1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur –21
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur –21

A+A-

“Aslanlar kendi tarihçelerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir.”

 Kızılderili reisi Geronimo

 

Alpler’in güzel ülkesi İsviçre, Avrupa Birliği (AB) üyesi olmadığı için, karayolunu takip ederek bu ülkeye gidip geldiğinizde sınırda pasaport kontrolünden geçersiniz. Çünkü aracınızla seyahat ettiğiniz zaman, aynı gün geri dönmeme ve hatta, bu ülkeden de çıkıp üçüncü bir ülkeye gitme ihtimaliniz de mevcuttur. Dolayısıyla, aynı gün ülkeyi terk etmeme ve hatta üçüncü bir ülkeye geçme imkânı olduğu için, pasaport kontrolünden geçmeniz gayet anlaşılır bir durumdur.

Ancak yaya olarak veya bisikletle geçtiğiniz zaman böyle bir olasılık olmadığı için, kimse sınırda size pasaport sormaz. Nitekim biz de, ikiye bölünen Laufenburg köyünde, sınır olarak kabul edilen Ren Nehri üzerindeki köprüde karşıdan karşıya yürüdüğümüzde kimse bize pasaport sormamıştı. O köprü, araç trafiğine kapalı (sadece itfaiye vb. acil ihtiyaçlar hasıl olduğunda bu tür resmî araçlar için açılıyor) bir yol olduğu için, köprünün her iki ucunda da, değil gümrük polisi, normal trafik polisi veya zabıta memuru bile görmemiştik.

İsviçre, Avrupa’da en sevdiğim ülkedir (Bunu içimden gelerek söylüyorum; herhangi bir siyasî partide koltuk kapma hevesim yok). Angela Merkel teyzem, Maria Böhmer halam ve amcamkızı Andrea Ypsilanti kusura bakmasınlar ama, Almanya’dan daha çok seviyorum. Almanya gibi ırkçı bir ülkede “entegrasyon” olacağıma, İsviçre gibi medenî bir ülkede “asimilasyon” olmayı tercih ederim. (İmza: Doğu’nun Karl May’ı)

İsviçre’nin etrafı AB ülkeleriyle çevrili olduğu için, bu ülkeye nereden girerseniz girin, pasaport kontrolünden geçersiniz. Bunun tek istisnası, kendisi gibi AB üyesi olmayan doğusundaki küçük komşusu Liechtenstein’dır. (KAYNAK GÖSTERİYORUM: Bakınız, “Liechtenstein Üzerine Sosyolojik Anekdotlar” adlı benim kendi yazım)

Zaten Liechtenstein, İsviçre’nin bir vilayeti gibidir. İsviçre Frangı (CDF) kullanır, sınırını İsviçre ordusu korur ve spor kulüpleri de İsviçre liglerinde mücadele eder. (BAKIN GENE KAYNAK GÖSTERİYORUM: Bakınız, adı geçen benim kendi yazım)

Anlayacağınız, İtalya için San Marino neyse, Fransa için Monaco neyse, İspanya için Andorra neyse, İsviçre için de Liechtenstein odur. (İsviçre’nin ABD tarafından işgaline davetiye çıkarmamak için Irak – Kuveyt örneğini vermedim. Ayrıca, bazı “Ne Mutluyum Mutlusun Mutlu Türk” okuyucularımızdan bir kez daha “Bir daha sizin hiçbir yazınızı okumayacağım” şeklinde mailler almamak için, Türkiye – KKTC örneğini vermekten de kaçındım.)

Laufenburg köyünün Almanya tarafında bulunan arabamı çalıştırdığım gibi, İsviçre’ye gitmek üzere yola verdim. Her zamanki gibi sınırda pasaport kontrolünden geçtim. Gerçi zırt pırt girip çıktığım İsviçre’nin gümrük polislerinin hâlâ dahi beni tanımıyor oluşları ve “Paß bitte! ” (Pasaport lütfen!) deyişleri moralimi bozmuyor değildi hani. İçimden onlara fırça atıp, “La oğlım! Ma siz beni tanımi misiz?” demek geliyordu ama, bu gezileri İslamî camiâ için kaleme alacağımı hatırlayınca, kendime mukayyet oluyordum. Ne de olsa “dâvâya hizmet” amacıyla yapıyordum. İşin içine nefsimi karıştırmamalıydım.

İsviçre’nin en büyük şehri olan Zürih (Zürich), sınırdan 58 km içerideydi. A 3, A 1 ve A1 h  otobanlarında güneye doğru yolculuk yaparak 45 dakika içinde Zürih kentine vardım.  A3 otobanındayken “paralı geçiş” vardı; orda ücret de ödemek zorunda kalmıştım. Parayı Euro (Avro) olarak vermiş, ancak üstünü İsviçre Frangı (CHF) olarak geri almıştım.

İsviçre’nin en büyük şehri ve nüfûsu 1 milyon sınırının üzerindeki tek şehri olan Zürih’e ömrümde ilk defa geldiğim için çok heyecanlıydım. Hem de bir değil, çifte heyecan duyuyordum. Çünkü Zürih, kendi adını verdiği Zürih Gölü (Zürcihsee)’nün kuzey ucunda kurulu bu şehirdi. Dolayısıyla bu şehre gelmekle, hem İsviçre’nin en büyük şehrini, hem de hayatımda yeni bir göl daha görecektim.

Zürih’e girer girmez, daha arabanın içindeyken, bu şehirde capcanlı saatler yaşayacağımı anlamıştım. Zira sokaklar bayraklı insanlarla doluydu; kentin sokakları adeta bir şölen havasındaydı. Bu akşam bu şehirde, İtalya – Romanya maçı oynanacağı için, İtalyan ve Romen taraftarlar şehri adeta istilâ etmişlerdi. Bu akşam saat 18:00’de, Zürih’teki 31 bin 500 kişi kapasiteli Letzigrund Stadı’nda (kente girmeden önce tam önünden geçmiştim), 2008 UEFA Avrupa Kupası C Grubu maçı oynanacaktı. İlk maçında Bern’de Hollanda’ya 3 – 0 yenilen İtalya ile ilk maçında yine Zürih’te Fransa ile 0 – 0 berabere kalan Romanya, biribirlerine karşı ikinci maçlarına çıkacaklardı. Maçı Norveçli hakem Tom Henning Øvrebø yönetecekti. Grubun diğer maçında ise saat 20:45’te başkent Bern’de Hollanda ile Fransa kozlarını paylaşacaklardı.

Şehirdeki hayat karnaval havasındaydı. İtalyan taraftar gruplarının dolaştığı bölgeler “yeşil – beyaz – kırmızı” ve “gökmavisi”, Romen taraftar gruplarının bulunduğu bölgeler ise “lacivert – sarı – kırmızı” bir renk cümbüşüne dönmüştü. Sokaklar insan kaynıyordu, iğne atsan yere düşmezdi; hepsi de kendilerini boyamış, tuhaf kıyafetler giyinmiş insanlardı. Böyle bir manzarayla karşılacağımı tahmin etmemiştim; büyük bir şaşkınlık yaşıyordum. İçimden üç “kuluvalehed” bir “elham” okuyarak, ayrıca bildiğim tüm “zem sûrelerini” okuyarak arabayı bırakabileceğim uygun bir yer aramaya başladım.

Fakat İsviçre’de “beleş” park yeri bulmak ne mümkün? Bütün park yerleri paralı. Hadi ücretleri insaflı olsa, yine birşey demiyeceğim. Arkadaş, bu ülkede herşey o kadar pahalı ki. Park ücretleri de öyle. Fakat mecburuz artık; arabayı Zürih Gölü’ne atacak değilim ya! Şehirde birkaç tur attıktan sonra, nihayet kapalı bir park yeri buldum ve içeri sürdüm. Arabayı içerde bırakıp içinde fotoğraf makinâm ve not defterim bulunan siyâh çantamı alarak dışarı çıktım. Macera şimdi başlıyordu; bekle beni bre küffâr Zürih, Okçu Yusuf’un torunu geliyor!..

Park binasından çıktığım gibi yokuş aşağı göl kıyısına doğru yürüdüm. Zaten şehir merkezi, tam da Limmat Nehri’nin Zürih Gölü’nden çıktığı noktada bulunuyor. Zürih’in kenarı göl kıyısıyken, içinden de nehir akıyor.

