Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur – 8

05.02.2010 06:23

İbrahim Sediyani

- anne ve babalardan bir haftalığına müsaade istiyorum,

bu haftaki yazıyı çocuklar için yazdım;

haydi çocuklar oturun başucuma,

anlatacaklarım var size -  

 

Bir varmış, bir yokmuş; Allâh’ın kulu çokmuş, bizden delisi hiç yokmuş. Çok söylemesi günâhmış.

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler top oynarken eski hamam içinde... Develer tellal iken, pireler berber iken, horozlar imam iken, babam kaşıkta annem beşikte iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken.. İp koptu beşik devrildi; anam düştü beşikten, alnını yardı eşikten... Babam kaptı maşayı, anam kaptı küreği, gösterdiler bana kapı arkasındaki köşeyi... Dar attım kendimi dışarı; kaç kaçmaz mısın?... Vardım bir pazara. Bir at aldım dorudur diye... Bineyim dedim, at bir tekme salladı bana geri dur diye... Padişahın topları ateşe başladı. Topladım gülleleri cebime koydum darıdır diye... Tozu dumana kattım, Edirne’ye yettim. Selimiye minarelerini belime soktum borudur diye... Yakaladılar beni tımarhaneye attılar delidir diye. Babamdan haber geldi, onun eski huyudur diye... Bereket inandılar, tutup beni saldılar... Orada buldum iki çifte bir kayık. Çek kayıkçı Eyüb’e... Eyüb’ün kızları haşarı... Bir tokat vurdular enseme, gözlerim fırladı dışarı... Orada gördüm bir kız; adı Emine, gittim yanına... Bir tarafı tozluk dumanlık, bir tarafı çayırlık çimenlik, bir tarafı sazlık samanlık... Bir tarafta boyacılar boya boyuyor renk ile; bir tarafta demirciler demir dövüyor denk ile; bir tarafta Osmanoğlu cenk ediyor şevk ile... Anan yahşi, baban yahşi, kurtuldum ellerinden, vardım masal iline.

Masal masal maniki, yolda saydım on iki, on ikinin yarısı, tilki çakal karısı. Masal masal martladı, iki fare atladı, kurbağa kanatlandı, tos vurdu bardağa, çocuk çıktı çardağa. Masal masal maniki, kuyruğu var on iki, kuyruğunda beni var, kulağında çanı var. Masal masal matadar; dil okur, damak tadar.

Bu sözün önü var, arkası yok; gömleğimin yeni var yakası yok... Sabır da bir huydur, suyu var tası yok. De gel sabreyle sabreyle... İyi ama susuzla sabırsız ne yapar? Ya bir kuyu kazar, ya dolaşır çarşı pazar; ben de aç karın, yüksek nalın çıktım pazara, Mevlam uğratmasın iftiraya nazara... Bir kaz aldım karıdan, boynu uzun borudan... Kendisi akça pakça, eti kemiğinden pekçe, ne kazan kaldı ne kepçe. Kırk gündür kaynatırım kaynamaz... Hay dedim, huy dedim; bu ne pişmez şey dedim. Bir iken iki olduk, üç iken dört olduk; anan soylu, baban boylu derken kırk olduk; kırkımız kırk ateş yaktık... Kırk gündür kaynatırız kaynamaz... Baktık ki olacak gibi, sofraya konacak gibi değil, eğil dağlar eğil dedik; onumuz hu çekti, onumuz su çekti; onumuz un, onumuz odun çekti; haydan geleni huya sattık, unu bulguru suya kattık. Suyu kazana, kazanı yeniden ocağa attık; vay ne kaynattık ne kaynattık... De şimdi kaynar mı, kaynamaz mı? Derken efendim bu kez başını kaldırıp bize bakmaz mı... Gayrı pabucunu bırakıp kaçan kaçana, kanadını kaldırıp uçan uçana... Eh, bir ben miyim kırk kişinin gevşeği? Çıkardım ahırdan boz eşeği... Vurdum sırtına palanı, çektim yedi yerden kolanı; bindirdim üstüne doksanlık anamı... Boynuna mavi bir boncuk takmadım ama, koynuna koydum bir sabırtaşı. Sabırtaşı, sabırcıktaşı deyip geçmeyin öyle... Ne anamın aşı, ne gözümün yaşı. İtler işin başı, tandırın başı, masalın başı, bu sabırtaşı... Verilecek kuluna vermiş, bize de versin... Yaradan; haydi dedikoduyu kaldırıp aradan, dinleyin şimdi; sabırlı kim, sabırsız kimdi?

 Vay ne köşe bu köşe!.. Dil dolanmadan ağız varmaz bu işe... Bu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi, şu köşe güz köşesi diye iki tekerleyip üç yuvarlarken aşağıdan sökün etmez mi Maraş paşası!.. Hemen bir sarıya bir fare deliği bulup, attım kendimi dışarı; gelgelelim şu mahallenin yumurcakları haşarı mı haşarı; bir fiske vurdular enseme, gözlerim fırladı dışarı... Az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek; soğuk sular içerek, altı ayla bir güz gittim. Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim, gide gide bir arpa boyu yol gitmişim... Vay başıma, hay başıma; bu yol bitecek gibi tükenecek gibi değil, ya bir devlet kuşu konsa başıma, ya da alsa beni kanadına kaşına demeye kalmadı bir de gördüm ki, ne göreyim? Adıyla sanıyla, yeşiliyle alıyla, zümrüd-ü anka dedikleri değil mi?.. Kafdağı’nın üstünden süzüm süzüm süzülüp geliyor. Bakın hele; yüzü insan, gözü ahu. Ne maval, ne martaval. İşitilmedik bir masal...

