1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur – 20
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur – 20

A+A-

 

“Toprak yaratıldığında üstünde sınır çizgileri yoktu. Onu bölmek insanlara düşmez.”

 

 Kızılderili reisi Joseph

 

 

     Sabah uyandığımda, saat sekiz buçuktu. Sadece iki saat uyuyabilmişim. Üstümü giyinip aşağı indim, mescidin şadırvanında güzelce yüzümü yıkadım.

 

     Su gibisi var mı? Dokunur dokunmaz müthiş bir enerji veriyor insana. Yüzümü suyla yıkayınca bütün uyuşukluğum kalktı üzerimden. Suyun verdiği güçle canlanmıştım. Şimdi yeni bir güne başlayabilirdim.

 

     Camide kimse yoktu; zaten dün gece beni burada yalnız bıraktıklarında anahtarı bana teslim etmişlerdi. Dün sözleştiğimiz gibi yaptım; camiden çıkınca kapıyı arkamdan kapattım ve anahtarı da anlaştığımız yere bıraktım. Bırakmadan önce etrafı kolaçan ettim tabiî, anahtarı bıraktığım yeri kimse görmesin diye.

 

    Bad Säckingen Mimar Sinan Camiî’nden ayrıldıktan sonra, caminin parkındaki arabama bindim ve “Bismillâh” deyip yeni güne başladım.

 

     13 HAZİRAN: ALMANYA – İSVİÇRE

 

     Camiden çıktım ama kentten hemen çıkmaya niyetim yoktu. Önce kent merkezine girip kahvaltı yapabileceğim güzel bir yer bulacak, güzel bir sabah kahvaltısı yapıp öyle ayrılacaktım buradan. Kahvaltısız güne başlayamazdım.

 

     Şehir merkezindeki sokaklarda arabayla tur atarken, gözüm hep dışarıdaydı. Dükkânlara baka baka gidiyordum. İsmi Türkçe olan bir yer arıyordum.

 

     Allâh’a şükürler olsun ki hayatımın hiçbir döneminde elbiseme millîyetçilik mikrobu yapışmadı ama şu “boğaz” konusunda benden daha millîyetçisi yoktur. Bir tek yemek konusunda millîyetçiyim. Anadolu mutfağı olmasa, yediğim lokma boğazımda kalacak sanki. Ne yapayım arkadaş, başkalarının yemeklerini yiyemiyorum; zorla mı? (İranlılar’ın üzümlü pilavı ve Pakistanlılar’ın sütlü çayı hariç; onları seviyorum)

 

     Nihayet Eski Basel Yolu 3 (Alte Baslerstraße 3) adresinde “Nazar Pizza & Kebab Haus” (Nazar Pizza ve Kebab Evi) adlı bir döner ve pizza dükkânı gördüm. Dışarıdan güzel görünüyordu; üzerindeki yazılar Urfa ilimizin renkleri olan “yeşil – sarı” renklerle yazılmıştı.

 

     Ma bunu gören Ceylanpınar’ın “fahrî hemşehrisi” Sediyani abê durur mu? Durmaz tabiî; siye yemin edirem ki hemen uygun bir yere arabayı park ettim ve dışarı çıktım. Dükkâna doğru yürüdüm ve “Selamun aleykum” deyip girdim kapısından içeri... “Ve aleykum selam”.

 

     Bad Säckingen küçük bir yer olduğu için burda herkes herkesi tanırdı; özellikle aynı ülkeden gelenler mutlaka tanırlardı biribirlerini. Böyle olunca, yabancı olduğumu hemen anlıyordu haliyle:

 

     - Hoşgeldiniz abi, buyrun. Hoşgeldiniz.

 

     - Eyvallah, hoşbulduk. Nazar ismini ve yeşil – sarı renkleri görünce daldım içeri.

 

     - (Gülerek) İyi etmişsin abi. Başım gözüm üstüne. Uzaklardan geliyorsun galiba. Nerden böyle?

 

     - Evet, Bavyeralı’yım. Ne tavsiye edersiniz?

 

     - Vallah abi, döneri daha takmadık, erken; öğlene doğru takıyoruz. Ama pizza yapabiliriz.

 

     - Ben kahvaltı yapacağım zaten. Bana bir pide yapın bir zahmet. Peynirli ve yumurtalı pide. Fakat yumurtasını hemen dökmeyin, pidenin pişmesine 20 – 30 saniye kadar kala yumurtayı dökün. Yumurta çiğ gibi olsun, katı olmasın.

 

     - Tamam abi.

 

     Dükkânda 2’si bayan 7 kişi vardı. Her biri Türkiye’nin değişik yörelerinden olan bu güzel insanların bir kısmı burada çalışıyor, bir kısmı da dostları oldukları için dükkâna “geyik yapmaya” gelmişlerdi. Gaziantepli 32 yaşındaki Salman Taşar ve Ankaralı 31 yaşındaki Serkan Palancı dükkânda çalışıyorlardı. Ankara – Haymanalı 28 yaşındaki Selda Palancı, Serkan Palancı’nın hanımıydı. Ankaralı 26 yaşındaki Ferda Yerligül de Selda Palancı’nın arkadaşıydı. Denizlili 50 yaşındaki Hüseyin Neşetin, Adıyaman – Gölbaşılı 18 yaşındaki Cihan Kıraç ve Trabzon – Vakfıkebirli 17 yaşındaki Savaş İslam ise arkadaş ve tanıdık çevresi oldukları için öylesine dükkâna gelmişlerdi.

 

     Onlar harıl harıl çalışırken, ben oturduğum yerden gizli gizli onları süzüyordum; davranışlarını gözlemliyordum. Biri siparişi hazırlamaya çalışıyor, biri salata yapıyor, biri sosları bitirmeye çalışıyor, biri etrafı temizliyor, bayanlar da vitrini süslemeye çalışıyordu. Dükkâna keyfince gelenler de yardım ediyordu. Kimin eleman, kimin ziyaretçi olduğu belli olmuyordu. 

 

     “Yurdum insanı” idi bunlar... Geldikleri toprağın kokusunu buralara getiren, Anadolu’nun bütün güzelliklerini buralara kadar taşıyan insanlardı. Adına “gurbetçi” denen, her biri yüreğinin en derin yerinde bir “sılâya mektup” saklayan insanlardı bunlar.

 

     Yurdum insanı... Dünyadaki hiçbir millete benzemeyen, bambaşka şeyler karşısında hüzünlenip bambaşka şeylere gülen, kültürü, yaşam biçimi, sosyal davranışları hiçbir ülkenin insanına benzemeyen, ağlanacak haline gülen ve gülünecek haline ağlayan yeryüzündeki tek millet, hiç kimsenin ayıplamadığı şeylerden utanan ve hiç kimsenin övünmediği şeylerle övünen, hem ülkesinde hem de gurbette ezilen, horlanan, ama insanlığından, canayakınlığından, seviciliğinden hiçbir şey kaybetmeyen, sakarlıkları, gariplikleri, aptallıkları, hataları ve ayıpları bile insana şirin görünen.

 

     Yurdum insanı... Yanında hangi konu tartışmaya açılırsa açılsın mutlaka söyleyecek sözü olan, sadece yolculuk halindeki bir otobüsün veya vapurun içinde olduğu zaman düşünmeye vakit ayıran, en ağır hakaret olarak “eşek” sözcüğü kabul edildiği halde küçük çocukların “sıpa” diye çağrılarak sevildiği tuhaf bir millet.

 

     Yurdum insanı... Kimi Türkçe konuşan, kimi Kürtçe konuşan, kimi Arapça kimi Gürcüce konuşan ama hepsi de “aynı dili” konuşan.

 

     Yurdum insanı... Kimi Ankaralı, kimi Gaziantepli, kimi Denizlili, kimi Trabzonlu, kimi Adıyamanlı ama hepsi de “bizim köylü”.

 

     Yurdum insanı... Kimi deniz kıyısında, kimi dağ başında, kimi de şehrin ortasında büyüyen ama hepsi de büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öperek büyüyen.

 

     Pidem hazır olunca getirip masama koydular. Mmmmm, mis gibi kokuyordu.

 

     Ben pidemi yemeye başlarken, onlar da sanki benimle birlikte yiyeceklermiş gibi masaya kuruldular:

 

     - Abi hayırdır; burda akrabaların falan mı var?

 

     - Beş günlük bir geziye çıktım; bu dördüncü günüm.

 

     Onlara herşeyi A’dan Z’ye kadar anlattım. Ne iş yaptığımı, niçin buralarda olduğumu, gezinin ilk üç günü gördüklerimi ve yaşadıklarımı anlattım. Salem Affenberg’deki Berber maymunlarını, Friedrichshafen’deki zeppelin müzesini, Bregenz’deki teleferikleri, Romanshorn’daki sevimli yaratık Mocmoc’u, Konstanz’daki “güzel kadın” İmperia’yı, Mainau Çiçek Adası’nı, Su Merdiveni’ni, Çocukistan’ı, Gülistan’ı, Kelebek Evi’ni, Reichenau adasını, Singen’deki gemi şeklindeki camiyi, Radolfzell’de Türkiye’nin kazandığı maçtan sonra yaşanan kutlamaları, Tuna Nehri’nin kaynağını, Ren Şelâlesi’ni, her şeyi anlattım. Hayretler içinde dinlediler. Ayrıca fotoğraf malinâsını çıkarıp onlara çektiğim resimleri de gösterdim.

 

     Kahvaltı yapmak için geldiğim Nazar’da çok güzel arkadaşlarım olmuştu. Biribirimizin telefonlarını aldık. Yediğim pidenin ücretini almak istemediler; parayı onlara verebilmek için 10 dakika mücadele verdim. Fakat sonunda hesabı almaya razı ettim onları.

 

     Daha sonra, onları gazeteye çıkaracağıma söz vererek, dükkânın önünde toplu resimlerini çektim ve kendilerinden hatır isteyerek ayrıldım. Park halindeki arabama bindim ve bugünkü yolculuğuma başladım.

 

     Bad Säckingen’den ayrıldıktan sonra 10 km doğusunda bulunan Laufenburg köyüne gitmek üzere B 34 yoluna girdim ve 12 dakika içinde bu köye ulaştım.  

 

     Benim bugün bu köye gelmemin çok, çok ama çok özel bir sebebi vardı. Buraya ne herhangi bir cemiyeti ziyarete geliyordum, ne de herhangi bir göl, ada veya şelâle vardı. Bu kez bambaşka bir sebebi vardı gelişimin.

 

     Peki neydi bu özel sebep? Almanya – İsviçre sınırındaki bu Laufenburg köyünün benim için ne gibi bir anlamı olabilirdi? Kaldı ki, daha önce hiç görmediğim bir köydü bu, hayatımda ilk defa görecektim. Daha önce hiç gitmediğim, kendisiyle ilgili hiçbir hatırâm olmadığı ve burada herhangi bir doğal güzellik de bulunmadığına göre, burada kimseyi de tanımadığım halde, bu köye niçin büyük bir heyecanla geliyordum ve gelirken kalbim adeta küt küt atıyordu? Sahi, niçin?

 

     Bu köyü hiç görmediğim halde, daha önce kaleme aldığım iki makalede bu köyden söz etmiştim. Bu köy, yazı hayatımda, bugüne kadar iki ayrı makaleme konu olmuştu.

 

     Biri, 1999 yılında Selam gazetesi için kaleme aldığım ve Selam gazetesinin 11 Nisan 1999 tarihli 384. sayısında yayınlanan “Ceylanpınar” adlı yazımdı ki bu yazıyı yıllar sonra, halen bulunduğum Haksöz sitesinde de yayınlatmıştım ve şu anda arşivimizde duruyor. Yazının Haksöz sitesinde yayınlanması üzerine, kısa sürede Şanlıurfa’nın Ceylanpınar ilçesinde duyulmuş, bu ilçeden art arda mailler almış ve yeni güzel dostlar kazanmıştım ki bunlardan biri, ilçenin yayın organı olan Ceylan Pınarı sitesinin editörü İbrahim Polat, ikisi de bu güzel sitenin güzide yazarları M. Nuri Ekingen ve Hülya Kurt idiler. Sözkonusu yazı vesilesiyle tanıştığımız bu güzel insanlar, bana Ceylan Pınarı sitesinde yazmayı teklif ettiklerinde, tek saniye bile düşünmemiştim.

 

     Herhangi bir düşünce, siyasî çizgi veya ideolojiye değil, bir yerleşim birimine dayanan, fikirdaşlık değil hemşehrilik paydasında bir araya gelen insanların oluşturduğu ve kin, nefret, terör ve anarşiyi teşvik etmediği, halkın dînî, millî, örfî ve an’anevî değerlerine hakaret etmediği müddetçe her çeşit fikir ve düşüncenin özgürce ifade edilebildiği bir yayın organında kalem oynatmak, benim için keyifle ve mutluluk duyarak yapacağım bir iş olur diye düşünmüştüm ki düşündüğüm gibi de oldu. 2 Nisan 2007 tarihinden beri elimde küçük bir süpürgeyle hizmetçilik yaptığım Ceylan Pınarı sitesinde yaşadığım mutluluğu, aldığım lezzeti ve gördüğüm sevgiyi, saygıyı ve kardeşliği hiçbir şeye değişmem. (Sözkonusu yazıda anlattığım Mart 1993’teki Ceylanpınar gezisini biz altı kişilik bir arkadaş grubu yapmıştık. Bu kişilerden biri Fıtrat sitesinin yazarı ve Urfalı olan Faruk Mağat, biri de Ceylan Pınarı sitesinin yazarı ve Ceylanpınarlı olan Dr. Abdurrahim Çekin idi. Hatta Ceylanpınar’da kaldığımız üç gün içinde evine misafir olduğumuz kişilerden biriydi, Abdurrahim. Bizim Diyarbakır’da üniversiteden arkadaşımız olan Abdurrahim kardeş sonra çocuk hastalıkları konusunda uzman doktor oldu. Şu anda sitede genelde çocuk hastalıkları ile ilgili her anne – babanın istifade etmesi gereken faydalı makaleler kaleme almaktadır.)

 

     Diğer makale ise, 2006 yılında Haksöz sitesi için kaleme aldığım ve 28 Mayıs 2006 tarihinde Haksöz sitesinde yayınlanan “Nehirler ve Dikenliteller” adlı yazımdı.

 

     7 yıl gibi uzun bir arayla ve farklı yayın organları için kaleme aldığım ve fakat Almanya’daki aynı evimde, hatta aynı masada yazdığım bu iki ayrı yazıda, aynı konuyu işliyordum. Yazıların konusu, içinden uluslararası sınır geçen yerleşim birimleriydi. İki devlet arasında ikiye bölünen ve akraba oldukları halde halkı biribirinden kopartılan köyleri ve şehirleri anlatıyordum. Kürdistan coğrafyasında Türkiye ile Suriye arasında ikiye bölünen Serê Kani (Ceylanpınar / Ras’el- Ayn), Kaniya Ğezalan (Akçakale / Tell El- Abyad), Tırbê Spiyê (Şenyurt / Derbesiye) gibi kentleri anlatırken, ikiye bölünen yerleşim birimlerine Avrupa kıt’âsından da örnekler veriyordum ki bunlardan ikisi, Almanya ile İsviçre arasında ikiye bölünmüş köyler idiler. Bu köylerden biri Laufenburg, diğeri de Rheinfelden idi. (İkisini de hiç görmemiştim ama bu gezimizde her ikisini de ziyaret edeceğiz. Bugünkü gezimizi bitirince, en son Rheinfelden’e gideceğiz ve geceyi de ikiye bölünmüş bu köyde geçireceğiz. Laufenburg ve Rheinfelden, tıpkı Ceylanpınar gibi ikiye bölünmüş yerleşim birimleridirler ve bizler bugünkü gezimize Laufenburg’da başlayıp, Rheinfelden’de bitireceğiz. Ne ilginç bir iş yapıyoruz ve bizler kendimiz de ne tuhaf adamlarız, değil mi?)

 

     Laufenburg köyüne girerken, işte bu yüzden içimde tarifsiz bir heyecan vardı. Çok ama çok bir duyguydu bu. Bir yerleşim birimini yıllarca yazılarınızda konu ediyorsunuz ve yıllar sonra, işte o köye gitmeniz nasip oluyor. Yazılarınızda bahsettiğiniz köyü şimdi bizzat göreceksiniz. Tuhaf bir duyguydu bu gerçekten. Böylesine garip bir rûh haliyle girdim Laufenburg köyüne. Tabiî, Almanya tarafındaydım. Sınırı çizen Ren Nehri kenarında uygun bir yere arabayı park ettikten sonra çıktım dışarı.

 

     Laufenburg, Almanya ile İsviçre arasında ikiye bölünmüş bir yerleşim birimi. Her iki ülkede de aynı isimle anılıyor. Köyün ortasından geçen Ren (Rhein) Nehri, Almanya – İsviçre sınırını çiziyor.

 

     Köyün Almanya’daki tarafı, Baden – Württemberg eyâletinin Freiburg iline bağlı Waldshut – Thiengen ilçesinin bir köyü, köyün İsviçre’deki tarafı ise Aargau kantonunun bir köyü durumundadır.

 

     Köyün ortasından geçen Ren Nehri, iki ülke arasındaki sınır olarak kabuledildiğinden, yerleşim birimi ikiye bölünmüş durumda. Irmağın akış yönüne göre sağ tarafı (kuzey) Almanya toprağı olurken, ırmağın akış yönüne göre sol tarafı (güney) da İsviçre toprağı olarak kabul edilmiş durumda.

 

     Deniz seviyesinin 337 m yükseğinde kurulu olan Laufenburg köyünün Almanya tarafında 8 bin 624 kişi, İsviçre tarafında ise 3 bin 235 kişi yaşıyor.

