Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur–1

24.12.2009 19:40

İbrahim Sediyani

- Daha önce yine bölüm bölüm okuduğunuz “Doğu ile Batı Arasında Sınırlar Kalkınca” adlı gezi yazımızın 4. bölümünü sevgili ağabeyim Selahaddin Eş Çakırgil’e ithâf etmiş, gezinin o bölümünü “SELAHADDİN EŞ ÖZEL YAZISI” olarak kaleme almıştım. Bu yazıyla birlikte başladığımız ve yine bölüm bölüm okuyacağınız “Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur” adlı yeni gezi yazımızın bu 1. bölümünü de sevgili kardeşim Nehir Aydın Gökduman’a ithâf ediyorum. Gezinin bu ilk bölümünü “NEHİR AYDIN GÖKDUMAN ÖZEL YAZISI” olarak kaleme aldım. Bölümler halinde kaleme aldığımız gezi yazılarımızda, birikim ve üretimleriyle düşünce ve edebiyat dünyamıza katkıda bulunan diğer kardeşlerimiz için de özel bölümler açmayı ve bu değerlerimizi taltif etmeyi ileriki zamanlarda da imkânlarımız ölçüsünde sürdüreceğiz, biiznillâh… Bu değişik tarz uygulamayı, gezi yazılarının içinde yapacağız. Zira gezi yazıları, benim hem “edebiyat”, hem de “sanat” kaygısı taşıyarak kaleme aldığım yazılardır; bunları yazarken hem “edebî”, hem de “sanatsal” bir değer ifade etmesi çaba ve gayreti içindeyim; o bakımdan, benim için ayrı bir öneme sahiptirler. Yanlış anlaşılmaktan Allâh’a sığınırım; bunun sadece “çaba ve gayreti içinde” olduğumu söylüyorum, ne derece böyle olduğunun takdiri okuyucusuna aittir… Evet, bir önceki gezi programımıza Selahaddin Eş Çakırgil’i canlı yayın konuğu olarak almıştık; bu seferki gezi programımızın konuğu ise Nehir Aydın Gökduman - 

 

Geçtiğimiz 24 Nisan günü başıma gelen bir “Medz Yeghern” (Büyük Felâket) dolayısıyla yazılarıma ara vermek zorunda kalmıştım. Beni “Türkiye”den tehcir etmeye ve yerimden yurdumdan kovmaya yeltenen bazı karanlık güçler, Haksöz ve Ceylan Pınarı’ndaki “arşivlerime” girmiş ve bunu kamuoyu önünde teşhir etmişti.

Gerçi bu bir gün mutlaka gerçekleşecekti, sonunda hiçbir gerçek sonsuza kadar saklı kalmazdı. Ancak buna o aşamada henüz hazır değildim. Samimî konuşmak gerekirse, “arşivlerimin açılması” konusunu ben tarihçilere bırakmıştım; belki bizden sonraki nesiller bu olayı inceler ve çevrelerine anlatırlar diye tasavvur etmiştim; ancak “arşivlerin” bu kadar çabuk açılacağını beklemiyordum.

Bunun üzerine hem Haksöz, hem de Ceylan Pınarı’na haber vererek, bu iki yayın organındaki bütün yazılarımı sildirmek zorunda kaldım. Bunu yapmak zorunda olduğum gün öylesine acı çekiyordum ki, kelimelerle anlatmam mümkün değil. Kendimi adeta “çarmıha gerilmiş hissediyordum.” Elimden birşey de gelmiyordu, güçsüz ve savunmasızdım. Karadenizli bir kaynanam yoktu ki ben de Trabzon’da bir savaş gemisinin üstüne çıkıp milleti tankla tüfekle korkutayım, ayar verip herkesi sıraya dizeyim.