Azdan çoktan, hoppala hoptan; sana bir mintan yaptırayım, çerden çöpten. İlikleri karpuz kabuğundan, düğmeleri turptan... Zaman o zaman idi. Bit bineğim, pire yedeğim idi. Darı topuzum, çavdar kalkanım idi. Bir tüfeğim var idi. Ayran ile doldurur, şerbet ile ateşlerdim… Çıkardım dağlar başına, broy broy der gezerdim. Yetmiş karga ayağa kalkardı, ağa geliyor diye… Bre ağalar, bre beyler! Eliften beye çıktım, seyirttim köye çıktım. Çobandan kaymak yedim, ağadan değnek yedim. Değneği kuşa verdim. Kuş bana kanat verdi… Çaldım kanadı yere, uçup gittim göklere. Baktım bir has bahçe, içinde sular akar. Oturmuş çeşme başına, iki güzel bana bakar. Büyüğüne selam verdim, küçüğüne tutuldum. Sofrasında mum olayım, bahçesinde gül olayım…

Bir hayladık, bir huyladık; cümle âlemi topladık... Allah’ın kışı tandırın başı olur da kim gelmez? Haylanan da geldi, huylanan da geldi, ahlanan da geldi, ohlanan da geldi. Hele büyük baş, büyük kara kadı, kuru dadı geldi... Kadıyı dadıyı duyunca; yabanın ördeği, kazı geldi... Ördeği kazı görünce, bir de çulsuz tazı geldi. Tazının peşinden de görmemişin oğlu, kör Memiş’in kızı geldi... Ne etti ne etti, arkası sökün etti. Kambur Ese, Sarı Köse geldi; biri saltanata, biri süse geldi... Bunları duyar da durur mu ya! Hımhımınan burunsuz, birbirinden uğursuz geldi... Bu iki uğursuzun ardından da ekmediğin yerde biten bir arsız, yüzsüz geldi... Daha daha, sarı çizmeli Mehmet ağa geldi, geldi dertlere deva, gönüllere sefa geldi... Derken efendim, seyrek basandan sık dokuyana, bir taşla iki kuş vurandan her yumurtaya bir kulp takana kadar kim var, kim yok; kimi aç, kimi tok; geldi, toplandı... Toplandı ya, hepsi de başını kaldırıp kaşını yaktı, derken her kafadan bir ses çıktı; başladı her biri bir maval okumaya... Kimi ince eğirip sık dokudu; kimi yukarıdan atıp aşağıdan tuttu... Kimi tavşana kaç, tazıya tut dedi; kimi ağzını yum, dilini yut dedi... Kimi kâh nalına, kâh çivisine vurdu; kimi süt dökmüş kedi gibi oturdu... Kimi kâhya karı gibi her işe karıştı; kimi gemi azıya alıp birbiriyle yarıştı... Kimi akıntıya kürek çekti; kiminin kırdığı ceviz kırkı geçti... Kimi kırkından sonra kaval çaldı; kimi de benim gibi otuzundan sonra masala daldı... Bir var ki, hangisine ne denir? Allâh her kuluna bir çene, her çeneye bir gene vermiş, oynatıp duruyor. Lafla peynir gemisi yürümez ama, sadece dinlemekle de olmaz; laf ebeleri adamı aptal yerine korlar... Bari ben de birini çekip çekiştireyim dedim ya, ne haddime! Yetmiş iki millet burada, sade bir Keloğlan yok ortada... Yüz yüzden utanır, ötekileri dilime dolayacak değilim ya, ben de tuttum Keloğlan’ın yakasından...