Aare Nehri’nin (Türkiye’dekiler bu nehrin ismini iyi bilirler; çünkü gazetelerin bulmacalarında sık sık sorulur) bir yan kolu olan Limmat Nehri, Glarus kantonunda Zürih Gölü’ne dökülür; Zürih şehir merkezinde Zürih Gölü’nden tekrar çıkar ve Aargau kantonunda Aare Nehri’ne dökülerek akıntısına son verir (Bir önceki bölümde Laufenburg köyünü gezdiğimiz Aargau kantonu adını Aare Nehri’nden alıyor).

Bu akarsuyun ilk ismi “Lindemagus” idi; daha sonra “Aa” ismini aldı. Günümüzdeki ismi ise “Limmat” şeklindedir. Nehir, adını Niederurnen köyünde Linth ve Maag adlı iki derenin birleşerek oluşmasından almaktadır.

Limmat Nehri’nin toplam uzunluğu 140 km’dir ancak Zürih Gölü’nden çıktığı nokta ile Aare Nehri’ne karışarak akıntısına son verdiği nokta arasında sadece 36, 3 km’lik bir uzunluk vardır.

Zürih Gölü (Zürichsee), harita üzerinde bakıldığında şekil olarak tıpkı bir muza benzemektedir. Deniz seviyesinin 406 m üzerinde bulunan bu gölün yüzölçümü 88, 17 km² olup en derin yeri 136 m’dir. Uzunluğu 42 km, en geniş yerinde ise sadece 3 km 850 m genişliğinde olan Zürih Gölü’nün İsviçre’nin üç kantonuna kıyısı vardır ki bunlar Zürih (Zürich), St. Gallen ve tüm ülkeye adını veren Schwyz kantonudur.

Göl üzerinde iki ada vardır. Biri, yerleşimin olduğu Ufenau ve diğeri de üzerinde insan yaşamayan, “doğal koruma alanı” ilan edilmiş olan Lützelau. (Sadece 112, 5 m²’lik bir büyüklüğe sahip olan küçücük bir ada olan Ufenau, buna rağmen, göl yönünden oldukça zengin olduğu halde ada yönünden oldukça fakir olan İsviçre’nin “en büyük adası” durumundadır.)

Zürih Gölü (Zürichsee), benim şimdiye dek gördüğüm 17. göl oldu: Hazar Gölü (Türkiye), Van Gölü (Türkiye), Arin Gölü (Türkiye), Konstanz Gölü (Almanya – Avusturya – İsviçre), Amm Gölü (Almanya), Eğirdir Gölü (Türkiye), Beyşehir Gölü (Türkiye), Rawal Gölü (Pakistan), Alp Gölü (Almanya), Forggen Gölü (Almanya), Bann Orman Gölü (Almanya), Starnberg Gölü (Almanya), Chiem Gölü (Almanya), Eib Gölü (Almanya), Skalka Gölü (Çek Cumhuriyeti), Odrava Gölü (Çek Cumhuriyeti) ve Zürih Gölü (İsviçre).

Muz şeklinde olan Zürih Gölü’nün en kuzey ucunda bulunan ve göle adını veren Zürih, İsviçre’nin en büyük şehridir. Zürih kantonunun da merkezi olan bu şehir, aynı zamanda bu ülkede, nüfûsu 1 milyon sınırını aşmış olan yegâne şehirdir.

İsviçre’nin en büyük şehirleri şunlardır:

1. Zürih (Zürich) → nüfûs 1.154.539  

2. Cenevre (Genève) → nüfûs 513.188

3. Basel → nüfûs 494.299  

4. Bern → nüfûs 344.727 (BAŞKENT)

5. Lozan (Lausanne) → nüfûs 324.387

6. Luzern → nüfûs 205.424

7. St. Gallen → nüfûs 148.532  

8. Winterthur → nüfûs 135.019

9. Lugano → nüfûs 127.641

10. Baden – Brugg → nüfûs 114.330

(NOT: Koyu puntolarla yazdığım şehirler, bu yazı dizimizde birlikte gezeceğimiz ve sokaklarında yürürken bir elimizi cebimize koyup bir elimizle de 33’lük tesbihimizi sallayarak “Aaaah ulan ahh! Bana bunu yapmayacaktın Şükufe” diyeceğimiz şehirlerdir)

Zürih her ne kadar İsviçre’nin en büyük şehri ise de, “İsim Şehir” oyunu oynarken “L harfiyle başlayan il” kısmına “Lüleburgaz” yazan salakların zannettiği gibi İsviçre’nin başkenti değildir. İsviçre’nin başkenti, 4. büyük kenti olan Bern’dir.

Dünya ülkeleri, kendilerine başkent olarak genelde en büyük şehirlerini seçerler. Fakat bunun istisnaları da yok değil. Bazı şehirler vardır ki, bulundukları ülkedeki en büyük şehir olmalarına karşılık başkent sıfatına sahip değildirler. For example, İsviçre’deki Zürih, Türkiye’deki İstanbul, Liechtenstein’daki Schaan, Hollanda’daki Rotterdam, Pakistan’daki Karaçi, Hindistan’daki Mumbai (Bombay), Avustralya’daki Sydney, ABD’deki New York, Brezilya’daki Rio de Janeiro, Fas’taki Casablanca (Dar’ul- Beyzâ), Nijerya’daki Lagos, Kamerun’daki Douala, Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki Kap, Afyon Cumhuriyeti’ndeki Emirdağ, Konya Cumhuriyeti’ndeki Cihanbeyli, Eskişehir Cumhuriyet’indeki Sivrihisar, Trabzon Cumhuriyeti’ndeki Sürmene, Elâzığ Cumhuriyeti’ndeki Palu, Bitlis Cumhuriyeti’ndeki Norşin, Fatih Cumhuriyeti’ndeki Çarşamba ve Kadıköy Cumhuriyeti’ndeki İçerenköy gibi.

Kemalist aydınlanma süreci yaşamadığı ve CHP ve MHP gibi nimetlerden mahrum olduğu için birden fazla resmî dili olan İsviçre’nin Almanca resmî adı “Schweiz”, Fransızca resmî adı “Suisse”, İtalyanca resmî adı “Svizzera”, Retoromanşça resmî adı “Svizra”, Kürtçe resmî adı ise “Vışşş!” olup, resmîyette bu isimlerin hepsi aynı anda kullanılır. Bizim şu anda bulunduğumuz Zürih şehrinin ise Almanca ismi “Zürich”, Fransızca ismi “Zurich”, İtalyanca ismi “Zurigo”, Retoromanşça ismi “Turitg”, Kürtçe ismi ise “Tirıg” olup, bu kantonda yaşayan halk “Ih liebe dih” konuştuğu için, resmîyette Almanca ismi olan “Zürich” geçerlidir.

Zürih halkı “Zürich” ismini “Züri” şeklinde telaffuz etmektedir; yani ismin son harfini okumamaktadır. Tıpkı Fransızlar’ın “Paris” ismini “Pari” şeklinde söylemeleri gibi. Siz sevgili “Haksö” okuyucuları ve “Haksö Habe” sitesi için yaptığım yoğun araştırmalar sonucu bu bilgiye de ulaşmış oldum.

Deniz seviyesinin 408 m yükseğinde kurulan (Antalya’nın Kemer ilçesindeki Phaselis plajını esas alarak ölçüyorum) ve Zürih kantonunun merkezi olan Zürih, 91, 88 km²’lik bir alanı kapsar. Trafik plaka merkezi ZRH olan şehrin nüfûsu 1 milyon 154 bin 539 olup, bunların arasındaki “uyanıklar” olan 382 bin 906 kişi şehir merkezinde yaşar. Göl kıyısında kurulmuş güzel bir şehir ve hayatın capcanlı olduğu bir metropol olan Zürih, İsviçre’nin başkenti Bern’e 125 km, Konstanz Gölü’ne 69 km, Almanya sınırına 58 km, Fransa sınırına 91 km, Liechtenstein sınırına 100 km, Avusturya sınırına 125 km, İtalya sınırına ise 233 km mesafede bulunuyor. (Yoruldum vallâh. Uykum geldi, yarın devam ederim. Hadi bana Şevbaş.)

(Bir gün sonra) Zürih, Erken Orta Çağ’da Keltçe olan “Turus” ismiyle kuruldu. 2. yy’daki Roma İmparatorluğu işgali döneminde  “Turicum” adıyla anıldı. Bu egemenlik 1648 tarihine dek sürdü. 1798 tarihine kadar da “bağımsız şehir” statüsünde kaldı. Daha sonra Fransız işgaline uğrayan şehrin idarî yapısı, bu işgalden kurulduktan sonra yeni bir statüye kavuşturuldu. Zürih kantonu kuruldu ve Zürih şehri de bu kantonun merkezi yapıldı.

18. ve 19. yy’larda kentte tekstil endüstrisi hızla gelimeye başladı. Sonra 1848 tarihinden başlanarak şehirde art arda banka ve sigorta merkezleri kurılmaya başlandı ve kent adeta tekstil, banka ve sigorta merkezi haline geldi. Hızla gelimeye başlayan şehirde endüstri ve finans dünyası “bir vücûdun iki kolu gibi” müthiş bir gelişim gösteriyor, şehir modern ve zengin bir karakter alıyordu. Şehirdeki sanayiî ve iktisadın hızla gelişmesi ve bu gelimeye paralel olarak çevre bölgelerden kente yapılan yoğun göç akını, şehri adeta yeniden imâr etme ihtiyacını doğurdu. Hem hızlı bir gelişen hem de yoğun olarak göç alan şehir, devlet ve belediye işbirliğiyle yeniden yapılandırıldı ve Zürih, modern bir metropole dönüştü.

Zürih’in bu gelişim ve modernleşmesi, tam da Avrupa’da sınıf mücadelesinin meydanları kasıp kavurduğu, kapitalizme karşı proleterya direnişlerinin büyük şehirlerin sokaklarına yayıldığı dönemlere denk geldiği için, elbet gelişme ve zenginleşmeye, şehrin kapitalistler için bir cazibe merkezi haline gelmesine karşı güçlü ve kitlesel tepkiler de baş göstermeye başladı.

1918 tarihinde Zürih kentinde emekçi ve proleter kitleler tarafından büyük gösteriler düzenlendi. Kapitalist gelişim kültürüne karşı duyulan tepkime öylesine büyük boyutlara ulaşmıştı ki, I. Dünya Savaşı’nın sonlarından başlayarak Zürih adeta sosyalist örgütlenmenin merkezi ve proleter direnişin kalesi haline geldi. Öyle ki, her iki dünya savaşı arasındaki dönemde Zürih’in lakabı “Kızıl Zürih” olmuştu. Ancak en büyük şanssızlıkları, Türkçe’ye tercüme edilmiş olan İslamî kitapları herkes okuyup bitirdikten sonra okumaya başlamak olan Türkiye’deki “tatlı su Müslümanları’nın” yeni keşif gibi dillendirdikleri “İslamî Sosyalizm” denen kurtuluş reçetesinden habersiz oldukları için, Zürih’teki proleter direnişler arzulanan devrimi gerçekleştiremediler. Kapitalizme ve emperyalizme karşı güçlü bir örgütlenme içinde olan İsviçreli sosyalistler, şayet bu devrimci mücadelelerini “abdestli” bir şekilde yapsalardı, tarihin seyri nasıl şekillenirdi, bilinmez. Fakat İsviçreli sosyalistler bırakın normal abdesti, boy abdesti almayı bile bilmiyorlardı. İsviçreli sosyalistlerin diğer bir talihsizliği de, Albay Muammer Qaddafî’nin o dönemler henüz leylekler tarafından dünyaya getirilmemiş olmasıydı.

Zürih ve oradan da tüm İsviçre’ye yayılan bu “sosyalist rûh” (çok ilginç bir ifade oldu vallâh; “İslamî Sosyalizm” tabirinden daha çarpıcı bir tabir bence, “sosyalist rûh”), o dönemler İsviçre’deki “derin devletin” de işine geliyordu. Çünkü bu sosyalist ideolojik hava, ülkeyi kuzeyde Almanya’dan, güneyde de İtalya’dan gelen faşist Nazi tehlike ve saldırılarından koruyordu. Almanya’da Adolf Hitler, İtalya’da da Benitto Mussolini iktidarda olduğu için, solcuların varlığı İsviçre devletinin işine geliyordu. Devlet de bu yüzden dolayı solcuların üzerine fazla gitmiyor, onlara serbestiyet alanı açıyordu.

İsviçre Solu, her platformda “kapitalist ve burjuva” olarak nitelediği İsviçre devletine karşı olduklarını söylüyordu; ancak dışarıdan gelecek Nazi tehlikesine karşı “kapitalist ve burjuva” devlete destek veriyordu. Her ne kadar bu destek, CHP ve BDP somutunda Türk Solu ile Kürt Solu’nun 12 Eylül darbe anayasasına verdikleri destek kadar büyük bir destek olmasa da, yine de küçümsenmeyecek oranda bir destek olduğunu söyleyebiliriz, netekim.

Zürih, bu “sosyalist rûhunu” savaştan sonra da – marjinal bir biçimde de olsa – sürdürdü. Netekim binaenaleyh, 1968 yılındaki “Globus İsyanı” ve 1980 yılındaki “Gençlik Ayaklanmaları” buna örnek verilebilir diye düşünüyorum kanaatini taşımaktayım bana göre.

Halen dahi 1 Mayıs kutlamaları Zürih kentinde, diğer İsviçre şehirlerinden farklı olarak olaylı bir şekilde kutlanmakta, polis yoğun güvenlik önlemleri almakta ve “canını sokakta bulmayan” bendeniz de Zürih’i Haziran ayında ziyaret etmekteyim.

İsviçre’nin en büyük şehri Zürih’e girdiğimde, gördüğüm manzara karşısında nutkum tutulmuştu. Karşımda capcanlı bir şehir vardı. Sokaklar, caddeler insan kaynıyordu. Cıvıl cıvıl bir hayat vardı. Her taraf bir renk cümbüşüne dönmüştü.

Tam bana göre bir yere gelmiştim. Her taraf insan kaynıyordu. Muhteşem, harika! Kimbilir bu şehirde ne keyifli zaman geçirecektim! Yine her millettten, her ülkeden insanların arasına karışacak, kim bilir ne eğlenceli sohbetler yapacak, ne çok yeni arkadaşlıklar kuracaktım.

 İçim sevinç dolmuştu. O sevinçle başladım şehri gezmeye Kendi kendime söylene söylene yürüyordum:

Bizsiz
Ilgaz’ın çam ormanları
güzel değildir

hayda günlerim hayda
sırtını düşmana verdikçe
Murat dağları
güzel değildir
dost dost
ille de kavga.

Biz olmasak gökyüzü
biz olmasak
üzüm göz
kömür göz
ela göz
güzel değildir
hayda günlerim hayda
biz olmasak göz ile kaş
öpücük
nar içi dudak
biz olmasak ray
dönen tekerlek
yıkanan buğday
ayın onbeşi
güzel değildir
dost dost
ille de kavga

Biz olmasak
Taşova’nın tütünü

Kütahya’nın çinisi
yani bizsiz
anne dizi
kardeş dizi
yar dizi
güzel değildir
hayda günlerim hayda.

Arabadan çıkıp şehri gezmeye başladığımda çok güzel saatler yaşayacağımı tahmin ediyordum ancak Zürih’te geçireceğim saatlerin, beş günlük gezimizin en keyifli, en neş’eli saatleri olacağını henüz bilmiyordum.

Büyük bir sevinç ve heyecanla başladım Zürih’i gezmeye. Sokaklar, caddeler, göl kıyısı, kafeler, parklar insan kaynıyordu.

Gezimizin en keyifli ve neş’eli saatleri şimdi başlıyordu.

sediyani@gmail.com

 

FOTOĞRAFLAR:

 

İsviçre’nin en büyük şehri Zürih... Zürih Gölü kıyısında ve Limmat Nehri üzerinde kurulmuş bir şehir olan Zürih, İsviçre’nin nüfûsu 1 milyon sınırını aşmış olan tek kentidir. Şehir merkezi, tam da Limmat Nehri’nin Zürih Gölü’nden çıktığı noktada bulunuyor. Şehir merkezindeki bir köprü üzerinde çektiğim bu resim de, işte tam bu noktayı gösteriyor. (İSVİÇRE)

 

Zürih Gölü (Zürichsee), harita üzerinde bakıldığında şekil olarak tıpkı bir muza benzemektedir. Deniz seviyesinin 406 m üzerinde bulunan bu gölün yüzölçümü 88, 17 km² olup en derin yeri 136 m’dir. Uzunluğu 42 km, en geniş yerinde ise sadece 3 km 850 m genişliğinde olan Zürih Gölü’nün İsviçre’nin üç kantonuna kıyısı vardır ki bunlar Zürih (Zürich), St. Gallen ve tüm ülkeye adını veren Schwyz kantonudur. (İSVİÇRE)

 

Şu fotoğrafa dikkatlice bakın... Bazen öyle rastgele bir fotoğraf çekersiniz de, çektiğiniz o resimle ne muhteşem bir enstantane yakaladığınızı ancak bilgisayarda açıp bakınca farkedersiniz. Ben de bu resmi çektiğimde olayın farkında değildim ama sonra bilgisayarda açıp bakıca resmin güzelliği karşısında şaşırıp kaldım. Şu fotoğraftaki her şeye lütfen dikkatlice bakın; gölün yüzeyine, geminin gelişine, geminin ardındaki karaya ve üzerinde ışıkları yanan evlere, bulutların kıvırcık kız saçı gibi kıvrım kıvrım aldığı şekle ve en önemlisi de, göl üzerinde kanat çırpan kuşlara bakın. Özellikle en soldaki kuşun aldığı şekil, kanatlarını kaldırması ve tüm bedeninin aldığı şekil, adeta jenerik bir şekil. Kuşlar sanki elle çizilmiş. Resimdeki her her şeye dikkatli dikkatli bakın. Sanki fotoğraf değil, usta bir ressamın çizdiği doğa tablosu, değil mi? (İSVİÇRE)

 

Zürih Gölü’nde sandallar (İSVİÇRE)

 

Bu sandallarla hem balığa çıkıyorlar, hem de karşıdan karşıya yolcu taşıyorlar (İSVİÇRE)

 

İşte bir “konuşan fotoğraf”...  Fotoğrafın ön tarafında, göl üzerinde yüzen kuğu ve ördekler görüyorsunuz; tabiâtın sesizliğini ve asudeliğini. Arka planda ise şehir hayatının tüm koşuşturmacası, keşmekeşi ve stresini görebiliyorsunuz. Bir şehirde görebileceğiniz her şeyi bu fotoğrafta görüyorsunuz; bayraklar, eğlence parkları, elektronik dönme dolaplar, trafik araçları, insanlar, binalar, hatta araç trafiğinin ortasından geçen bir tramvay bile var. Fotoğrafın ön kısmındaki hayat ile arka kısmındaki hayat arasındaki çelişkiyi dikkatli bir şekilde gözlemleyiniz. Doğal hayatın sessizliği ve şehir hayatının stresi; iki zıt yaşam aynı karede. (İSVİÇRE)

 

Ne kadar güzeller, değil mi?(İSVİÇRE)

 

Ördek yavruları, en şirin hayvanlardır gerçekten. Hele su içmeye doğru gittiklerinde, o minik kıçlarını iki yana sallayarak yürümeleri yok mu, çok şekerler gerçekten. (İSVİÇRE)

 

Bu insanlar Zürih’in geleneksel kıyafetlerini giymişler. Avrupa Futbol Şampiyonası boyunca Zürih geleneksel kıyafetleriyle dolaşıp diğer ülkelerden gelen futbolseverleri kendi kültürleriyle karşılıyorlar. Görünüşlerine bakıp aldanmayın; bunların hepsi papaz ve kilise öğrencileri. Bizler aracılığıyla Türkiye’deki kardeşlerimize selam gönderiyorlar (İSVİÇRE)

 

İtalyan taraftarlar yemek kuyruğunda (İSVİÇRE)

 

Avrupa Kupası nedeniyle Zürih Belediyesi, Zürih Gölü kenarına yabancı ülkelerden gelen misafirler için “Fanzone Zürich” (Zürih Taraftar Mıntıkası) kurmuş (İSVİÇRE)

 

Bunlar da Romen taraftarlar. Büfeden yemeklerini almış, oturup yiyebilecekleri bir yer arıyorlar. Bu arada bize selam vermeyi de ihmal etmiyorlar. (İSVİÇRE)

 

Tâ Romanya’dan buraya takımlarını desteklemek için gelen taraftarlar şehirde renkli bir görüntü oluşturmuşlar (İSVİÇRE)

 

Drakula’nın torunları Zürih’i istilâ etmiş. Fakat korkacak birşey yok; artık insan kanı emmiyorlar. Bizim gibi yemek yiyorlar (İSVİÇRE)

 

♠ ƵتЯİH ♫ HΛTIЯΛ§I ♣

YAZIYA YORUM KAT

11 Yorum