 

     Sınır ırmağının her iki yakasında oturanlar, biribirinin yakınları ve akrabaları. Evleri karşı karşıya. Pencereden baktıklarında biribirlerini görebiliyorlar. Bir tarafta yaşayanlar, öbür tarafta yaşayanların çocuklarının oyun oynarkenki bağırışlarını işitebiliyor. Fakat, heyhaaat, bunlar farklı ülkelerin vatandaşları; faklı pasaportlara sahipler.

 

     Ahmed Arif, bu durumu “33 Kurşun” adlı şiirinde o kadar güzel ifade etmektedir ki:

 

     “Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
     Karşıyaka köyleri, obalarıyla
     Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
     Komşuyuz yaka yakaya
     Birbirine karışır tavuklarımız
     Bilmezlikten değil,
     Fukaralıktan
     Pasaporta ısınmamış içimiz
     Budur katlimize sebep suçumuz,
     Gayri eşkiyaya çıkar adımız
     Kaçakçıya
     Soyguncuya
     Hayına...

     Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
     Rivayet sanılır belki
     Gül memeler değil
     Domdom kurşunu
     Paramparça ağzımdaki...

     Vurun ulan,
     Vurun,
     Ben kolay ölmem.
     Ocakta küllenmiş közüm,
     Karnımda sözüm var
     Haldan bilene.
     Babam gözlerini verdi Urfa önünde
     Üç de kardaşını
     Üç nazlı selvi
     Ömrüne doymamış üç dağ parçası
     Burçlardan, tepelerden, minarelerden
     Kirve, hısım, dağların çocukları
     Fransız kuşatmasına karşı koyanda.

     Bıyıkları yeni terlemiş daha
     Benim küçük dayım Nazif
     Yakışıklı,
     Hafif,
     İyi süvari
     Vurun kardaş demiş
     Namus günüdür
     Ve şaha kaldırmış atını.

     Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
     Rivayet sanılır belki
     Gül memeler değil
     Domdom kurşunu
     Paramparça ağzımdaki.”

 

     Bölünen yerleşim birimlerinde yaşamlar, sevdâlar, sevinçler ve hüzünler de bölünür. Toprak parçalandığı zaman, her şey parçalanmış demektir. Toprağı parçalamak, ortak değerleri, ortak tarihi, ortak inançları, ortak idealleri, ortak yaşamları, ortak sevinç ve hüzünleri parçalamak demektir.

 

     Toprağa yeni sınırlar çizmeye kalkışanlar da, var olan sınırları kutsayıp dokunulmaz addedenler de aynı şeyi yapıyorlar; toprağın parçalanmasını, bölünmesini kabul ediyorlar. Onların karşı olduğu husus toprağın parçalanması değil, toprağın kendi istekleri doğrultusunda parçalanmaması.

 

     Türkiye – Suriye sınırında ilçelerin ve köylerin ikiye bölünmüş olmasını, yerleşim birimlerinin arasında dikenliteller örülmüş olmasını ve bu dikenlitellerin amcaçocuklarını, teyzeçocuklarını biribirinden koparmış olduğunu, bu insanların biribirleriyle görüşemediğini bir gün bile kendilerine dert edinmemiş, bunun dâvâsını gütmemiş insanların kalkıp “Vatan bölünmez” nutukları atması şaklabanlıktan ve soytarılıktan başka nedir ki? Vatanı sevmenin ilk adımı, toprağı sevmektir. Toprağı sevmek ise, toprağa çizilen ulusal sınırlara ve aileler arasına örülen dikenlitellere karşı çıkmayı gerektirir. Bir gümrük kapısında veya askerî karakolda sınırları biten toprak parçasına “vatan” değil, “açıkhava hapishanesi” denir çünkü. “Vatan”, sınırları insan eli ve iradesiyle çizilen, adına devlet denen bir güç tarafından egemenlik altında tutulan toprak parçalarına değil, içinden ırmaklar akan, dağlar yükselen, göller bulunan, kıyılarına deniz dalgalarının vurduğu, ortak tarih ve kaderin yaşandığı, sevinç ve hüzünlerin paylaşıldığı coğrafyalara denir. Ve vatanın üzerinde güçlü bir devlet değil, masmavi bir gökyüzü vardır.

 

     Coğrafyaların isimleri, Allâh’ın Âdem’e öğrettiği isimler gibidir, kutsaldırlar; ancak devlet isimleri ve sınırlarını devlet erkinin belirlediği ülke isimleri öyle değildir, yapaydırlar. İnsan iradesiyle konulmuş yapay isimler, haritalarda yazan isimlerdir; haritada yazılması yasak olan isimler ise, Allâh’ın Âdem’e öğrettiği isimlerdendir, kutsaldırlar.

 

     Oturduğunuz köy veya ilçenin bir gün ansızın bir takım güçler tarafından ikiye bölündüğünü ve bazı akraba ve arkadaşlarınızın sınırın öte tarafında kaldıklarını, artık onlarla “pasaport” veya “vize” olmadan görüşmenizin imkânsız olduğunu bir an olsun tasavvur etmenizi salık veririm. Çok acı, değil mi?

 

     Kendi köyünüzü düşünün, ya da ilçenizi. Ortasında bir dere veya nehir akıyor. Akan suyun üzerinde de köprü var. Bir savaş yaşanıyor ve savaştan sonra yeni sınırlar çiziliyor. Daha sonra kutsanıp “dokunulmazlık” addedilecek olan ulusal sınırlar. Ve iki devlet arasında çizilen sınır, sizin köyünüzün ortasından geçen nehir kabul ediliyor. Köyünüzü ikiye bölüyorlar. Köyün yarısı bir ülkenin, yarısı da başka bir ülkenin vatandaşı oluyor. Sizin kuzenlerinizden, çocukluk arkadaşlarınızdan bazıları, hatta belki de sevdiğiniz kız, sözlünüz, nişanlınız, sınırın öte tarafında kalıyor. Onların evi derenin öbür tarafında olduğu için, öbür devletin tebâsı oluyorlar. Aynı köylüsünüz ama artık aynı ülkenin vatandaşı değilsiniz. Artık biribirinizle pasaport olmadan görüşemezsiniz. Sahi ya, ne yaparsınız?

 

     İşte şimdi, aynen böyle bir köydeyim, kardeşlerim. Burası Laufenburg.

 

     Sınırı çizen Ren Nehri boyunca yürüdüm. Önce Almanya tarafında durup İsviçre tarafına baktım. Sonra da, ırmağın iki yakası, yani iki ülke arasındaki köprünün üzerine gittim. Köprünün bir başından bir başına yürüdüm; yani Almanya’dan İsviçre’ye yürüyerek gidip geldim. Sonra İsviçre tarafında durup Almanya’ya baktım.

 

     Köprünün her iki tarafındaki tabelada da aynı isim yazıyordu; “Laufenburg”. Çünkü aynı köydü. Fakat tabelaları oraya diken devletler farklıydı; çünkü köy, iki ayrı devletindi. Almanya tarafındaki tabela sarı, İsviçre tarafındaki tabela ise beyaz renkteydi. Almanya tarafındaki sarı tabela, Laufenburg için “Waldshut – Tiengen ilçesinin köyü” diyordu; İsviçre tarafındaki beyaz tabela ise, Laufenburg için “Aargau kantonunun köyü” diyordu. Köprünün bir ucunda siyâh – kırmızı – altın Almanya bayrağı, diğer ucunda ise kırmızı – beyaz ve haçlı İsviçre bayrağı dalgalanıyordu.

 

     Köprünün üzerinde yürüyerek Almanya’dan İsviçre’ye gidiyorum. Küçük bir köyün içinde geziyorum işte; o köydeki bir köprünün üzerinden geçiyorum; yaptığım alt tarafı bu. Köyün dışına bile çıkmıyorum ama yine de bir ülkeden başka bir ülkeye gidiyorum. Köyden dışarı çıkmadım ama Almanya’dan dışarı çıktım; hatta bırakın Almanya’yı, Avrupa Birliği’nden bile dışarı çıktım. Çünkü İsviçre AB ülkesi değil. Ne tuhaf, değil mi? Halbuki köyden dışarıya adımımı bile atmadım.

 

     Bu şirin köy ikiye bölünmüş; köyün ortasında sınırlar çizmişler. Tıpkı Ceylanpınar (Serê Kani) gibi, Akçakale (Kaniya Ğezalan) gibi, Şenyurt (Tırbê Spiyê) gibi.

 

     Ceylanpınar’ın, Akçakale’nin, Tırbê Spiyê’nin bir kardeşi var burada... Bir köyü ikiye bölmüşler; köyün içinden geçen ırmağı sınır yapmışlar. Köy, iki ülke arasında paylaşılmış. Köyün ortasından geçen Ren Nehri’nin kuzeyi, yani akış yönüne göre sağ tarafı Almanya toprakları, Ren Nehri’nin güneyi, yani akış yönüne göre sol tarafı İsviçre toprakları olmuş… Bir köy, iki ülke: Laufenburg.

 

     Köprünün tam ortasında duruyorum; yani iki ülke arasındaki sınırın sıfır noktasında. Orda durup, aşağıda akan suya bakıyorum. Laufenburg köyünün ortasından geçen Ren Nehri, iki ülke arasındaki sınır kabul edilince köy ikiye bölünmüş, köyün yarısı Almanya’ya, yarısı da İsviçre’ye ait olmuş. Ren, böyle bir acımasızlığa sebep olduğundan habersiz bir şekilde, “yeşil yeşil” akıyor.

 

     Sınırın tam sıfır çizgisi üzerindeyim. Etrafımda da hiç kimse yoktu. Orada tek başımaydım öyle. Siz benim yerimde olsaydınız ne yapardınız?

 

     Öyle bir noktada oturmuştum ki, inanın, hiç yalan söylemiyorum, abartmıyorum, ajitasyon da yapmıyorum, vücûdumun yarısı Almanya’da, yarısı da İsviçre’deydi. Sol gözüm, sol kulağım, sol yanağım, sol kolum, sol elim, sol bacağım ve sol ayağım Almanya’da, sağ gözüm, sağ kulağım, sağ yanağım, sağ kolum, sağ elim, sağ bacağım ve sağ ayağım ise İsviçre’deydi.

 

     Köprünün ortasında bir başıma, öylece oturup ağladım. Niye ağladığımı bilmiyorum, fakat oturunca birdenbire ağlamaya başladım. Hem de sessizce değil, hüngür hüngür ağlıyordum. Sebebini bilmiyorum, öyle oldu işte. Oturup ağlarken hafif kambur bir şekilde durup öne doğru eğilmiş olduğumdan, gözyaşlarım yere akıyordu. Gözlerimden akan yaşlar, yağmur taneleri gibi düşüyordu köprünün üstüne.

 

     Sonra yere düşen gözyaşlarıma bakınca, korkunç gerçeği farkettim. İrkildim; daha bir hızlı ve daha bir güçlü şekilde ağlamaya başladım bu durumu farkedince: Gözyaşlarım, sınır çizgisinin iki yanına düşmüştü. Sağ gözümden dökülen yaşlar İsviçre toprağına, sol gözümden dökülen yaşlar da Almanya toprağına düşüyordu.

 

     Korkunç bir şeydi bu. Öyle bir irkilmiştim ki, farkına vardığım bu gerçek karşısında bütün vücûdum titremeye başlamıştı. Gözlerimden akan yaşlar, farklı ülkelere dökülüyordu. Düşünün; bir insan oturmuş ağlıyor; aynı baştaki iki gözden dökülen yaşlar farklı ülkelerin toıprağına akıyor. Sağ gözümden dökülen yaşlar ile sol gözümden dökülen yaşlar arasında birkaç santimlik mesafe vardı ama arasından sınır çizgisi geçiyordu. İşte orada, o dakikalarda yaşadığım olay, benim için, belki de hayatımda yaşadığım en ilginç olaylardan biriydi.