Harda hurda, eşeği yedirdik kurda. Altmış tarla buğda. Yedim karnım doymadı… Denizi çorba ettim, gemiyi kepçe ettim. Yedim içtim, yüzüm gülmedi. Yediler yemiş, parayla biter her iş... Karadeniz’in martısı, Akdeniz’in haritası, zeytinyağının tortusu, hoştur pilavın yoğurtlusu... Akdeniz yağ olsa, Karadeniz bal olsa, karnımızın bir tarafını doldurmaz. Ya bir kaz dolması, ya bir ördek kızartması olsa, belki doyarız… Evimizin önünde bir ağaç vardı, kırk kişi tuttum yondurdum, kırk kişi tuttum oydurdum, kırk kazan keşkekle kırk kazan yoğurdu içine doldurdum. Oturdum yedim, dudaklarımın bile haberi olmadı... Karşıya baktım, dere gibi hoşaflar, tepe gibi pilavlar, kolum gibi dolmalar, budum gibi sarmalar. Ye yemez misin, hani de görmez misin?.. Karnım davula döndü, ağzımın bir şeyden haberi bile olmadı. Birazını da eşeğe yükledim, size getiriyordum… Dereden geçerken kurbağalar, vırak vırak deyince anladım ki, bırak bırak diyorlar… Neyse, orada yattım… Sabah oldu, baktım çizmeler yok. Oradan bunları aramaya gittim... İğneyi diktim, bezi diktim, üstüne çıktım baktım: Küçük bir meydanda çizmeler çift sürüyorlar… Vardım, sineğin derisini attım, büyük bir meydan belirdi. Çifti elime aldım, sürdüm ektim. Bir ekin oldu ki, yatsam sakalımda, dursam topuğumda, ama adam yutuyor… Bunu nasıl biçeriz, nasıl biçeriz derken, öteden bir çakal geldi. Orağı bu çakala bir attım. Orağın sapı çakalın karnına girdi, ağzı kaldı dışarıda. Çakal kaçtı, orak biçti, çakal kaçtı, orak biçti… Ekinin hepsi biçildi. Bunu neyle toplarız, neyle toplarız derken, öteden bir kasırga koptu. Ekini topladı, harman etti. Bunu bizim ihtiyar çil horoza sürdürdüm, savurdum. Altmış okka bir yanına, yetmiş okka bir yanına vurdum, ben de çil horozun üstüne bindim, sürdüm değirmene... Değirmene yaklaşınca susadım. Oradaki pınara indim. Pınardan ağzım ile içtim gözüm istedi, gözüm ile içtim kulağım istedi... Kafamı kestim, pınarın içine attım. Oradan değirmene vardım. Değirmenci hani kafan dedi. Pınara attım dedim. Değirmenci, ama onu şimdi çakal yer dedi. Oradan kalktım geldim, baktım ki, çakal kulağımın ucundan tutmuş... Çakala bir yumruk attım, yumruğum çakalın karnına girdi. İçini karıştırdım, kusur kusur ediyor. Çektim çıkardım: Bir kâğıt. Okudum, bir yanı yalan, bir yanı dolan… Aşağıdan birden, tutun be, vurun be diye patırdı koptu. Eyvah, beni tutmaya geliyorlar dedim. İki kalktım, bir hopladım, seksen ayak merdiveni birden atladım… Baktım, beş yüz atlı asker. Nereye gidiyorsunuz dedim. Silbasanoğlu Hasan’ı aramaya dediler. Ben bundan bir şey anlamadım, bir daha sordum. Gene Silbasanoğlu Hasan’ı dediler. Neyse, katıldım ben de onlara, vardık Edirne’ye. Silbasanoğlu Hasan’ı tuttuk. Meğer o da, bir pireymiş… Bindim pireye, vardım Tire’ye… Gel gelmez misin, yol bilmez misin? Bu işlere sen gülmez misin?... Tuttum pirenin irisini, çadır yaptım derisini. Altmış adam altında sığınmadık mı?... Tuttum pirenin eşini, neler getirdi başıma: On sekiz bin mandaya çektirdim leşini… Tuttum pirenin ağını, çektim çıkardım yağını. Doksan okka tartmadık mı?... Tuttum pirenin beyini, sırtına kurduk düğünü. Altmış batman bağırsak yağını, gidip pazarda satmadık mı?... Pireye vurdum palanı, altından çektim kolanı. Sen de beğendin mi benim uydurduğum yalanı?..

Anam kaptı yarmayı, ben kavradım sarmayı. Anam dedi bırak sarmayı. Ben ana dedim, sen de bırak yarmayı. Anam bıraktı yarmayı. Fırladım kaçtım anahtar deliğinden… Gittim, gittim… Tam altı ay yürüdüm. Arkama bir baktım ki ne göreyim? Bir karış yol gitmişim. Neyse tekrar başladım yürümeye. Bu kez, bir altı ay daha gittim… Bir kulak verdim ki, tellallar bağırıyor: Kırk kazan keşkekle kırk kazan yoğurdu kim yiyecek diye… Hemen eve gittim. Bir kavak ağacı vardı, kırk kişi tuttum yontturdum, kırk kişi tuttum oydurdum. Bir kepçe yaptırdım, omuzladım kaldırdım, dizlerimi daldırdım. Kırk kazan keşkekle kırk kazan yoğurdu, o kepçeye aldırdım. Öyle bir yuttum ki, dudaklarımın bile haberi olmadı… Neyse ayrıldım oradan. Gittim gittim, bir memlekete vardım… Bir kahveye girdim. Baktım hepsinin gözleri parlıyor. Gözleriniz neden parlıyor öyle dedim. Evlendik de ondan dediler. Beni de evlendirin dedim, olur dediler… Aldılar bana bir kız… Boyuna baktım minare kadar, gözleri lokma tavası, memeleri un çuvalı kadar. Sümükleri sarkar, görenler korkar. Allâh’ım dedim beni kurtar… Kaç bakalım kaçmaz mısın?... İndim bir sarayın bahçesine. Baktım ki çiçekçiler çiçek, gülcüler gül aşılıyor. Susun! Masalcı masala başlıyor…

Bir varmış, bir yokmuş; Allâh’ın kulu çokmuş, bizden delisi hiç yokmuş. Çok söylemesi günâhmış. Memleketin mektebi de merkebi de çokmuş; çocuklar aynı lafları okur okur dururmuş; kalemin kitabın fiyatı yirmi beş kuruşmuş... Handadır handa, bir kara manda; üç yüz yaşındaydım evvel zamanda. Mavi çadır gerilmiş, duydum pazar kurulmuş. Vurdum karıncaya palanı, kırk yerinden bağladım kolanı, sardım sırtına seksen sekiz çuval soğanı, vardım pazara... Vay ne pazar ne pazar, güzeller durmaz gezer... Kırlangıçlar terzi, köpekler kalaycı, tilkiler tüccar... Buldum bir köşe, başladım işe... Soğan sarmısak satarken, terazimin kolu kırıldı bir güzele bakarken... Kurbağa kanatlandı gitti gelin getirmeye, gelin çıktı çardağa, çat yerleşti bardağa... Masaldır bunun adı, dinlemekle çıkar tadı...

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler top oynarken eski hamam içinde... Develer tellal iken, pireler berber iken, horozlar imam iken, babam kaşıkta annem beşikte iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken..

İsviçre’de Konstanz Gölü’nün kıyısında küçücük, şipşirin bir köy varmış. Köyde yaşayanlar Almanca konuştukları için göle “Bodensee” diyorlarmış.

Bu küçük köyde Roman isminde küçük bir yetim çocuk yaşarmış. Kimsesi yokmuş; ne anası varmış, ne babası. Üstü başı hep yırtık gezermiş, ayağında pabuç bilem yokmuş. Köydekiler kim ne verdiyse, doyururmuş karnını. Köydeki diğer çocuklar bile pek almazlarmış onu aralarına; oyunları bile uzaktan boynunu bükerek seyredermiş.

Bu yetim çocuk, küçük Roman, suyu çok severmiş. Çok severmiş suyu. Her gün Konstanz Gölü’ne gidermiş bu yüzden. Saatlerce bir başına oturup göle bakarmış, suyu seyredermiş.

Bizim küçük Roman’ın büyük bir hayâli varmış ama; küçük yüreğinde büyüttüğü kocaman bir düşü varmış. Roman, büyük bir balıkçı olmak istiyormuş. Hayâlinde büyük bir balıkçı olmak varmış. Bu yüzden hep göl sularına bakarmış, bakınca derinlere dalarmış, derinlere dalınca balıkları görürmüş.

Küçük bir balık ağı varmış Roman’ın. Köyün balıkçıları hediye etmişler ona. Garibim oynasın, oyalansın diye. Roman da her göle gittiğinde bu ağını beraberinde götürürmüş. Ağını suya atar, balıkçılık oynarmış Roman. Çocuk yüreğiyle balık tutmaya çalışırmış.

Her gün Bodensee’ye gidermiş Roman, her gün göl sularını seyredermiş. Ağını suya atıp balıkçılık oynarmış. 

Günlerden bir gün, yine her zamanki gibi göl kenarına gitmiş Roman. Yetim Roman, öksüz Roman, kimsesiz Roman, sahipsiz Roman, yalnız Roman. Yine oturup suyu seyretmiş saatlerce. Sonra ağını çıkarıp suya atmış; balıkçılık oynamaya başlamış.

Biraz sonra ağı suyun içinde sallanmaya başlamaz mı? Heyecanlanmış Roman, büyük bir balık yakaladığını sanmış. Var gücüyle abanmış ağa; çekmiş de çekmiş minik elleriyle. Ağını dışarıya çekmeyi başarmış.

Başarmış ama, heyecanı kat kat artmış şimdi. Ağa takılan balık değilmiş. Çok tuhaf bir yaratıkmış bu; hiçbir hayvana benzemiyormuş. Kafası, masallardaki uçan boynuzlu atlar gibiymiş, gövdesi ise balık. Sarı renkli ve sevimli bir yaratıkmış bu. Siyâh bir boynuzu olan, sırtı da siyâh renkte ama geri kalan vücûdu sarı olan tuhaf bir balık gibiymiş bu yaratık. Roman’ın ağına takılmış, kurtulmak için çırpınıyormuş. Küçük bir dana kadarmış büyüklüğü.

Derken Roman’la göz göze gelmişler. Tuhaf yaratık başlamış yalvarmaya: “Lütfen beni serbest bırak, n’olur! Seni ödüllendiririm.” Roman şaşkın şaşkın bakmış yaratıkcağıza, acımış ona. Tertemiz yüreği dayananamış bu yalvarmalara. Serbest bırakmış avını.

Ertesi gün tekrar göle gitmiş Roman. Yine her zamanki gibi göl kenarında oturmuş, suyu seyretmeye başlamış. Dünkü yaratığı düşünmeye başlamış. O nasıl şeydi öyle? Etkisi hâlâ üzerindeymiş Roman’ın. Dalmış gözleriyle suya, düşünmüş de düşünmüş.

Birden, suyun içinden “mocmoc, mocmoc” diye bir ses duymaz mı? Büyük bir şaşkınlık yaşamış Roman, dikkat kesilmiş suya. Evet, suyun altından bir şey onu “mocmoc, mocmoc” diye çağırıyor. Heyecanlanmış. Biraz sonra suyun içinden yukarıya çıkmaz mı dünkü sevimli yaratık? Sarı şey onu eliyle çağırıyor: “Gel gel, hadi gelsene. Sana nerede bir sürü balık yakalayabileceğini gösterecem. Gel benimle hadi.” Durur mu Roman? Atlamış gitmiş onunla. Sevimli yaratık ona gölün öyle yerlerini göstermiş ki, bir sürü balık var. En usta balıkçılar bile keşfetmemiş buraları. Roman o kadar çok balık yakalamış, o kadar çok balık yakalamış ki, en usta balıkçı amcalarının bir haftada yakalayamayacağı kadar çok balığı küçük Roman bir saat içinde yakalamış.

Ondan sonra her gün buluşmuşlar bu ikisi, çok iyi arkadaş olmuşlar. Sevimli sarı yaratık sürekli “mocmoc, mocmoc” diye ses çıkardığı için, Roman onun adını “Mocmoc” koymuş. İlerleyen günlerde Mocmoc, arkadaşı Roman’a, “Suyun altını merak etmez misin? Orda öyle şeyler var ki, aklın hayâlin almaz. Öyle hayvanlar, öyle hayvanlar var ki, anlatsam dinlemeye doyamazsın.” Bu teklifi reddeder mi Roman? “Tabiî ki merak ediyorum. Anlat bana hadi, anlat bana suyun altındaki yaşamı. Lütfen, çok istiyorum öğrenmeyi” demiş.

Mocmoc başlamış anlatmaya. Anlattıkça anlatmış, anlattıkça anlatmış; renk renk, boy boy balıklar, ahtapotlar, yengeçler, yılanlar, deniz atları, süngerler... Roman dinledikçe büyüleniyormuş, dinledikçe hayran oluyormuş suyun altındaki yaşama.

Bu iki arkadaş her gün buluşuyormuş. Hep arkadaşı ona verecek değil ya, sevgi fedâkârlık karşılıklıdır, Roman da her göle gidişinde beraberinde meyve ve sebze götürürmüş; Mocmoc’a verirmiş yemesi için. Elma, armut, erik, kiraz, çilek, üzüm, ne bulduysa. Her şeylerini paylaşır olmuşlar bu iki arkadaş; yemeklerini bile artık birlikte yiyorlarmış. Mocmoc en çok elmayı sevmiş, her ayrıldığında “Bana yarın yine elma getirsene” diye ricada bulunurmuş. Roman da ona her gün elma götürürmüş. Mocmoc elmaları iştahla yermiş.

Bir gün yine sabah erkenden buluşmuşlar gölün kenarında. Sabahın çok erken bir vaktiymiş, bütün köy uykudaymış, balıkçılar bile daha uykularından uyanmamışlar. Roman ile Mocmoc, Konstanz Gölü kenarında oturmuş kahvaltı yapıyorlarmış. Mocmoc Roman’ın getirdiği elmaları yiyor, Roman da Mocmoc’un getirdiği balıkları.

Ancak birden bire Mocmoc bir çığlık atmış! Köyün limanını göstermiş: “Roman, Roman! Yangın vaaar! Aman Allâh’ım, liman yanıyor.” Roman korku içinde dönmüş, limana bakınca gözleri faltaşı gibi açılmış. Liman alevler içinde. Üstelik rüzgâr da var; önlem alınmazsa alevler kısa sürede köyü saracak. Bütün köylüler uykuda, hepsi yataklarında cayır cayır yanacaklar.

Mocmoc hemen Roman’a dönmüş: “Kafamdaki boynuzu kes hadi. Kes ve kendi kafana tak. Bu boynuzu kafana takarsan ışık parlayacak ve alarm çalacak. Sen köye kaçıp bütün sokaklarında bu boynuzla koşacaksın. Boynuzun ışığından ve alarm sesinden bütün köy uyanacak. Fakat boynuzumu kestikten sonra bir daha beni göremeyeceksin. Ben gölün içine girip bir daha boynuzum çıkıncaya kadar da çıkmayacağım. Boynuzumun tekrar çıkması bin yıl sürer. Bin yıl suyun içinde bekleyeceğim, dışarı çıkmayacağım. Birbirimizi bir daha göremeyeceğiz, Roman. İşte, bir tarafta köydeki bütün insanların hayatı, bir tarafta da hayattaki tek arkadaşın. Tercihini yap Roman!”

Roman donmuş kalmış. Allâh’ım, bu ne zor bir tercihtir böyle! Roman bir Mocmoc’a bakmış bir köye, bir Mocmoc’a bakmış bir köye...

Roman önce Mocmoc’a bakmış acı acı. Mocmoc’a bakınca, gözlerindeki rutubeti görmüş, hüznü ve ıstırabı görmüş. Mocmoc da ona acı acı bakıyormuş. Ağlıyormuş Mocmoc, gözlerinden yaşlar akıyormuş. Demek ağlayabiliyormuş da bu sevimli arkadaşı; bunu da şimdi öğrenmiş Roman... Sonra kafasını öbür tarafa çevirip köye bakmış Roman. Sessizliğin hâkim olduğu evlere, sokaklara bakmış. Köyün insanları gelmiş aklına Roman’ın. Küçük çocukları düşünmüş, kundaktaki kucaktaki bebeleri düşünmüş, küçücük yavruları düşünmüş, onların minik yüzlerini düşünmüş, dünya tatlısı gülücüklerini düşünmüş...

Ve hemen asılmış arkadaşının boynuzuna... Mocmoc’un boynuzundan tuttuğu gibi bir hamlede koparmış. Boynuzu kopartılan Mocmoc hemen göle atlamış ve suyun derinliklerine dalarak kaybolmuş.

Roman takmış boynuzu kendi kafasına. Takar takmaz da boynuzdan güçlü kuvvetli bir ışık yükselmiş; sonra kulakları sağır edercesine güçlü bir alarm sesi.

Hemen hızlı adımlarla köye koşmuş Roman. Sokak sokak koşmuş, evlerin önünden hızlı hızlı koşmuş. Koştukça da avazı çıkıncaya kadar bağırıyormuş: “Yangın vaaar! Yangın vaaar! Kalkın yangın vaaar.” Kafasındaki boynuz daha da güçlü bağırıyormuş: “Ta tü ta tü ta tü ta tü ta tü.... !”

Bütün köylü uyanmış. Herkes aceleyle dışarı atmış kendini. Elbirliğiyle yangını söndürmüşler, alevler daha köye ulaşmadan. Kimseye birşey olmamış, herkesin hayatı kurtulmuş.

Kimsenin yüzüne bakmadığı, diğer çocukların oyun oynarken aralarına bile almadığı küçük Roman, yetim Roman, garip Roman, kimsesiz Roman, birdenbire kahraman olmuş köyde. Bütün köylüler ona şükran duygularıyla yaklaşmış, onu köyün kahramanı ilan etmişler.

Roman büyümüş yıllar içinde, yetişkin bir insan olmuş. Ve tabiî, bölgenin en büyük balıkçısı olmuş. Diğer bütün balıkçıların yakaladığı kadar balığı tek başına yakalıyormuş Roman. Çünkü o gölün neresinde bir sürü balık olduğunu biliyormuş, bunu çocukluğunda Mocmoc göstermişti ona.

Roman köyün kahramanı olmuş. Bütün köyü yangından kurtarmasını hiçbir zaman unutmamış köylü. O olayın hatırasını canlı tutmak, o kahramanlığı ölümsüzleştirmek için de köyün adını Almanca “Romanshorn” koymuşlar.

Yani, “Roman’ın boynuzu”.

St. Gallen kantonunun “gazeteciliğin beşiği” olan Rorschach ilçesinden ayrıldıktan sonra A 13 yoluna girmiş, Konstanz Gölü’nü sağıma alarak batıya doğru yolculuk yapmış ve 16 km ötedeki bu köye, Romanshorn’a gelmiştim. Horn, Steinach, Arbon, Frasnacht, Buech, Egnach ve Salmsach içinden geçerek yaptığım Rorschach – Romanshorn yolculuğu sadece 22 dakika sürmüştü. Romanshorn’a varınca arabayı uygun bir yere park ederek dışarı çıktım ve “çocukça ve garipçe” (= Roman) bir heyecanla bu “şirin ve sevimli” (= Mocmoc) yerleşim birimini gezmeye başladım. Şimdi İsviçre’nin başka bir kantonundaydım.

Merkezi Frauenfeld kenti olan Thurgau kantonundaydım şimdi (Almanca adı “Thurgau”, Fransızca adı “Thurgovie”, İtalyanca ve Romanşça adı “Turgovia”, Latince adı “Thurgovia”).

Thurgau kantonunun Arbon ilçesine bağlı bir köy olan Romanshorn, Konstanz Gölü (Bodensee) kıyısında kurulmuş bir yerleşim birimidir. Deniz seviyesinin 406 m üzerinde yer alan bu şirin beldenin nüfûsu 9 bin 490’dır.

779 tarihinde kurulan köy, burada gemi ulaşımı için liman yapılması ve trenyolunun inşâsının ardından ilk olarak 1855 yılında Zürih’ten buraya ilk trenin gelmesinden sonra gelişmeye başlar. Romanshorn limanından tam karşısındaki Friedrichshafen (Almanya) kentine taşıtlı gemi ulaşımı mümkündür. Romanshorn tren istasyonundan ise Rorschach, Winterthur, St. Gallen ve Kreuzlingen kentlerine direk tren seferleri yapılır.

Bundan dokuz sene öncesine kadar kendi halinde bir yerleşim birimiydi, Romanshorn. Köy halkı rutin bir şekilde yaşamını sürdürür, hayat sessiz sakin bir şekilde, normal seyrinde akardı. Ancak tam dokuz sene önce, 2000 yılını 2001 yılına bağlayan kış mevsiminde öyle bir şey oldu ki, köyün çehresi birden bire değişti; burada yaşayan insanların hayatları da tamamen farklılaştı ve buradaki yaşam, olağanüstü bir canlılık ve hareketlilik kazandı.

2000 – 01 kışında tarihçi Armin Eberle, bir çalışma için Romanshorn Belediyesi’ne ait arşivlere girer. Arşivleri tararken, iki adet tozlu zarf görür. Zarfı açar. İçinde, daktiloyla yazılmış bir şeyler bulur. 1930 yılında yazılmıştır ancak hiçbir yerde yayınlanmamıştır; yazan kişi muhtemelen yayınlatmadan ölmüş, belediyenin arşivinde yıllarca öyle kalmıştır. Okuyunca hayretler içinde kalır. Konstanz Gölü ve Romanshorn üzerine yazılmış bir masaldır bu. Masalın iki kahramanı vardır; yetim çocuk Roman ve sevimli yaratık Mocmoc... Tarihçi Eberle içeride adeta şok geçirir, şaşkınlıktan donakalır, o heyecenla, saatlerce odadan dışarı çıkmaz. Mutluluktan uçmaktadır: “Demek bu köyün bir masalı varmış ama biz bilmiyormuşuz”...

Armin Eberle bu zarfları alır ve meslektaşı Peter Müller’e götürür. İki tarihçi arkadaş, olayı bütün boyutlarıyla inceleyip araştırırlar. Evet; bu zarftaki yazılar 1930 yılında daktiloyla yazılmıştır ve bu masal, 1870 tarihine ait bir masaldır. Romanshorn köyü hakkındadır ve anonimdir. Fakat bunlar yayınlanmadığı için, 19. yy sonunda ve 20. yy başında halk arasında sözlü olarak anlatılan bu masal, zamanla unutulmuştur. Günümüzde Romanshornlular’ın böyle bir masalın varlığından bile haberi yoktur.

Bu masal, işte yazımızın başında size anlattığım masaldır, sevgili çocuklar. Ancak kısa ve düz bir anlatımla anlatılmıştır tabiî ki. Masalın girişini, ben siz sevgili çocuklara “bizim usûllerimizle” tekerleme tekerleme yaptım ki, “az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim” ki siz çocuklar bu yazıyı sıkılmadan, keyifle okuyasınız. Ayrıca masalı da ballandıra ballandıra anlattım ki dikkatinizi bana veresiniz.

Masalın ortaya çıkışı, köydeki hayatı ve insanların yaşamını birden bire değiştirir, çocuklar. Romanshorn artık eski Romanshorn değildir.  Hani bizde “şeker bayramı” var ya, burda da artık hayat o şekilde olur. Halkın gündeminde artık sadece bu masal vardır. Roman ile Mocmoc’un hikâyesi, dilden dile dolaşır.

Romanshorn Belediyesi, tren istasyonuna 20 Eylül 2003 tarihinde şipşirin bir Mocmoc heykeli diker (Yazının altında fotoğrafları var ya çocuklar; sizin için çektim o resimleri). İlk Mocmoc çocuk festivali (1. Mocmoc Kinderfest) düzenlenir. Bu açılış şenliği çok coşkulu geçer ve tam 3 bin kişi katılır. Romanshorn halkı bütün gün eğlenir. Romanshorn Belediye Başkanı Max Brunner, istasyon meydanında toplanan coşkulu kalabalığa yaptığı konuşmada, “Paris’in Eyfel Kulesi, New York’un da Özgürlük Heykeli varmış. Bize ne? Bizim de Mocmoc’umuz var” der ve bu sözler büyük alkış alır. Bu festivalin geleneksel hale getirilmesi kararlaştırılır ve her yıl tekrarlanır.