Zaten şirket “küresel kriz var elhamdülillâh” ayaklarına yattığı için, aylardır maaş alamıyoruz, cebimizde tek kuruş para yok. Gazetedeki mesai arkadaşlarımdan kimi 4, kimi 6, kimi de 12 aydır maaş alamıyorlardı; benim de tam 9 ayım içerideydi (Nasıl bir krizse bu? Amerika ve Rusya bile atlattı ama biz hâlâ atlatamadık; neyse, “İyi bir Müslüman böyle sorular sormaz”, sustum!). Aylarca maaş alamadan çalışmak öyle kolay mıydı ki şimdi bir de kalemimi kırmaya çalışıyor, bana yazı yazma yasağı getiriyorsunuz? Gazeteci dediğiniz ne ki; gece gündüz çalıştığımız halde yine de meteliğe kurşun sıkıyoruz, işsiz kalsak var ya, bu kez meteliğe “molotof kokteyli” atarız, açılım çarpsın ki.

Bütün gece gözüme uyku girmedi; odamda acı içinde kıvranıyordum. Ben bir daha yazı yazamayacak mıydım? Bunca yıldır yazdıklarım ne olacaktı, bütün yazılarımı böyle kendi ellerimle silip çöpe mi atacaktım? Bütün bu yazıp çizdiklerimi suikastçi subay gibi ağzıma atıp yutmayı nasıl gururuma yedirecektim? Bizi okuyan ve besleyen güzel insanlara bunu nasıl izah edecektim? Oysa ne güzel bir ortam oluşturmuştu Haksöz bana, ne sıcak bir atmosfer vardı; pek çoğunuz yazılarımı okuyor, beni kardeşiniz olarak seviyordunuz… Sizin “Sediyani kardeşiniz” idim ben. Siz bazıları “Ekrad”, bazıları “Etrak” ve bazıları da “matrak” olan kardeşlerimi nasıl terk edecektim; nasıl olur da hiçbir açıklama yapmadan “Ben artık yokum” diyecektim?

Tüm bunlar geride mi kalıyordu; benim için Haksöz artık yok muydu? Bütün gece gözüme uyku girmedi; bütün terslikler sülalece üstüme geliyordu. Yerimde başkası olsaydı, çoktan bir delilik yapmıştı. (Hâşâ) Şikâyet olarak algılanmasın ama sahip olduğumuz “Müslüman” sıfatı, reel hayatta elimizi kolumuzu bağlıyordu gerçekten. İslamî kimliğimiz yanlış yapmamıza mani oluyor. Ergenekoncu değildim ki intihar edeyim, MHP’li değildim ki dağa çıkayım, DTP’li de değildim ki sine-i millete döneyim.

Ben yazı yazmadan nasıl yaşayabilirim? O gece saatlerce ağladım, ağladım, ağladım…

Ve daha fazla dayanamayıp, bu duruma adeta isyan ettim; odada kendi kendime konuşuyor ve ağıt yakar gibi söyleniyordum. Tıpkı sevgili Nehir Aydın Gökduman’ın “Öyküye Ağıt” adlı, dönüp dönüp yeniden okuduğum o güzel kitabının en başında yazdığı ve sevgili Gülsüm Peker Alpay’a ithaf ettiği, kitapla aynı ismi taşıyan ilk bölümde yer alan satırlardaki gibi:

“Ben ne güzel yazılar yazacaktım Haksöz’de…

Benim kalemime hüzün uğramayacaktı hiç. Satırlarıma acı vurmayacaktı. Benim yazılarımda güneş hep pırıl pırıl, yıldızlar ışıl ışıl olacaktı. Mevsimlerden baharı, aylardan nisanı anlatacaktım. Güvercinler kanat çırpacaktı paragraflarımda; virgüllerimde kelebekler uçuşacak, noktalarım dağ gibi sabit ve kararlı duracaktı. Ah göz yaşlarım ıslatmayacaktı kâğıtları, benim yazılarımda gülümseyen insanlar yaşayacaktı…

Evlerine huzurla ekmek taşıyan babaları, onları delice seven kadınları, nur bakışlı çocukları sunacaktım okurlarıma… Sıcacık odalarda, sıcacık yürekli kahramanlar, sıcacık sevdalar akıtacaktı içinize; satırlar tükenirken onlardan ayrılmak istemeyecektiniz. Başka yazılarımı bulmak için karıştıracaktınız Google’ı, Yahoo’yu… Böylece Ceylan Pınarı’ndaki yazılarımı da bulacaktınız… Bir nefeste okuyacaktınız sonra. İçinizde kardelenlerin açtığını, düşlerinizde gül fırtınalarına tutulduğunuzu görecektiniz. Ve her gün besmeleyle sımsıkı tutunarak uyanacaktınız yaşama.

Benim yazılarımda; sağanak yağmurlar altında ıslanan ve şafakla yola düşen yolcular olacaktı. Azıkları umut, çarıkları azim, asaları zafer haykıran yolcular… Ve hiç yorulmayacaklar, yarı yolda kalmayacaklar, teslim olmayacaklardı. Yürekleri dağdan tepeye, tepeden tümseğe, tümsekten çözülmeye yüz tutmayacaktı... Ve siz onlara hayran olacaktınız. Kederden değil mutluluktan ağlayacaktınız…

Harflerimi kasırgalar, depremler bile gelse eğip bükemeyecekti. Ilık meltemler, alizeler okşayacaktı yüzlerinizi. Acı ve kan; soygun ve talan kelimeleri geçse, anlamını bulmak için sözlüğe bakacaktınız. Farklı konu seçimleri ve değişik ilgi alanlarına hitap eden yazılarımla sizleri mutlu edecektim; birbiriyle hiç ilgisi olmayan konular arasında öyle ilginç bağlantılar kuracaktım ki, şaşırıp kalacaktınız ve soracaktınız: Var mı böyle bir şey diye. Ben de utanacaktım. Nasıl yazdığıma şaşacaktım…

Yazılarım bizim mahallenin dışına taşacak, her taraftan insanlar beni okumak için bizim siteye girecekti. Gezi yazılarım için Liechtenstein Turizm Bakanlığı’ndan, Vorarlberg Eyaleti’nden, Mariánské Lážne Belediyesi’nden teşekkür mektupları alacaktım; makalelerim BM dergilerinde, Parlamento dergisinde, 2023 dergisinde yayınlanacaktı. Sonra bunları yazarak size anlatacaktım, yaşadıklarımı sitede yazacaktım; belki sizler de sevincimi paylaşırsınız diye.

Bana inanmayacaktınız. Sorgulayacaktınız. Ben de tamam yalandı diyecektim, öylesine yazmıştım laf olsun diye…

Benim yazılarımda; koca koca fetvalar olmayacaktı hiç… Yüzlerce yıl öncesine ait ve halen çözülmemiş, tartışmanın da kimseye fayda getirmeyeceği mevzular da yer almayacaktı… Kendi etraflarındaki birkaç kişi dışında herkesi tekfir edip cehenneme gönderen ulema ve ukelanın cilt cilt eserlerini de aktarmayacaktım… Kadının sesinin mi yoksa boğaz burun kulağının mı daha çok haram olduğunu, Peygamber’den sonra halifeliği Ebû Bekr’in mi yoksa Ali’nin mi daha çok hak ettiğini, Kızıldeniz’in enine mi yoksa boyuna mı yarıldığını da tartışmayacaktım sizlerle… Fıkhî ve teknik konulara girmekten uzak duracaktım… Benim yazılarımda mezhebî çekişmeler, usulî – ahbarî tartışmaları da olmayacaktı… Çünkü yoktular!...

Benim yazılarımda yitik ülkeler, adını arayan coğrafyalar olacaktı; avuçlarında taş izi olan çocuklar, şiir kokulu kadınlar, dikenlitellerle bölünen şehirler olacaktı… Bölünmüş, parçalanmış toprakları, yaşanmamış sevdaları, yarım kalan öyküleri anlatacaktım okurlarıma… Benim yazılarımda yasaklanmış diller, tel örgülerle birbirinden kopartılan insanlar, yasak şarkılarla kutlanan bayramlar olacaktı… İnkâr edilen kimlikleri, asimile edilen kültürleri, prangalar vurulan dilleri, gizlenen medeniyetleri sunacaktım sizlere… Çocukların iki memesi arasında büyüyen ve özgürleşen ülkeleri, ağladıkça yeşile çalan gözleri, sevgiliye kavuşurcasına akan nehirleri, yetim bakışlardaki denizleri, ekin ekin, cemre cemre, iklim iklim büyüyen çocukları anlatacaktım okurlarıma…

Sonra ölüm evleri, ölüm oruçları da yansımayacaktı samanlı kâğıtlara… Benim yazılarımda Kemalist dikta ve cunta hevesleri, Sarıkız darbe girişimleri, Kafes eylem planları da olmayacaktı… Ben sevgiyi ve birlikteliği işleyecektim, sosyalleşmeden ve bir arada yaşama kültüründen bahsedecektim. Eğer zorlarsanız çıkar şu baklayı diye, güllük gülistanlık PDF’ler gönderecektim size… Siz de evinizin baş köşesine asacaktınız. Üzerine not düşecektiniz; hayatı bir şiir tadında yaşayacaktınız. Yaşatacaktınız…

Benim yazılarımda; hüzünlü şarkılar, yanık türküler, içli ezgiler, zaferi muştulayan marşlar da dinlemeyecektiniz. Ortaokul sıralarında öğrendiğiniz, ‘tohumlar fidana / fidanlar ağaca / ağaçlar ormana / dönmeli yurdumda’ babında ritimler çalınacaktı kulaklarınıza. Eğlenecektiniz. Ne güzel şeyler yazıyor bu diyecektiniz. Kalkıp dans bile edecektiniz. Ve beni biraz daha sevecektiniz, sevinecektiniz. Şayet ritim değişirse birden acıklı bir Gazze yazısı veya Deprem şiiri dağlarsa yüreğinizi; yine mi diyecektiniz. Nedir bu met cezirler… Sen de mi?

Bense lago lugo yok deyip mutluluk öykülerine, gezi yazılarına soyunacaktım yeniden… Top oynayan çocukları anlatırken, toplarını kesen asabi bir ihtiyar çıkacak diye aklım gidecekti. Nisan yerine eylülü tuşlamayayım diye azami dikkat gösterecektim. Sisli, bulutlu, karlı, yağmurlu iklimleri kendime yasak edecektim. Yolda yürürken ayağınız bile takılmayacak, yediğiniz elmadan kurt çıkmayacak, saçlarınızda bir tek tel ağarmayacaktı. Sizi yazılarıma yorum yazmaya motive edecektim. Siz de yazacaktınız, boşuna okumuyordunuz ya beni… Eyvallah… Hakkınızdı.

Sizin evlatlarınız, bilgisayar başında Mario oynarken, Mardin - Kızıltepe’de 13 kurşunla öldürülen Uğur Kaymaz’ı, İzmir – Buca’da açlıktan öldürülen Sercan Bodruk’u anlatır gibi yapsam; aklımla zorumun olup olmadığını düşünecektiniz. Sadede gel diyecektiniz; ölenle ölünmez nutukları çekecektiniz… İstemiyorsan git diyecektiniz. Yazılarımın altına isimsiz yorumlar yazıp ‘Ne işi var bu adamın burada?’ diyecektiniz, beni Haksöz’den kovmaya çalışacaktınız. Gezilerimdeki yılan resimlerini bile siteden kaldırtacaktınız. Yılanlar mı sokuyor sizi?

Benim yazılarımda; aile fotoğraflı büyüklere, dünyayı turlayan ama gönlünü eğlendirmekten başka bir şeye yaramayan siyasilere, her gün bilmem ne kadar borçlu doğan bebelere, gelir dağılımındaki dengesizliğe, adaletsizliğe, kul hakkı diye bir şeye de rastlamayacaktınız. Toprak, sevgi, ‘Ortak Payda’, toplumsal dayanışma dersem alık alık bakacaktınız; Mevlânâ, Yunus Emre, Ahmed-i Xani diye üstelesem kolonyaya sarılacaktınız. Birazcık Abdullah Gül, Erdoğan, Arınç diye yinelesem üstüme yürüyecektiniz… Darağacınızı kuracaktınız. Sorgusuz, sualsiz asacaktınız. Helvamı yemeyi de unutmayacaktınız…

Sonra kendinize güzel masallar anlatan başka yazarların peşine düşecektiniz. Ama benden kurtulamayacaktınız. Her Allah’ın günü size ‘Paylaşmak İstedim’ dosyaları gönderecektim, ‘Mutlaka Okuyun ve Okutun’ linkleri gönderecektim; sizi mail bombardımanına tutacaktım… Düşlerinize girecektim; kâbus olup gecenizi bölecektim; gündüz bile hayâlinizde canlanacaktım… Beni unutmak için eski ve radikal yazılarıma sarılacaktınız; Yeryüzü, Hira ve Selam zamanlarındaki radikal yazılarıma sarılacaktınız. Ne iyiydi diyecektiniz, hep böyle yazsaydı ölür müydü sanki. Derin ahlar yakacak içinizi. Bense ölürdüm diyecektim. Zaten size hariçten gazel okurken bir ölüydüm tıpkı sizin gibi…

Sonra ‘gül ülkem Gülistan’ diyen, ‘yeşil sarı kırmızı’ renklere vurgu yapan satırlarımı okuyacaktınız. Ve şaşırıp kalacaktınız. ‘Ulan bu da öyleymiş be, bu da etnik milliyetçi’ diyecektiniz. O ruhlarınızı okşayan satırlar şarapnel parçaları gibi batacaktı gözlerinize. Unutmak için çocuklarınızı alıp kırlara koşacaktınız. Piknikler yapacaktınız. Hayvanlara acımayı bırakıp, mangalda etler pişirip, kemirecektiniz. Aklınıza geldiğimde (gerçi hiç çıkmayacağım ya) kanımı içiyor gibi böbürlenecektiniz. Çocuklarınıza Ümmetçilik, Evrenselcilik kartları sunacaktınız… Top oynayıp, ip atlayacaktınız. Yitip giden gençliğinize ah edecektiniz. Sonra oturup bir ağacın altına bölünmezlik marşları söyleyecektiniz…

Ama yağma yok! Kaçamayacaktınız benden. Yazılarımda bir gün kendinize de rastlayacaktınız. Maskeli ruhlar balosunda dolaşır gibi olacaktınız. Öyle benzetecektiniz ki hepsini kendinize; özünüzü tanıyamayacaktınız. Meğer benim gibi ne çok varmış diye hayıflanacaktınız. Hiç de özel değilmişsiniz görüyorsunuz ya… Komplekse kapılacaktınız…

Bense özgürlüğümün keyfini çıkaracaktım. Yazılarımı gökten yağmur gibi boşaltacaktım üzerinize… Herkes iki haftada bir yazarken, ben üç günde bir yazı yazacaktım… Daralmış kalpleriniz, körelmiş gözleriniz, nasırsız ellerinizle karşı koyacaktınız… Nereden tanıdık bu adamı diyecektiniz, nerden aramıza alıp da buna Haksöz’de köşe açtık diyecektiniz… Püsküllü belanıza söylenecektiniz.

Oysa böyle yazılar yazmak istememiştim ben…

Siz istediniz!”

* * *

10 HAZİRAN 2008: ALMANYA

Almanya’nın Baden – Württemberg eyâletinin Tübingen iline bağlı Ulm ilçesi…

Ulm, her ne kadar ilçe olarak geçiyorsa da, 121 bin 648 nüfûslu devasa bir şehir. Avrupa’nın en büyük 2. nehri olan 2888 km uzunluğundaki Tuna (Alm. Donau) Nehri kenarında kurulu bir kent olan Ulm, benim Avrupa’da yabancılık çekeceğim en son yerleşim birimi. Zira burada “birinci derece” gideceğim tam 6 tane ev var.

Sabah kahvaltısını ablamın evinde yaptıktan sonra evdekilerden hatır istedim ve arabaya atladığım gibi yine yollara düştüm. Yine ülkeden ülkeye gidecek, dağdan dağa atlayacak, nehir gibi akıp göllere uzanacaktım.

Yeni bir gezi başlıyordu, yeni bir heyecanın ilk kalp atışlarıyla.

 

sediyani@gmail.com

  • Yorumlar 6
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim