları üzerinde kesişeceğini nerden bilebilirlerdi ki?

Bu uçaklardan biri, TSİ 22:00’de Rusya Federasyonu’nun tam 3 tane uluslararası havalimanı bulunan başkenti Moskova (Rusça adı “Moskwa”)’dan havalanmıştı. Tupelow Tu – 154 M tipi bu uçak, merkez bürosu, özerk bir coğrafya olan Başkurdistan Cumhuriyeti’nin başkenti Öfö şehrinde (Rusça adı “Ufa”, Başkurtça adı “Öfö”, Tatarca adı “Öfe”) bulunan Başkurdistan Hava Yolları’na ait 2937 sefer sayılı yolcu uçağıydı. Oldukça uzun menzilli olan yolculuğunu “aktarmalı” yapmak zorunda olduğu için, Başkurdistan’ın başkenti Öfö’den “uluslararası uçuşunu gerçekleştirmek için” önce Moskova’ya gelmiş olan bu uçak, İspanya egemenliği altındaki Katalonya Özerk Bölgesi’nin başkenti Barcelona’ya uçmak üzere havalanmıştı. Uçaktaki 69 yolcudan 45’i çocuktu. Yaşları 8 ilâ 16 arasında değişen bu Başkurdistanlı çocuklar, okulda çok başarılı oldukları ve derslerinden yüksek not aldıkları için Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Başkurdistan Komitesi tarafından bir “okul gezisiyle” ödüllendirilmişlerdi; derslerdeki çalışkanlıklarına karşılık Barcelona’ya gezmeye götürülüyorlardı. Uçağın kaptan pilotu, 12 bin saatlik uçuş tecrübesi olan “yılların tecrübeli ismi” Alexander Gross, yardımcı pilotu ise Murat İtkulow’du.

Bu uçaktan iki saatten biraz fazla bir zaman sonra havalanan diğer uçak ise, İtalya’nın Lombardiya ilindeki Bergamo’dan TSİ 00:00’ı birkaç dakika geçe kalkışa geçmişti. DHL Havayolu Şirketi’ne ait 611 sefer sayılı bu Boeing 757 – 200 tipi uçak ise Belçika’nın başkenti Brüksel’e gidiyordu. Uçak yolcu taşımıyordu; içinde sadece iki kişi vardı: Uçağın kaptan pilotu, 10 bin uçuş saati tecrübesi bulunan “yılların kaptanı” İngiliz Paul Philipps ve yardımcı pilotu Kanadalı Brent Campioni.

Biri Avrupa’nın en doğusundan kalkış yapıp batıya doğru uçan, diğeri de Avrupa’nın en güneyinden kalkış yapıp kuzeye doğru uçan iki uçak, Avrupa’nın tam ortasındaki Konstanz Gölü (Bodensee) üzerinde çarpıştılar. Saat 00:35’i 32 saniye geçe Überlingen ile Owingen arasında iki uçağın 10 bin 630 metre yüksekte korkunç şekilde çarpışması sonucu her iki uçakta bulunan toplam 71 kişinin tamamı fecî şekilde can verdiler. (İkinci uçakta sadece 2 kişi, birinci uçakta ise 45’i çocuk olmak üzere 69 kişi)

Bu olayda fecî şekilde parçalanarak hayatlarını kaybeden çocuklar, “dünyadan izole edilmiş” coğrafyalardan biri olan Başkurdistanlı öğrenciler idiler ve yaşasalardı, yaşadıkları toprakların mahrumiyet özelliğinden dolayı belki de hayatları boyunca Rusya dışına çıkamayacak, dünyanın geri kalan büyük parçasını göremeyecek mazlum ve mustaz’af bir topluluktandılar. Bu öğrencilerin böyle acı bir sonla karşılaşmalarına vesile olan da, derslerinde başarılı olmaları ve okulda yüksek not almalarıydı. Başarılarına karşılık ödül olarak kazandıkları bu gezi, çocukların korkunç sonu olmuştu.

Geride kalan aileleri için metaneti hakikaten zor olan bu kazada hayatını kaybedenler anısına Überlingen’in Brachenreute semtinde 3 Mayıs 2004 tarihinde bir anıt dikildi ve anıttaki deftere hayatların kaybedenlerin tek tek isimleri yazıldı. Andrea Zaumseil tarafından yaptırılan bu anıtta, yine bu Alman hanım tarafından yazılan şu çarpıcı ibare göze çarpıyor: “Memento mori – Mitten im Leben sind wir vom Tod umgeben.”

Tercümesi: “Memento mori – Hayatın ortasında ölüm kuşattı bizi.”

Überlingen’de Schlachthausstraße 10 (Kesimevi Caddesi 10) adresinde bulunan ve DİTİB’e bağlı olan Überlingen Camiî’ne gittim. Burası hem cami, hem de işçi cemiyeti olarak faaliyet yürütüyordu; lokal bölümü de zaten bildiğimiz kahvehaneydi, içinde erkekler “okey” veya “kâğıt” oynuyorlardı.

Camide başkan Ahmet Çelik ve yardımcıları ile yönetim kurulu üyeleri tarafından karşılandım. 47 yaşındaki başkan, Trabzon ilimizin Akçaabat ilçesindendi. Ancak caminin hocası orada yoktu, Almanya’da değildi; yaz tatilini geçirmek üzere Türkiye’ye, memleketi Yozgat’a gitmişti. Din görevlisi Halil İbrahim Erdoğan ile tanışmak nasip olmadı ancak kendisinin çok ilginç bir özelliği var. Hoca 25 yaşındaydı ve dört yıl önce, Ağustos 2004’te göreve başlamıştı. Türkiye’den, Diyanet İşleri tarafından buraya “din görevlisi” olarak gönderilip Überlingen Camiî’nde göreve başladığında henüz 21 yaşında bir gençmiş ve Türkiye’den buraya da askerliğini yapıp gelmiş. Überlingen Camiî’nin dîn görevlisi olan Yozgatlı Halil İbrahim Erdoğan, halen dahi “Almanya’nın en genç hocalarından biri” durumunda; göreve ilk başladığında ise “Almanya’nın en genç hocası” sıfatını taşıyormuş.

Cemiyet 12 Mayıs 1982 tarihinde kuruldu. Bu bina 1992’de camiîye çevrildi. Binayı Überlingen Belediyesi hediye etti; mülkiyet belediyenin ama cemiyet kira ödemiyor. Daha önce itfaiye binasıydı. Toplam 70 m²’lik büyüklüğe sahip olan binanın arsası bulunmuyor. Camiî bünyesinde Qûr’ân kursu, sohbet odası, kıraathane ve 3 araç kapasiteli park yeri bulunuyor. Caminin 110 kayıtlı üyesi var.

Camideki görevliler bir yandan bana camiyi gezdirirlerken bir yandan da bilgi veriyorlardı. Ben de bunları not alıyordum. Bütün bölümlerinin ve caminin dış cephe görüntüsünün resimlerini de çektikten sonra kıraathane bölümüne, oturup sohbet etmek üzere geçtik. Bana “Çay içer misin?” diye sordular. Ciğerime göl havası çekmişim ya, canım öyle bir çay istiyordu ki, sormayın. Hemen kabul ettim tabiî. Çay teklifi karşısında ne denir ki? “Sözün bittiği yer.”

Caminin kıraathanesinde yarım saat kadar oturdum. Kahvedeki masalarda günlük gazeteler olduğu için, o günkü gazeteleri de okuma şansı buldum bu arada. Daha sonra cemiyettekilerle vedalaştım ve aracıma binerek camiden uzaklaştım. (İnsan ve toplum davranışlarını gözlemlemeyi sevdiğimi daha önce de söylemiştim, hatırlarsanız. Siz hiç farkına vardınız mı bilmiyorum ama, Türkler’e ait bir kahvehaneye girdiğinizde, masaların üzerindeki gazetelerin hep aynı şekilde bırakıldığını görürsünüz: Gazete, bulmacanın olduğu sayfadan katlanmıştır; bulmaca, anca yarısı çözülebilmiş olarak üste bakar; üzerinde de bir tükenmez kalem vardır.)

Überlingen’den ayrıldıktan sonra, bağlı bulunduğu 33 km doğusundaki Friedrichshafen ilçesine gitmek üzere B 31 yoluna girdim. Konstanz Gölü’nün kuzey kıyıları boyunca araba sürüyordum; yolculuğum boyunca sağ yanıma göl suları düşüyordu. Yani; maviyi sağıma, yeşili de soluma alarak seyahat ediyordum (Farsça’nın en büyük yapıtı olarak kabul edilen “Şâhname” adlı eseri kaleme alan Firdewsî Tusî, bu durumu bir şiirinde “Çep-i men sebz, rast-i men mai / Vay seni uyanık vay” dizeleriyle tarif eder). Uhldingen – Mühlhofen, Meersburg, Hagnau am Bodensee ve Immenstaad am Bodensee köylerinden geçerek bir saat içinde Friedrichshafen kentine vardım. 33 km’lik yolun 56 dakika sürmesinin sebebi yolun hem dar olması, hem de yoğun bir trafik akışına sahip bulunmasıydı.

Friedrichshafen’a girince henüz namazımı kılmadığımı fark ettim. Teuring Caddesi 56 / 1 adresinde bulunan ve DİTİB’e bağlı faaliyet yürüten Friedrichshafen Mehmet Akif Camiî’ne doğru sürdüm arabayı. “Pek çok kere yaptığım gibi”, yolda cami yönetimini arayarak, gelmek üzere olduğumu bildirdim. Camide “pek çok kere olduğu gibi” başkan, başkan yardımcısı ve din görevlisi tarafından karşılandım. Kısa bir selamlaşma ve tanışma faslından sonra “pek çok kere yaptığım gibi” namaz kılmam gerektiğini söyledim ve gidip “pek çok kere yaptığım gibi” abdest alarak mescîde geçtim. Öğle ve ikindi namazlarını “pek çok kere yaptığım gibi” seferî olarak birleştirerek kıldım. Namazdan sonra yetkililer bana “pek çok kere olduğu gibi” camiyi gezdirdiler.

Mehmet Akif Camiî Başkanı Rahmi Bayrak 61 yaşında ve Gümüşhane vilayetimizden. 37 yaşındaki din görevlisi Münir Ekinci ise Siirt ilimizden olup Temmuz 2007’de göreve başladı. Daha önce, bugün ziyaret ettiğim ilk cami olan Pfullendorf Fatih Camiî’nde görev yapıyordu. Hani şu “45 yıl sonra gerçekleşen rüya” olan camide.

Cemiyet 1987 tarihinde kuruldu. Bu bina 1992’de satın alınarak inşâ edildi ve camiîye çevrildi; 1999’da ibadete açıldı. Daha önce fabrikaydı. Toplam 3200 m²’lik büyüklüğe sahip olan minareli camiînin kullanım alanı 800 m².

282 kayıtlı üyesi olan camiî bünyesinde lokal, yönetim bürosu, Qûr’ân kursu, dershane, 6 dairelik lojman, kütüphane, çay ocağı, gençlik salonu, misafirhane, toplantı salonu, berber, Yeni Market, cenaze yıkama yeri, mutfak, kadınlar için ekstra mutfak, bayanlar lokali, kamelya (hamur işleri için), bahçe ve 40 araç kapasiteli park yeri bulunuyor.

Friedrichshafen Mehmet Akif Camiî, 2005 yılında DİTİB’in düzenlediği “camilerarası futbol turnuvası”nda 2. oldu ve Hamburg’da final oynadı (Kuzey Ren Vestfalya’nın Essen kentindeki camiî finali kazanmış ve birinci olmuştu). Türkiye’den Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Fikret Karaman 5 Nisan 2008’de gelip camiyi ziyaret etti.  Belediye başkanları ve polis teşkilatı yetkilileri cemiyeti ziyaret ediyor, aralarında iyi ilişkiler var, gençlere yönelik konferanslar veriliyor.

Türkiye’deki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Almanya yapılanması olan DİTİB bünyesinde faaliyet yürüten buradaki Türkiş camiler oldukça cici, hoşgörülü ve uyumlu bir yapıya sahiptirler. Herkesle ilişkileri iyidir; Hristiyanlar, Yahudîler, ateistler, Alman devlet yetkilileri, belediye başkanları, polis, itfaiye, politikacılar, sporcular, sanatçılar, herkese ama herkese kapıları açıktır; karşılıklı ziyaretlerde bulunur ve ortak etkinlikler düzenlerler. Bu camilerin kapıları sadece, kaynağını Qûr’ân’dan alan sahih İslam anlayışına kapalıdır; herkese karşı hoşgörülüdürler ama bir tek Müslümanlar’a karşı tahammülsüzdürler. (Ünlü tasavvufçu Mewlânâ Celaleddîn-i Rumî, “entegrasyon harikası” olan bu durumu bir şiirinde “Ne olursan ol, yine gel" veciz dizeleriyle ifade etmektedir)

Aslında niyetim camide fazla zaman geçirmekti ama cami yetkililerinin bana karşı sergiledikleri bir davranıştan dolayı onlara kırılarak erken ayrıldım. Yönetim bürosunda karşılıklı oturup görüşme yaparken dikkatimi çekti; karşımdaki yetkililer daha yüksek koltuklarda oturmuşlardı; beni daha alçak bir koltuğa oturtmuşlardı. Bu durum gururuma dokundu (Büyük devlet adamı Latif Doğan, bu durumu “Küstüm, küstüm, ben sana küstüm / Daha seninle konuşmam, ne yaparsan yap barışmam / Küstüm ben sana küstüm” veciz sözleriyle ifade etmektedir). Camiden ayrılıp direk sahile attım kendimi. Akşama kadar Bodensee kıyısında dolaşmak istiyordum.

Friedrichshafen kentinin sahil kesimi, hakikaten vakit geçirmek için oldukça ideal bir mekândır. Burada gönlünüzce yürüyebilir, temiz göl havasını ciğerinize çekebilir, hatta hazır “badi badi yürüyen” kabile reisiniz yanınızda değilken, Abdurrahman Dilipak’ı haklı çıkartmak için, tıpkı benim gibi bir “Sosyolog” gözüyle “insan davranışlarını gözlemleyebilirsiniz.” (Haşmetli ve karısının “Haşmeeet!” diye çağırdığı ünlü Roma İmparatoru Sezar, bu durumu anlatmak için sarfettiği “Gittim, Gezdim, Gördüm” veciz ifadesiyle tarihe geçmiştir)

Tübingen iline bağlı bir ilçe olan Friedrichshafen, 58 bin 484 kişilik bir nüfûsa sahip ve 69, 91 km²’lik bir alanı kapsıyor. Deniz seviyesinin 400 m üzerinde bulunan ve trafik remzi “FN” olan Friedrichshafen, Konstanz Gölü kıyısında kurulmuş bir yerleşim birimidir ve zeppelin müzesiyle meşhurdur. Dünyada 5 ayrı kentle “kardeş şehir” bağı bulunan Friedrichshafen’in bu kardeşlerinden biri de Bosna – Hersek’in başkenti Saraybosna’dır. İsviçre sınırına 50 km, Avusturya sınırına 33 km, Bavyera eyalet sınırına ise 26 km mesafede bulunan Friedrichshafen, göle adını veren Konstanz şehrinden sonra bu göl kıyısındaki en büyük 2. şehirdir.

Württemberg Kralı I. Friedrich namında hayırsever bir kardeşimiz tarafından kurulan ve onun adını taşıyan Friedrichshafen’ın her köşesinde, I. Friedrich’in eserlerini görmek mümkündür. Kent, oldu olası İsviçre ile gümrük ticaretinin ve deniz ulaşımının sağlandığı önemli bir liman olma özeliğini korumuştur. Württemberg kralları, 19. yüzyılda yaz mevsimini Friedrichshafen sahilindeki köşklerinde geçirir ve yaz aylarında memleketi buradan yönetirlerdi. Hatta aynı yüzyılda Rus Çarı II. Alexander Nikolayewiç bizzat Friedrichshafen’a turistik bir ziyaret gerçekleştirmiş ve burada tatil yapmıştır.

Friedrichshafen’a demiryolu ulaşımı, 8 Kasım 1847’de sağlandı. İlk şehirlerarası tren seferi ise, 1 Haziran 1850 tarihinde Heilbronn – Friedrichshafen arasında gerçekleştirildi.

Her ne kadar kenti Württemberg Kralı I. Friedrich kurup adını vermiş, Rus Çarı II. Alexander Nikolayewiç burada tatil yapmış ve İbrahim Sediyani abiniz burada “aşırı duygusal” bir gezinti yapmış ise de, bu üç isimden hiçbiri şehrin tarihinde Ferdinand Adolf Heinrich August Graf von Zeppelin (1838 – 1917) kadar iz bırakmamıştır. (Adamın kaç tane ismi var böyle yaa?)

19. yüzyılda Ferdinand von Zeppelin, “güdümlü balon” ya da “hava gemisi” olarak da tabir edilen ve kendi adını verdiği zeppelini icad eden adamdır. Bugün Friedrichshafen’in en meşhur şeyi, pekmez veya otlu peynir değil, iş bu zeppelin denen garip hava aracıdır.

Kendisi her ne kadar Konstanzlı olsa da, “ümmet bilinciyle hareket ederek” Friedrichshafen’in sorunlarıyla yakından ilgilenen Zeppelin abi,  ilk “güdümlü balonunu” 2 Temmuz 1900 tarihinde icad eder. Göl semalarında dolaşan 128 metre uzunluğundaki LZ 1 tipi “güdümlü balon”, yörenin insanları oldukları için “ayakları yere basan” kişileri hayretler içinde bırakır. Bu tarihten 6 sene sonra da, 1906 tarihinde LZ 2’yi dener. Zeppelin abinin “güdümlü balonu” veya “hava gemisi”, çok ilginç bir özelliğe sahiptir: Dışarıdan bakınca oldukça heybetli ve muhteşem bir şeymiş gibi görünse de, içi tamamen boştur.

1909 yılında Zeppelin abimiz yaptığı işe teknik bir özellik kazandırır ve “güdümlü balonlar” daha bir profesyonelce üretilmeye, bilimsel ve akademik temellere dayandırılmaya çalışılır. Bu çabanın bir sonucu olarak, o tarihe dek Stuttgart ilinin Ludwigsburg ilçesine bağlı Bissingen an der Enz köyünde bulunan “Luftfahrzeug – Motorenbau GmbH” (Hava Araçları – Motor Yapımı Utd. Şti.) adlı üretim firması (buradaki “Utd”, İngilizce’deki “United” sözcüğünün kısaltmasıdır; yani “Birlik ve Beraberlik Şirketi”), Wilhelm Maybach abimiz tarafından 1912 yılında Friedrichshafen kentine taşınır. Fabrikanın başına da, Wilhelm Maybach’ın oğlu Karl Maybach geçer. Fabrikanın ve yapılan üretimin finansını sağlamak için de, yine aynı tarihte, Hessen eyaletinin Frankfurt kentinde “dünyanın ilk hava armatörlüğü” olan ve DELAG kısa adıyla bilinen “Deutsche Luftschiffsfahrts – AG” (Alman Hava Gemisi Ulaşımı Şirketi) kurulur. 1915 yılında ise Max Maag abimiz tarafından kısa adı ZF olan ve “güdümlü balonlar” için “dişli çark” üretmek için kurulmuş olan “Zahnradfabrik Friedrichshafen” (Friedrichshafen Dişli Çark Fabrikası) faaliyetlerine başlar ki bu fabrika, açıldıktan 7 yıl sonra, 1922’de şirketleşir. Bu tarihte şirketin tam 200 elemanı bulunuyordu ki böyle bir şirket bünyesinde oldukları için kendilerini diğer herkesten daha üstün görüyorlar, herkese tepeden bakıyorlardı. 

Daha sonra patlak veren I. Dünya Savaşı (1914 – 18), Zeppelin abimizi çalışmalarını daha bir yoğunlaştırmaya ve daha çok üretim yapmaya teşvik etti. Buradaki fabrikada “sırf savaş amaçlı” birçok “hava gemisi” üretildi. Binaenaleyh Zeppelin abimiz, savaşın bitişini göremeden öldü, 1917. Savaştan 4 (yazıyla Erbaa) yıl sonra ise, şirketin yönetimini devralan Claude Dornier abimiz, firmaya kendi adını verdi.

Ülkeye egemen olan Nazi istibdad rejimi, dîne ve dînî olan her şeye savaş açmış olmasına rağmen, kendisine karşı oluşacak muhalefet ve itirazları da hep dîni kullanarak bertaraf etmiştir. İşte bu esbâb-ı ceberrutiyeden ötürüdür ki, Zeppelin abi, rejimin salahiyeti için her zaman önemli bir işleve sahip olmuştur. İstibdad rejimi her ne kadar dîn düşmanı bir ideolojiye sahip olsa da, kendisiyle “kan dâvâlı” olduğu bölge halkı yapı olarak dîndar bir kavim olduğu için, Zeppelin abiyi kullanarak “dîn kardeşliği” söylemine sığınır, halkı sürekli kandırmayı başarır. Nazi subayları tarafından işlenen hiçbir cinayete ve hukuksuzluğa ses çıkarmayan, Alman kavminin “üstün ırk” olduğu saplantısının dağa taşa yazıldığı dönemlerde ortalıkta bile gözükmeyen Zeppelin abi, ne zamanki bölge halkı bilinçlenmeye başlayıp kendi değerlerine sahip çıkmaya çalışsa, hemen ortaya çıkıp, dînde kavmiyetçiliğin olmadığını, herkesin kardeş olduğunu seslendirir ve “birlik ve beraberlik” mesajları verir. (Ünlü Türk düşünürü Kıvırcık Ali, bu durumu “Gelin canlar bir olalım” veciz sözüyle ifade etmektedir)

Günümüz itibariyle modern ve gelişmiş bir kent olan Friedrichshafen, ismi zeppelinlerle bütünleşmiş bir şehirdir. Buradaki futbol sahasının adı bile “Zeppelin Stadı”dır. 59 bine yakın nüfûsu bulunan Friedrichshafen’da tamamı Sünnî olan 4 bin kadar Müslüman yaşar. Kentte toplam 3 camiî mevcuttur. Sahil kenarında bulunan “Zeppelin Museum” (Zeppelin Müzesi), mutlaka ziyaret edilmeli ve bir cümleyle de olsa gezi yazılarında bahsedilmelidir.

Karanlık çöküp de 135 km uzağımda bulunan Ulm kentindeki ablamın evine dönmeden önce, burada saatlerce dolaşmak istiyordum. Sahilde üç saate yakın takıldım.

Göl kıyısında “Aussichtsturm Friedrichshafen” (Friedrichshafen Gözleme Kulesi)’ın tepesine çıkıp gölü ve şehri kuşbakışı seyrettim. Yapımı 11 hafta süren ve 24 Eylül 2000 tarihinde tamamlanan Friedrichshafen Gözleme Kulesi’nin su altındaki temeli 55 metre, su üstündeki yüksekliği ise 22 metre 25 santimdir. 25, 60 m²’lik bir alanı kapsayan ve 47 ton ağırlığında olan kulenin çatısı 50 kişiyi alabilecek genişliktedir.

Kulenin en tepesine çıktım. Ordan suya baktıkça, bedenimle değil ama gözlerimle derinlere dalıyordum. Bir gölün derinliğine dalıyordum, bir içimdeki derinliğe. Bir suyun mavisine bakıyordum, bir de içimdeki maviye.

Karanlık çökünce Friedrichshafen’den ayrıldım ve Ulm şehrine doğru yola koyuldum. Geceyi bu kez diğer ablamın evinde geçirdim. Yemek yedim, akşam ve yatsı namazlarını seferî olarak birleştirdim. (Fıkıh alanında donanımlı bir bilgiye ve “mızraklı bir ilmihale” sahip değilim ancak, benim gibi zaten hep seyâhât halinde olan bir insan-ı bimekân için “seferîlik” hükmünün bulunup bulunmadığını merak etmiyor da değilim hani)

Bugün hiç internete girmemiştim; vaktim olmamıştı. Ablamın evinde gece saatlerinde de olsa, bu fırsat elime geçmişti. Hemen bilgisayarı açıp “severek takip ettiğim ve dövülerek takip edildiğim” İslamî sitelere tek tek girmeye başladım.

Türkiye’den yayın yapan İslamî web sitelerine girince, büyük bir sürprizle karşılaştım. Bu geziye “Bismillâh” deyip daha bugün başlamıştım ancak buna rağmen, Türkiye’deki Müslüman yazar kardeşlerimin neredeyse hepsi, yeni gezimiz hakkında yazı yazmışlardı. Şu Türkiyeli Müslümanlar kadar ahde vefâ gösteren, ortaya konulan çalışmaların kıymetini bilip sahiplenen başka bir topluluk tanımadım, alınganlık çarpsın ki.

Özellikle “Haksöz”, “Fıtrat” ve “Velfecr” sitelerindeki nerdeyse bütün köşe yazıları gezilerim hakkında kaleme alınmıştı. Büyük bir heyecanla bunları incelemeye başladım.

Önce “Haksöz” sitesindeki makalelere baktım. “Düşünce Platformu”nda alt alta sıralanmış olan köşe yazılarının başlıkları şu şekildeydi:

“Liechtenstein Gezisine Kavramsal ve Terminolojik Bir Yaklaşım”

“İsviçre Yollarındaki İşaretler”

“Çek Toplumundaki Sekülerleşme ve Yozlaşmanın Kaynağı Ulus Devlet Zihniyetidir”

“Dar’ul- Harb Olan Topraklarda Gezmek İslamî Kimliğe Yakışır Mı?”

“Askerî Vesayet ve Kültürel Yozlaşma Kıskacındaki İtalya”

“Suyun Yarılması Konstanz Gölü’nde Mi Yoksa Chiem Gölü’nde Mi Gerçekleşmişti?”

“Avrupa’daki Tâğutî Rejimleri Tanımadan Seyâhât Yapmak Mektebî Bir Zaaftır”

Daha sonra “Fıtrat” sitesini açtım ve oradaki makaleleri büyük bir dikkat ve heyecanla incelemeye başladım. Buradaki köşe yazıları da şöyle başlıklar taşıyorlardı:

“Kürt Sorunu Çerçevesinde Liechtenstein Gezisine Bakış”

“İsviçre ve Kürdistan: İki Coğrafya Arasındaki Benzerlikler”

“Hind – Avrupa Dilleri Kürtçe İle Akrabadır”

 “Alpler’deki Ülkelerde Alt Kimlik – Üst Kimlik Tartışmaları”

“İtalya’da ‘Demokratik Açılım’ Şarttır”

“Avrupa’daki 3 Modele Eleştirel Yaklaşım: Bask Modeli, İrlanda Modeli, Belçika Modeli”

“Avrupa’da Adını Arayan Coğrafyalar: Endülüs, Katalonya, Sicilya ve Korsika”

Son olarak, yine büyük bir dikkat ve heyecanla “Velfecr” sitesini tıkladım. Durum aynıydı. Sitedeki bütün yazarlar, makalelerini gezilerimle ilgili yazmışlardı. Buradaki köşe yazılarının başlıkları da şu şekildeydi:

“Alpler’deki Ülkelere Devrim İhrac Etmenin Yolları”

“ABD Avusturya’yı Karıştırmak İstiyor”

“Çek Cumhuriyeti’nin Siyonist İsrail’e Verdiği Desteğin Hesabı Sorulacak”

“Merg Ber Liechtenstein”

“Almanya’nın Gücünden Korkmuyoruz”

“Uluslararası Emperyalizmin İtalya’daki Bağlantıları”

“Gezi Yazılarında Mezhebî Çekişmeler Konu Edilmemelidir”

O gece ablam ve yeğenlerimle saatlerce sohbet ettikten sonra, yatma vakti geldiğinde odamda yalnız kaldım. Söylemeye gerek yok; bilgisayar hangi odadaysa, o odada yattım tabiî ki.

İnsanlar genelde geceleri yalnız kaldıklarında hayâller kurar, gündüzleri ise dışarıda, hayatın akışı içinde “kendi gerçekleri” ile yüzyüze yaşarlar. Bende durum bunun tam tersidir; gündüzleri dışarıda, hayatın akışı içinde hayâl âleminde yaşar, geceleri yalnız kaldığımda ise “kendi gerçeklerimle” yüzyüze kalırım. Dışarıdan bakanların “renkli bir hayat yaşadığımı” sanarak yanıldıkları bir koca gün daha geride kalmış, gece vakti gerçeklerimle baş başa kalmıştım.

Bir sigara yaktım ve internette “Youtube” müzik sitesini açıp şarkı dinlemeye başladım. Odanın ışığını kapatmıştım. Gece karanlığında müzik dinlemek istiyordu canım. Sevdiğim şarkılardan birini açtım. Yatağıma uzanmış, bir yandan sigara içerek karanlıkta düşünürken, bir yandan da müzik dinliyordum. Gözlerim gecenin karanlığında, kulağım ise müzikte.

 Haluk Levent söylüyor: “Elfida”.

 

sediyani@gmail.com

 

 

FOTOĞRAFLAR:

 

Günümüz itibariyle modern ve gelişmiş bir kent olan Friedrichshafen, ismi zeppelinlerle bütünleşmiş bir şehirdir. Kent merkezinde, çocukların oynaması için zeppelin biçiminde yapılmış ilginç bir kaydıraç. (ALMANYA)

 

Kentteki Zeppelin Müzesi mutlaka ziyaret edilmelidir (ALMANYA)

 

Göl kıyısında bulunan Medya Evi (ALMANYA)

 

Konstanz Gölü limanında bulunan bayraklar. Bunlar, (önden arkaya doğru) İsviçre, Avusturya, Friedrichshafen, Baden – Württemberg, Almanya ve AB bayrakları. (ALMANYA)

 

Göl kıyısında “Aussichtsturm Friedrichshafen” (Friedrichshafen Gözleme Kulesi)’ın tepesine çıkıp gölü ve şehri kuşbakışı seyrettim. Yapımı 11 hafta süren ve 24 Eylül 2000 tarihinde tamamlanan Friedrichshafen Gözleme Kulesi’nin su altındaki temeli 55 metre, su üstündeki yüksekliği ise 22 metre 25 santimdir. 25, 60 m²’lik bir alanı kapsayan ve 47 ton ağırlığında olan kulenin çatısı 50 kişiyi alabilecek genişliktedir. (ALMANYA)

 

Kulenin üzerinden güzel Friedrichshafen şehrinin fotoğrafını böyle çektim (ALMANYA)

 

Bu da tam karşı cephe. Sahilden kuleye gelirken yürüdüğüm yolu, fotoğrafın tam ortasında görüyorsunuz. (ALMANYA)

 

“Suyun olduğu yerde hayat da var” diye boşuna söylememişler (ALMANYA)

 

Almanya’da durup gölün karşısındaki İsviçre topraklarının fotoğrafını çektim. Karşı kıyılar, İsviçre’nin Romanshorn şehri. (ALMANYA)

 

Objektifi biraz yakınlaştıralım bakalım! Şimdi İsviçre daha yakın; yarın oraya gideceğim. (İSVİÇRE)

 

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol,
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu,
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler,
Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler.

Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden.
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.

 

(Yahya Kemal Beyatlı)

YAZIYA YORUM KAT

9 Yorum