Sonra bu Romanshorn’da yaşayan amcalar ve teyzeler ne yaparlar, biliyor musunuz çocuklar? Mocmoc için şarkı bile bestelerler. Söz ve müziği Marius Tschirky’ye ait “Mocmoc Chumm Zrogg” adlı bu şarkıyı Marius Tschirky ilk kez sanatçı Dominique Enz’le birlikte seslendirir. İsviçre Almancası’yla ve tamamen yerel bir şiveyle kaleme alınan bu şarkının sözleri şu şekildedir:

“Mer Romanshorner hend en See
Und hinder dem chasch Tütschland gse
Hend Öpfelbäum und no vil meh
Doch öppis gits sösch nienä mee

Es Wäse wohnt im Bodesee
Sit ganz, ganz villne tuusig Johr
S’het eis Horn und das bringt Glück
S’schützt Mensch und Tier vor Gfohr

Mocmoc chumm zrogg
Ghörsch üs nöd – mer planged all uf Di
Mocmoc chumm zrogg
Mer wörfed Der en Öpfel zue
Chumm tauch doch zu üs se

Hesch es denn no gar nie gsee?
Bim Schwimme, Böötle uf em See
Muesch hald eifach s’nöchschte mol
Än Öpfel und chli Muet mitnee

Mer wüssed wieds chasch anelocke
Muesch nu ämol as Ufer hocke
Nimm de Öpfel und biis drii
Sing liislig und ganz fii

Mocmoc chumm zrogg
Ghörsch mi nöd – i plang scho lang uf Di
Mocmoc chumm zrogg
I wörfe Der en Öpfel zue
Chumm tauch doch zu mir ue

Öpfel sind sis Lieblingsesse
Bsunders wenns abisse sind – hey
Wörf de Öpfel – nöd vergesse
So wiit wied chasch in See

Mocmoc chumm zrogg
Ghörsch üs nöd mer planged all uf Di
Mocmoc chumm zrogg
Mer wörfed Der en Öpfel zue
Chumm tauch doch zu üs ue”

Aradan bir ay geçtikten sonra, 30 Ekim 2003 tarihinde bizim Mocmoc ilk kez gazeteye çıkar. Evet, gazeteye bile haber olur. “St. Galler Tagblatt” gazetesi, Mocmoc hakkındaki ilk yazıyı kaleme alır. Ardından Romanshorn’da Mocmoc’la ilgili geniş katılımlı bir “basın konferansı” düzenlenir. Belediye Başkanı Brunner konferanstan sonra yaptığı açıklamada, duygularını “Köyümüze bu derece yoğun bir medya ilgisine hayatım boyunca şahîd olmamıştım” sözleriyle dile getirir. Ardından, 16 Kasım 2003 tarihinde, Zürih kentinde bulunan ve İsviçre çapında yayın yapan “Neue Züriche Zeitung” (NZZ) adlı gazete Mocmoc’tan bahseder. Mocmoc’un şöhreti, artık yurt sathına yayılmıştır.

Takvimler 5 Aralık 2003’ü gösterdiğinde Mocmoc artık sanat galerilerinde de yerini almaya başlar. Bu tarihte St. Gallen Sanat Müzesi’nde gerçekleştirilen bir etkinlikte Mocmoc da yer alır ve sanatseverlere tanıtılır. 1 Mart 2004 tarihinde ise Almanya’nın başkenti Berlin’deki bir sanat galerisinde. 18 Mart 2004’te Berlin’den yayın yapan “Deutsche Welle” (DW) ve “RBB” televizyonlarına çıkar Mocmoc. Mocmoc’un şöhreti artık İsviçre dışına taşmıştır.

Bu arada ülke içinde, İsviçre’de, halk Mocmoc’la yatıp Mocmoc’la kalkmaktadır. Mocmoc hakkında kitaplar yazılır, oyuncakları, anahtarlıkları, saatleri üretilir. Bunlarla kalsa iyi!... 3 Mayıs 2004 tarihinden itibaren Mocmoc’a ait bir internet sitesi de vardır artık: www.mocmoc.ch (Lütfen tıklayınız çocuklar)

Eh, hello cello biri değil ki, Mocmoc bu! Medyaya, sanata el atar da, spordan geri kalır mı? Kalmaz tabiî ki... İsviçre Süper Ligi’nde (Axpo Super League) mücadele eden ve iki kez şampiyonluk sevinci yaşamış yeşil – beyazlı FC St. Gallen takımı taraftarlarının oluşturduğu “fan kulübü”, kendilerine Mocmoc’u logo olarak seçerler.

20 Eylül 2004 tarihi, Mocmoc’un birinci yaş günüdür. Romanshorn istasyon meydanında 2. Mocmoc Çocuk Festivali düzenlenir. Yine coşkulu bir kalabalıkla.

21 Ekim 2004 tarihinde ise Cenevre (Genève) şehrindedir, Mocmoc. Burada Mocmoc’la ilgili bir belgesel film çekilir ve düzenlenen bir sanat etkinliğiyle Cenevreliler’e tanıtılır. (Zılal abla gördün mü, Cenevre’den bahsediyorum)

Şöhret ah şöhret!... İnsan şöhret basamaklarını bir çıkmayagörsün, çık çık bitmez, çık çık bitmez. Önce köy dışına, daha sonra tüm ülkeye, sonra da ülke dışına taşıp tüm Avrupa’ya yayılan Mocmoc’un şöhreti, kalıbına sığmıyordu, hiçbir sınır tanımıyordu. Avrupa kıt’âsı bile dar geldi bizim minik Mocmoc’a; şöhreti Ortadoğu’ya, Asya’ya yayıldı...