 

     İnanılmaz bir şeydi bu. Sağ gözümden dökülen gözyaşlarım İsviçre’ye, sol gözümden dökülen gözyaşlarım Almanya’ya akıyordu. Yooo, hayır! Bu işkenceyi daha fazla çekemezdim. Bana acı veriyordu bu durum. Gzöyaşlarımın yerdeki izlerine bakınca acı çekiyordum. Bana işkence gibi geliyordu. Hemen kalktım, köprünün terasındaki demirlere dayandım, köprünün altından geçen Ren Nehri’ne baktım ve gözyaşlarım nehir sularına bıraktım.

 

     Nehir, akıyordu. Suları biribirine karışıyordu. Gözyaşlarım nehir sularına karışırsa huzur bulurdu; çünkü suyun içinde sınır çizmezdi gözyaşlarım. Gzöyaşlarımı, Ren Nehri’nin yeşil sularına bıraktım. Gözlerim ağladıkça yeşile çalmıyordu ama, nehir, ben ağladıkça daha bir yeşil akıyordu. Gözyaşlarım karışınca, nehir suları daha bir yeşile çalıyordu. Bir nehir, köprünün altından akıyordu; iki nehir de gözlerimden.

 

     Hiç kimseler yoktu orda; yapayalnızdım. Akan ırmağın sesi duyuluyordu sadece. Öyle bir içlenmiş ve öylesine duygusal bir an yaşıyordum ki, emin olun, biri arkadan gizlice gelip sırtıma dokunsa, kendimi o köprüden içgüdüsel olarak aşağı atabilirdim. Köprünün demirlerine dayanmış, aşağıdaki akarsuyun akıntısına bakıyor ve ağlıyordum. Birden, şarkı söylemeye başladım. Dudaklarım kendi kendine kıpırdamaya başladı ve akan suya bakarak şarkı söylemeye başladım. Hem de yüksek sesle:

 

     “Saçlarından bir tel aldım,

     Haberin var mı yar yar, haberin var mı?

     Ben gönlümü sana verdim,

     Haberin var mı yar yar, haberin var mı?

     Gözden ırak, dilden uzak,

     Ben seni sevmişim eyvah,

     Haberin var mı yar yar, haberin var mı?

     Haberin var mı yar yar, haberin var mı?

     Gözden ırak, dilden uzak,

     Ben seni sevmişim eyvah,

     Haberin var mı yar yar, haberin var mı?

     Haberin var mı yar yar, haberin var mı?”

 

     Ren Nehri, hüzünlü bir şekilde akıyordu, yeşil yeşil akıyordu. Suyun sesi, kulaklarıma kadar geliyordu. Benim sesim de, suyun sesine karışıyordu:

 

     “Gözler kalbin aynasıdır,

     Yalan söyler mi yar yar, yalan söyler mi?

     Aldatan gözleri gördüm,

     O da sende mi yar yar, o da sende mi?

     Gözden ırak, dilden uzak,

     Ben seni sevmişim eyvah,

     Haberin var mı yar yar,

     Haberin var mı yar yar, haberin var mı?

     Gözden ırak, dilden uzak,

     Ben seni sevmişim eyvah,

     Haberin var mı yar yar,

     Haberin var mı yar yar, haberin var mı?”

 

     Bu sınırlar yalnızca toprakları değil, yüreğimi, ciğerimi de parçalara bölmüştü. Ren, hüzünlü akıyordu, benim gözlerimde ve dudaklarımda da hüzün vardı. Sesim, suyun sesine karışıyordu:

 

     “Bir hatırân kaldı bende,

     Onu d’alsana yar yar, onu d’alsana?

     Vicdanında rahat mısın,

     Söyle sen bana yar yar, söyle sen bana?

     Gözden ırak, dilden uzak,

     Ben seni sevmişim eyvah,

     Haberin var mı yar yar,

     Haberin var mı yar yar, haberin var mı?

     Gözden ırak, dilden uzak,

     Ben seni sevmişim eyvah,

     Haberin var mı yar yar,

     Haberin var mı yar yar, haberin var mı?”

 

     Allâh’ım! Bu nasıl bir zûlüm böyle? Neyi paylaşamıyor insanoğlu? Şart mı “benim, senin, onun” demek? “Hepimizin” demek bu kadar zor mu? Yeryüzünü, toprağı ve suları yaratan Cenâb-ı Allâh, şu yeşil yeşil akan ırmağın iki yakasını biribirinden farklı mı yaratmıştır ki, ırmağın bir tarafından öbür tarafına pasaportla geçelim? Şu köprüden karşıya geçtiğim zaman, ucunda asılı bayraktan başka değişen ne ki?

 

     Kızılderili reisi Joseph ne güzel söylemiş: “Toprak yaratıldığında üstünde sınır çizgileri yoktu. Onu bölmek insanlara düşmez.” La’net olsun hepinize!... La’net olsun sizin bayraklarınıza da, ulusal ideolojilerinize de, Allâh’ın yüce kelâmını bırakıp bize dayattığınız ırkçı, millîyetçi, faşist ve şoven sloganlarınıza da.

 

     Köyün ortasında geçen sınırdaki bu ömrüm boyunca unutamayacağım gezintimi bitirdikten sonra tekrar arabama döndüm. Fakat direkisyonu tutamadım. İnanılmaz birşeydi. Ellerim titriyordu. Öylesine etkilenmiştim ki, iki elim de titriyordu. Bu şekilde yola devam edemezdim.

 

     Tekrar arabadan çıktım. İki ülke arasındaki sınırı çizen Ren Nehri kenarına geldim. Nehir sularıyla güzelce yüzümü yıkadım, ağlamaktan buğulanmış gözlerimi yeşil akan ırmağın suyuyla güzelce yıkadım.

 

     Evet!... “Ağladıkça Yeşile Çalar Gözlerin” durumunun tam tersi olmuştu. Bu kez, “Yeşil, ağlayan gözlere çalıyordu”. Gözler, yeşile çalmıyordu; yeşil, gözlere çalıyordu.

 

     Irmağın yeşil sularıyla yüzümü ve gözlerimi yıkadıktan sonra kendime gelmiştim. Tekrar arabaya bindim. Şimdi iyiydim.

 

     Dün, Avrupa’nın en büyük şelâlesi olan Ren Şelâlesi’ne gitmiştim. Bugün ise, İsviçre’nin en büyük şehri olan Zürih’e gidecektim.

 

     Arabayı çalıştırdım ve yolculuğa başladım.

 

     Güneye doğru.

 

     İsviçre’nin en büyük şehri olan Zürih’e doğru…

 

sediyani@gmail.com

 

DİPNOTLAR:

 

1999 yılında Selam gazetesi için kaleme aldığımız “Ceylanpınar” adlı makalemize ulaşmak için:

 

http://www.haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=5054

 

2006 yılında Haksöz sitesi için kaleme aldığımız “Nehirler ve Dikenliteller” adlı makalemize ulaşmak için:

 

http://www.haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=4807

 

 

Yurdum insanı... Kimi Ankaralı, kimi Gaziantepli, kimi Denizlili, kimi Trabzonlu, kimi Adıyamanlı ama hepsi de “bizim köylü”... Bad Säckingen’deki Nazar Pizza ve Kebab Evi… Arkadan öne ve soldan sağa isimleri, yaşları ve memleketleri: Ferda Yerligül (26, Ankara), Selda Palancı (28, Ankara – Haymana), Salman Taşar (32, Gaziantep), Savaş İslam (17, Trabzon – Vakfıkebir), Serkan Palancı (31, Ankara), Cihan Kıraç (18, Adıyaman – Gölbaşı), Hüseyin Neşetin (50, Denizli) (ALMANYA)

 

 

Ceylanpınar’ın, Akçakale’nin, Tırbê Spiyê’nin bir kardeşi var burada... Bir köyü ikiye bölmüşler; köyün içinden geçen ırmağı sınır yapmışlar. Köy, iki ülke arasında paylaşılmış. Köyün ortasından geçen Ren Nehri’nin kuzeyi, yani akış yönüne göre sağ tarafı (resimde de sağ taraf) Almanya toprakları, Ren Nehri’nin güneyi, yani akış yönüne göre sol tarafı (resimde de sol taraf) İsviçre toprakları olmuş… Bir köy, iki ülke: Laufenburg. (ALMANYA – İSVİÇRE SINIRI)

 

 

Köyün yukarı mahallesi… Köprünün bu tarafı Almanya. Gördüğünüz gibi bu tarafta Almanya bayrağı dalgalanıyor. (ALMANYA – İSVİÇRE SINIRI)

 

 

Köyün aşağı mahallesi… Köprünün bu tarafı da İsviçre. Gördüğünüz gibi bu tarafta ise İsviçre bayrağı dalgalanıyor. (ALMANYA – İSVİÇRE SINIRI)

 

 

Laufenburg köyünün ortasından geçen Ren Nehri, iki ülke arasındaki sınır kabul edilince köy ikiye bölünmüş, köyün yarısı Almanya’ya, yarısı da İsviçre’ye ait olmuştur. Ren, böyle bir acımasızlığa sebep olduğundan habersiz bir şekilde, “yeşil yeşil” akıyor. (ALMANYA – İSVİÇRE SINIRI)

 

 

Laufenburg köyünün Almanya’ya ait kesimindeki tabelası… Köyün Almanya’daki tarafı, Baden – Württemberg eyaletinin Freiburg iline bağlı Waldshut – Thiengen ilçesinin bir köyü durumundadır. (ALMANYA – İSVİÇRE SINIRI)

 

 

Laufenburg köyünün İsviçre’ye ait kesimindeki tabelası… Köyün İsviçre’deki tarafı ise Aargau kantonunun bir köyü durumundadır... Gördüğünüz gibi ülke değiştiği halde tabela değişmiyor. Tabelada aynı isim yazılı; fakat tebalayı dikenler farklı devletler. Köy aynı köy ama ülke değişik. Köyü ikiye bölmüşler; iki devlet, aralarında paylaşmışlar. (ALMANYA – İSVİÇRE SINIRI)

 

 

Köprünün üzerinde yürüyerek Almanya’dan İsviçre’ye gidiyoruz. Küçük bir köyün içinde geziyoruz işte; o köydeki bir köprünün üzerinden geçiyoruz; yaptığımız alt tarafı bu. Köyün dışına bile çıkmıyoruz ama yine de bir ülkeden başka bir ülkeye gidiyoruz. Çünkü bu şirin köy ikiye bölünmüş; köyün ortasında sınırlar çizmişler. Tıpkı Ceylanpınar (Serê Kani) gibi, Akçakale (Kaniya Ğezalan) gibi, Şenyurt (Tırbê Spiyê) gibi. (ALMANYA – İSVİÇRE SINIRI)

 

 

Köprünün üzerinde yürüyerek İsviçre tarafına geçtikten sonra arkamızı dönüp köprüye bakıyoruz yeniden; hüzünlü gözlerle bakıyoruz… Biraz önce Almanya tarafındaydık ve orda durup İsviçre tarafına bakıyorduk. Şimdi ise İsviçre tarafındayız ve orda durup Almanya tarafına bakıyoruz. (ALMANYA – İSVİÇRE SINIRI)

 

 

Şimdi İsviçre’deyiz. Köyden dışarı çıkmadık ama Almanya’dan dışarı çıktık; hatta bırakın Almanya’yı, Avrupa Birliği’nden bile dışarı çıktık. Ne tuhaf, değil mi? Halbuki köyden dışarıya adımımızı bile atmadık. (ALMANYA – İSVİÇRE SINIRI)

 

 

Almanya – İsviçre sınırı köprünün tam ortasında. Biz de iki ülkenin tam ortasında duruyoruz şu anda… İki ülke arasındaki sınır bölgesi, resimde de gördüğünüz gibi iki siyâh çizgiyle çizilmiş. Bu iki siyâh çizgi arasında ise insanlar otursun, oturup tefekkür etsin diye oturma bankı koymuşlar, insanlar hâtıra resmi çektirsin diye teras yapmışlar. Terasın tam ortasında bir dikilitaş görüyorsunuz; işte o taş, tam Almanya – İsviçre sınır noktası. (ALMANYA – İSVİÇRE SINIRI)

 

 

Yerimizden hiç kalkmadan, arkamızı dönerek köprünün diğer yanına bakıyoruz. Siyâh çizgiler köprünün diğer enine kadar uzuyor. İki ülke arasındaki sınır bölgesi, resimde de gördüğünüz gibi iki siyâh çizgiyle çizilmiş. Terasın tam ortasında bir heykel görüyorsunuz; işte o heykel, iki ülke arasındaki sınırın tam sıfır noktası. (ALMANYA – İSVİÇRE SINIRI)

 

 

Şu anda iki ülkenin tam ortasındayım, sıfır noktasının tam üzerinde… Vücûdumun yarısı Almanya’da, yarısı İsviçre’de… Sol gözüm, sol kulağım, sol yanağım, sol kolum, sol elim, sol bacağım ve sol ayağım Almanya’da, sağ gözüm, sağ kulağım, sağ yanağım, sağ kolum, sağ elim, sağ bacağım ve sağ ayağım ise İsviçre’de… “Yaprak döken yanım” Almanya’da, “bahar bahçe yanım” İsviçre’de… “Uzay çağındaki ayağım” Almanya’da, “ham çarık, kıl çorap içindeki” İsviçre’de… “Esfeles’es- sâfilîn” yanım Almanya’da, “melekût-i âlâ” yanım İsviçre’de… “Kuru bir balçık” yanım Almanya’da, “Allâh’ın rûhu” yanım İsviçre’de… Şeytanî orduları besleyen yanım Almanya’da, Rahmânî orduları besleyen yanım İsviçre’de… Yusuf’un zindanı Almanya’da, Süleyman’ın tahtı İsviçre’de... Azer’in putlarını kıran baltam Almanya’da, yanmaya razı olduğum ateşim İsviçre’de... Mekke dönemim Almanya’da, Medine dönemim İsviçre’de... “Lâ İlahe” isyanım Almanya’da, “İllallâh” itaatim ise İsviçre’de... Tebuk’tan kaçan günâhkâr yanım Almanya’da, elli gün gözyaşı döken tevbekâr yanım İsviçre’de... Şehrin arasında yalnızlık ızdırâbı çeken Ebû Talib Almanya’da, çölde tek başına yaşadığı halde kendini yalnız hissetmeyen Hamza ise İsviçre’de... İmam Hasan “barışçı” yönüm Almanya’da, İmam Hûseyn “savaşımcı” yönüm ise İsviçre’de... “Sarayda ama mutsuz” Mevlânâ Celalaeddîn Almanya’da, “sürgünde ama mutlu” İbn-i Haldın ise İsviçre’de... Ahmed-i Xanî, Fâkih-i Teyran ve Molla Mansur Güzelsoy “yerelliğim” Almanya’da, Malcolm X, Jomo Kenyatta ve Selamet Haşimi “evrenselliğim” İsviçre’de... Dünya hâkimiyetini Beyaz Adam’a kaptıran 1492 hezimetim Almanya’da, Beyaz Adam’ın egemenliğine son veren 1979 zaferim ise İsviçre’de... Endülüs’te kaybettiğim medeniyetim Almanya’da, Lübnan’da ve Gazze’de yeniden dirilen benliğim ise İsviçre’de... “15 Xordad” kıyâmım Almanya’da, “22 Behmen” inqılâbım ise İsviçre’de... Suyun üstündeki mutsuz hayatım Almanya’da, suyun altındaki mutlu hayatım ise İsviçre’de... “Aynı gözle yüz değişik ülkeyi gezen” gazeteci Almanya’da, “aynı ülkeye yüz değişik gözle bakan” yazar İsviçre’de...  “Seyyâh’ın Sılâ’ya Mektubu” Almanya’da, “Sılâ’ya Teşekkür Mektubu” ise İsviçre’de... Frankfurt – Konstanz hattındaki gerçeklerim Almanya’da, Diyarbakır – İstanbul hattındaki ideallerim ise İsviçre’de... “Yazdıklarını yaşayan” yanım Almanya’da, “yaşadıklarını yazan” yanım İsviçre’de... Allâh’ın her tür râhmeti, bereketi karşısında duyarsız, kendisine sunulan nimetlere ve imkânlara şükretmeyen, hamdetmeyen, önüne serilen dünyanın içindeki küçük bir köyün bile kıymetini bilmeyen, câhil, tatminsiz yanım Almanya’da, tam aksine, küçük bir köyün içinde gezegenler keşfeden, yürüdüğü dar bir sokakta dünyalar bulabilen, yorumsuz bakan çocukların gözlerinde denizler, okyanuslar, hedefsiz uçan kuşların kanatlarında dağlar, iklimler görebilen yanım ise İsviçre’de... “We men ye’mel misqale zerretîn şerren yerehu” Almanya’da, “Femen ye’mel misqale zerretîn xeyren yerehu” İsviçre’de... Zaman gazetesi, Samanyolu TV, Sabah gazetesi, Türkiye gazetesi, Post gazetesi, İHA, TGRT ve FOX Türk televizyonları Almanya’da, Tevhid, Yeryüzü, Hira, Yeni Yeryüzü, Sebat dergileri, Selam gazetesi, Haksöz sitesi, Ceylan Pınarı sitesi ve Özedönüş Yayınevi ise İsviçre’de... Suyun üstündeki yeşil dünyada mutsuz bir hayat yaşayan “İbrahim bey” Almanya’da, suyun altındaki mavi dünyada mutlu bir yaşam süren “Sediyani kardeş” ise İsviçre’de... (ipekyesil_sediyanimavi@hotmail.de)

YAZIYA YORUM KAT

18 Yorum