İsviçre’nin Ortadoğu’daki “kültür elçisi” oldu Mocmoc.  Evet, yanlış okumadınız çocuklar...  10 Aralık 2004 tarihinde İsviçre Kültür Bakanlığı ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Kültür Bakanlığ arasında yapılan anlaşmaya göre, Mocmoc artık iki ülke arasındaki kültür elçisidir.

6 Nisan – 6 Haziran 2005 tarihleri arasında BAE’nin Şeriâ Emirliği’nde “Mocmoc sanat etkinlikleri” düzenlenir. Arapça konuşan bir Mocmoc vardır artık. Arap çocuklar okullarda Mocmoc şarkıları söylerler, Mocmoc resimleri yaparlar. Mocmoc’la ilgili Arapça filmler çekilir, Arapça kitaplar yazılır. Tabiî Arapça’da “o” sesi olmadığı için, Mocmoc’un ismi Dubai ve Ebu Dabi’de “Mukmuk” şeklindedir. Çocuklar için Arapça bir Mocmoc Tiyatrosu bile kurulur, düşünün yani.

BAE’deki ilk Mocmoc sanat etkinliklerinde çocuklara ödüller verilir. Ödülün adı mı? “Mocmoc Ödülü”. İlk kez düzenlenen Mocmoc çocuk sanat etkinliklerinde Mocmoc ödüllerini bizzat Şeriâ Şeyhi Sultan bin Mûhâmmed el- Qassimî takdim eder kazanan çocuklara. Birincilik ödülünü Aişe Ubeyd, ikincilik ödülünü Fatimâ Mûhâmmed, üçüncülük ödülünü de Hamid Hesen adlı çocuklar kazanırlar.

15 Ağustos 2005 tarihinde ise bu kez BAE’den İsviçre’ye Mocmoc’çular gelir. Arap çocukların Mocmoc resimleri, Zürih kentinde düzenlenen bir sanat etkinliğinde sergilenir ve büyük ilgi görür. Ayrıca bu etkinlikte Mocmoc’un Arapça filmleri de izlettirilir. Arapça konuşan Mocmoc’u İsviçreliler, Almanca konuşan Mocmoc kadar severler.

Romanshorn’un her tarafında Mocmoc var. Her sokağında Mocmoc’un resimleri. Burası Mocmoc’la yatıyor, Mocmoc’la kalkıyor.

Romanshorn’dayken, ben de tıpkı küçük yetim Roman gibi Konstanz Gölü kenarına gittim, oturup dakikalarca suya baktım. Ve suya bakıp şunları söyledim: “Gel Mocmoc, gel. Bana da gel. Benim de kimsem yok, ben de yalnızım. Hadi gelsene Mocmoc, bana da gel. Mecbur musun bin yıl beklemeye? Ben seninle boynuzun olmadan da arkadaş olurum. Benim de yerim yurdum yok, ben de barakalarda yatıp kalkıyorum. Gelsene Mocmoc. Gel, bana da anlat suyun altındaki yaşamı. Renk renk, boy boy balıkları, ahtapotları, yengeçleri, yılanları, deniz atlarını, süngerleri bana da anlat Mocmoc, bana da anlat. Ben de merak ediyorum suyun altını Mocmoc, gel bana da anlat.”

Gökten üç elma düştü... Renkleri; yeşil, kırmızı, sarı.

Yeşil olanı bu yazıyı yazana.

Kırmızı olanı bu yazıyı okuyana.

Sarısı ise yazıyı paylaşıp çoğaltana.

 

sediyani@gmail.com

 

FOTOĞRAFLAR:

Avrupa Kupası’ndan dolayı İsviçre’nin tüm kentleri gibi Romashorn da bayraklarla donanmış (İSVİÇRE)

 

Romanshorn tren istasyonu (İSVİÇRE)

 

Romanshorn Belediyesi, tren istasyonuna 20 Eylül 2003 tarihinde şipşirin bir Mocmoc heykeli diker (İSVİÇRE)

 

“Paris’in Eyfel Kulesi, New York’un da Özgürlük Heykeli varmış. Bize ne? Bizim de Mocmoc’umuz var” (İSVİÇRE)

 

Her yerde bayraklar asılı (İSVİÇRE)

 

Rayların üzerinden göl sularına bakmak (İSVİÇRE)

 

Avrupa Kupası heyecanı karada, denizde, her yerde; gemiyi bayraklarla süslemişler (İSVİÇRE)

 

Köyün adını Almanca “Romanshorn” koymuşlar.  Yani, “Roman’ın boynuzu”. (İSVİÇRE)

 

Bundan dokuz sene öncesine kadar kendi halinde bir yerleşim birimiydi, Romanshorn. Köy halkı rutin bir şekilde yaşamını sürdürür, hayat sessiz sakin bir şekilde, normal seyrinde akardı. Ancak tam dokuz sene önce, 2000 yılını 2001 yılına bağlayan kış mevsiminde öyle bir şey oldu ki, köyün çehresi birden bire değişti; burada yaşayan insanların hayatları da tamamen farklılaştı ve buradaki yaşam, olağanüstü bir canlılık ve hareketlilik kazandı. (İSVİÇRE)

 

Romanshorn’un her tarafı Mocmoc (İSVİÇRE) / Foto: http://www.mocmoc.ch/download/mm2.jpg

 

Mocmoc (İSVİÇRE) / Foto: http://www.mocmoc.ch/download/mmpk.jpg

  • Yorumlar 19
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim