1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur –2
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur –2

A+A-

Ulm kentindeki ablamın evinden ayrıldıktan sonra, 97 km güneybatısında bulunan Pfullendorf köyüne gitmek üzere B 30 yoluna girdim. Yeni bir geziye başladığım için oldukça mutluydum. Bir Alman otomobiv harikası olan “Zekâ, İstek ve Kabiliyetin Bileşkesi” arabamı öyle keyifle sürüyordum ki, “sanki direksiyonu öylesine çevirmiyordum da, dağdan aniden inen şelâle gibi çağlayarak akıyordum.” Illerkirchberg, Achstetten, Laupheim, Mietingen, Warthausen, Ummendorf, Ingoldingen, Bad Saalgau ve Ostrach kentlerinden geçerek bir buçuk saat süren bir yolculuk sonunda Pfullendorf’a vardım.

Baden – Württemberg eyaletinin Tübingen iline bağlı Sigmaringen ilçesinin bir köyü olan Pfullendorf, deniz seviyesinin 654 m üzerinde kurulu 13 bin 109 nüfûslu bir yerleşim birimi. Sigmaringen ilçesine bağlı olduğu için trafik remzi SIG olan Pfullendorf (Almanya’da ilçelerin plakaları vardır), 90, 56 km²’lik bir alanı kapsıyor. Avrupa’nın en büyük 2. ırmağı olan 2888 km uzunluğundaki Tuna (Alm. Donau) Nehri ile Avrupa’nın en büyük 6. ırmağı olan 1320 km uzunluğundaki Ren (Alm. Rhein) Nehri arasında yer alan bu yerleşim birimi (ilginçtir; kuzeyindeki Tuna batıdan doğuya, güneyindeki Ren de doğudan batıya doğru akıyor), İsviçre sınırına 59 km, Avusturya sınırına 72 km, Bavyera (Alm. Bayern) eyalet sınırına 82 km, Konstanz Gölü’ne (Alm. Bodensee) ise 25 km mesafede bulunuyor.  

Pfullendorf’a varır varmaz, Dağ Ormanı Caddesi 6 (Bergwaldstraße 6) adresinde bulunan ve Türkiye’deki Diyanet’in “çok cici ve hoşgörülü” Almanya yapılanması olan Diyanet İşleri Türk – İslam Birliği (DİTİB)’ne bağlı faaliyet yürüten Pfullendorf Fatih Camiî’ni aramaya başladım. Sokak sokak dolaşarak ve elimdeki “kroki”ye bakarak caminin adresini bulmaya çalışıyordum. Cebimde saklayarak kendimle taşıdığım ve muhite girince de elime alıp baktığım krokiye göre, aradığım adresin fazla uzakta olmaması gerekirdi.

Nihayet adresi buldum ve arabayı caminin parkına çekerek dışarı çıktım. Cemiyet başkanı ve din görevlisi de beni bekliyorlardı zaten. Kendilerini yoldayken aradığım ve onlarla “portmentö kılığında görüşeceğimi” söylediğim için, hazır bekliyorlardı. Ayaküstü merhabalaştıktan sonra içeri girdik ve görüşmemizi gerçekleştirmek üzere camideki “kozmik odaya” geçtik.

Pfullendorf Fatih Camiî’nin başkanı Mustafa Aykan 52 yaşında ve Bolu vilayetimizin Mengen ilçesinden. 44 yaşındaki din görevlisi Dursun Erhan ise dünya güzeli Elâzığ ilimizden olup Temmuz 2007’de göreve başladı. Daha önce Elâzığ’ın Hankendi nahiyesinde görev yapıyordu.

Caminin hocasıyla hemşehri çıkmamız güzel bir sürpriz olmuştu, ikimiz için de. Zaten o andan sonra Elâzığca sohbet etmeye başlamıştık. Meselâ o bana “Nassın gadan alam?” diyerek hal hatrımı soruyor, ben de ona “gındırlanik gidik” (yuvarlanıp gidiyoruz) şeklinde cevap veriyordum. (Türkiye’nin hemen her yerinde rastlayabileceğiniz “Kendin Pişir Kendin Ye” lokantalarının Elâzığ’daki ismini biliyor musunuz, peki? Söyleyeyim: “Sen Sana Pişir, Sen Sana Ye”... Nevi şahsına münhasır bir dil olan Elâzığca’yı daha iyi tanımanız için bir de fıkra anlatalım: Yıllarca İstanbul’da çalışan bir Elâzığlı, memleketine döndükten sonra, orda gördüğü aile lokantalarından aynısını Elâzığ’da da açmaya karar verir; hani şu yanınızda bir bayan olmadığı zaman içeri giremediğiniz lokantalardan. Lokantayı açar ve camına da kocaman harflerle “Damsız Girilmez” diye yazar. Ancak bakar ki erkekler hiçbir şey olmamış gibi gelip lokantada oturur ve yemek isterler. Bu durum birkaç gün böyle sürer. O zaman anlar ki cama yazdığı yazının ne anlama geldiğini bilen yok. O yazıyı siler ve Elâzığlılar’ın anlayacağı dille yeniden yazar: “Bacımsız Girilmez”.)

Caminin Bolu – Mengenli olan başkanı beni hep birlikte güzel bir kahvaltı yapmaya davet etti fakat ben delilik edip bu teklifi reddettim. Türkiye’de en güzel kahvaltı sofralarının hazırlandığı yer, Bolu’nun Mengen ilçesidir. Mengen, zengin ve göz kamaştıran kahvaltı sofralarıyla meşhur olan bir ilçemizdir. Böyle bir yerden gelen insanın kahvaltı daveti geri çevrilir mi? Fakat oldu bir kere.

Pfullendorf cemiyeti 1986 tarihinde kuruldu. Caminin şimdiki binası 1995’te satın alınarak camiye çevrildi. Daha önce villaydı. Toplam 765 m²’lik büyüklüğe sahip olan minareli caminin kullanım alanı 400 m². Cami bünyesinde lokal, yönetim bürosu, Qûr’ân kursu, dershane, lojman (98 m²), kütüphane, çay ocağı, gençlik lokali, depo, kalorifer dairesi, misafirhane, bahçe ve 16 araç kapasiteli park yeri bulunuyor. Pfullendorf Fatih Camiî’nin 160 kayıtlı üyesi var.

II. Dünya Savaşı (1939 – 45)’nda Fransa burayı işgal edince bu binayı “kumanda merkezi” olarak kullanmışlar.

Pfullendorf Fatih Camiî’nin öyküsü, televizyon ekranlarındaki “Kalp Gözü” ve “Sırlar Dünyası” gibi dizilerin senaryolarına bile taş çıkartacak cinsten. Pfullendorf cemiyeti tarafından 1995 yılında satın alınarak camiye çevrilen bu bina, daha önce Alman bir bayana ait bir villaydı. Fatih Camiî’nin başkanı Mustafa Aykan ve hocası Dursun Erhan, bana caminin kuruluş öyküsünü anlattılar. Hayretler içinde dinlediğim öyküyü siz de hayretler içinde okuyacaksınız:

1950 tarihinde, villa olan bu binada Alman bir kadın ile 10 yaşındaki kızı yaşıyor. Bina, kilisenin hemen yakınında bulunuyor. Ev sahibesi, bir gece rüyasında kızıyla konuşmaktadır. Rüyasında kızına şöyle der: “Kızım, bizim villamız bir gün ibadethane olacak”. Kızı ise şaşırır buna, “Anne nasıl olur? Kilise hemen yanımızda, yanına ikinci bir kilise olmaz ki!” diye cevap verir. Annesi ise ısrarla, “Göreceksin bak, burası ibadethane olacak” diye ısrar eder. Sabah uyandıklarında kahvaltı yaparlarken, anne gördüğü rüyayı kızına anlatır. İkisi de şaşırır bu duruma. Tabiî ikisinin de aklına cami gelmez, onlar “ibadethane” olayından kiliseyi anlarlar. Nasıl gelsin ki? Yıl, 1950. Almanya’da bırakın şimdiki gibi yüzlerce camiyi, yüzlerce Müslüman göçmen bile bulmak zordur. 2. Dünya Savaşı’nın üzerinden sadece 5 yıl geçmiştir. Onlar bu rüyaya bir anlam veremezler.

Aradan yıllar geçiyor ve rüyayı gören kadın ölüyor. 1940 doğumlu olan ve annesinin rüyası esnasında henüz 10 yaşında olan küçük kız da büyüyor. 1995 yılına geliniyor. Rüyanın üzerinden tam 45 sene geçiyor. 1950’de 10 yaşında olan Bayan Link 55 yaşında, torun sahibi bir kadın oluyor. Villada tek başına yaşıyor. Pfullendorf’ta bulunan cemiyet, binayı kendisinden satın alıyor. Villayı satılığa çıkarmış olan Link, müşteri bulduğu için oldukça mutlu. Satış sözleşmesi imzalanıyor. Her şey bittikten ve “hayırlı olsun” temennileri dile getirildikten sonra, Bayan Link, binayı kendisinden satın alan Türkler’e merak edip soruyor: “Siz bir cemiyet adına villamı satın aldınız. Demek ki ikamet amaçlı kullanmayacaksınız. Merak ettim, bu binayı ne yapacaksınız?” diyor. Cemiyet üyeleri “Cami” cevabını veriyorlar. Bu cevabı alan Link büyük bir şaşkınlık yaşıyor, cemiyet üyeleri de ondaki bu şaşkınlığın farkına varıyorlar ve sebebini soruyorlar. Link, orada bulunan cemiyet üyelerine her şeyi anlatıyor. Annesinin 45 yıl önce gördüğü rüyayı anlatıyor ve bu rüyanın yıllar sonra bugün gerçekleştiğini söylüyor. Cemiyettekiler de hayret ediyorlar bu duruma.

Yıl, 2009. Pfullendorf Fatih Camiî’nde 14 yıldır günde 5 vakit namaz kılınıyor. Binayı sattıktan sonra köyden taşınan ve başka bir yere yerleşen Bayan Link ise halen hayatta ve şu anda 69 yaşında. (FETHULLAHÇI VE MİLLÎ GÖRÜŞÇÜ OKUYUCULARIMIZ İÇİN NOT: Olayda yaşlı kadın hemen diz çökerek Kelime-i Şâhâdet getirmiyor ve Müslüman olmuyor, boşuna heveslenmeyin; kadın halen Hristiyan)

Bina ile ilgili ilginç özellikler bununla da bitmiyor. Bir de şu var: Seneler önce yapılan bu binanın girişi, tam da kıbleye denk gelmiş. Mescidin mihrab yeri, bina henüz villa olarak kullanılırken hazırdı; zira mihrabın yeri villayken de vardı ve bu kısımdan ötürü duvarın ekstradan oyulmasına gerek kalmadı. Villadaki küçük ek kısım tevafuken kıbleye denk geliyordu. (Bkz. Yazının altındaki ilk iki fotoğraf)

Cemiyette bir saat kadar kaldıktan sonra başkandan ve hocadan hatır istedim. Pfullendorf köyünden ayrıldıktan sonra tekrar arabaya atladım ve 28 km güneyinde bulunan Salem köyüne gitmek üzere L 201 yoluna girdim. Denkingen, Echbeck, Heiligenberg, Leustetten ve Welldorf köylerinin arasından geçerek yarım saat içinde Salem’e vardım.

Tübingen ilinin Friedrichshafen ilçesine bağlı bir köy olan Salem, deniz seviyesinin 440 m üzerinde kurulu olup 11 bin 160 kişilik bir nüfûsa sahiptir. Friedrichshafen ilçesine bağlı olduğu için trafik remzi FN olan Salem, Konstanz Gölü’ne sadece 9 km mesafede bulunuyor. (Almanya’daki Ahmediye Cemaati’nin halifesi olan ve Hessen eyaletinin Groß – Gerau kentinde oturan Abdullah Uwe Wagishauser, 14 Ocak 1950 tarihinde Salem’in Neufrach mezrâsında doğmuştur ancak bunun gezimizin konusu ile bir ilgisi yoktur)

İşte ben şimdi bu köye, Salem’e geldim. Geldim, ama bir sorun hele, niye geldim? Yok, cemiyet falan ziyaret etmeyeceğim; şelâle de yok, nehir de; ayrıca bir dağın tepesine çıkıp karın üzerine “Haksöz” de yazmayacağım.

Burada “Affenberg” (Maymundağı) adında çok ama çok ilginç bir park var; daha önce hiç görmediğim ama varlığından haberdar olduğum için epey bir merak ettiğim bu parkı gezeceğim. Burası maymunların özgürce dolaştığı ve sizin de onlarla özgür ve doğal ortamda vakit geçirebileceğiniz mükemmel bir park. Maymunların içinde, onlarla birliktesiniz; kafes falan yok, tamamen özgür ve doğal bir ortamda. Kendinizi adeta Cebelitarık’ta hissedersiniz.

Avrupa kıt’âsında bu türden 4 tane park bulunuyor. İkisi Fransa’da, biri İngiltere’de, biri de Almanya’da. Fransa’nın Kintzheim kentindeki parkın adı La Montagne des Singes” (kuruluşu 1969), Fransa’nın Rocamadour kentindeki parkın adı La Forêt des Singes” (kuruluşu 1974), İngiltere’nin Trentham kentindeki parkın adı “Trentham Monkey Forest” (kuruluşu 2005), Almanya’nın Salem kentindeki parkın adı ise “Affenberg Salem” (kuruluşu 1976).

İşte şimdi bu Affenberg Salem’i gezeceğiz sizlerle; şayet “sen gez ben göreyim” diyorsanız geziye başlayabiliriz.

İlk dikkatimizi çeken olay, daha parkın içine girmeden gözümüze çarptı. Parkın yanındaki tüm binaların çatısında leylek yuvaları ve leylekler vardı. “Störchin Maxi” (Leylekçik Maxi) diye bir de isim takılan ancak bilimsel adı “Ciconia Ciconia” olan bu leylekler, parka ait idiler. 1977 tarihinde, yani açıldıktan bir yıl sonra bu parka getirilen bu leyleklerden 40 tane bulunuyor. Her leylek ortalama 5 yumurta yapıyor; bunların da ancak 2 tanesinden yavru oluşuyor.

Affenberg’in girişindeki görevlilere gidip, Haksöz muhabiri ve de muharibi olduğumu söyledim ve parkı gezip burayı Türkiye’de yaşayan insanlara tanıtacağımı söyledim. Onlar da “ser seran ser çavan” deyip müdüre telefon açtılar ve durumu izah ettiler. Birkaç dakika sonra Affenberg Salem Genel Müdürü Dr. Roland Hilgartner güleryüzlü bir şekilde geldi ve oldukça dostça elini uzatıp “Herzlich Willkommen” (Kalben Hoşgeldiniz) dedi. Haksöz’ü Bülent Şahin Erdeğer’in “evrim kuramı” ile ilgili yazılarından dolayı yakından takip ettiğini belirten Affenberg Müdürü Dr. Hilgartner, yaptığımız ziyaretten dolayı oldukça memnun olduğunu söyledi.

Böylece birlikte parkın içine doğru yürüdük. Bir yandan yürüyor, bir yandan da yolda sohbet ediyorduk. Roland kardeşimiz yolda bana, Alman medyasında Affenberg ile ilgili pek çok haber ve makale yazıldığını, televizyon programlarında anlatıldığını, fakat Affenberg’in “dünya medyasında” (= Almanya dışında) bugüne kadar hiç yer almadığını, bunu ilk defa bizim yapacağımızı dile getirdi, bu yüzden de ekstradan mutluluk duyduğunu ifade etti. Doğrusu bunu öğrenmem iyi oldu; ben de mutlu oldum doğal olarak. Bu durumda, Almanya dışında Affenberg hakkında yayın yapan ilk yayın organı Haksöz oluyor, mekteb çarpsın ki.

Parkın içi muhteşemdi. Her tarafta maymunlar ve onları ziyarete gelmiş olan “Homo Sapiensler” vardı. Özellikle çocukların çokluğu dikkat çekiyordu. Kimileri ailece gelmiş, çevredeki okullardan da kimi öğretmenler öğrencilerini alıp buraya getirmişlerdi. Maymunları görünce öyle bir heyecanlandım ki, hemen, içinde fotoğraf makinâm ve not defterim bulunan siyâh çantamı (ağzı olsa da konuşsa) yere bırakıp maymunlara doğru koştum ve onları sevmeye başladım. Ancak Roland Hilgartner hemen beni uyardı: “Aman haa, sakın çantanızı yere bırakmayın! Bütün eşyanızı sımsıkı tutun ve kontolünüz altında bulundurun. Maymunlar çantanızı alıp kaçırırlarsa, arkasından bir badak soğuk su içersiniz.”

Tecrübesizlik az daha pahalıya patlıyordu bana. İyi ki de yanımda bir rehber varmış. Boş bulunduğunuz bir anda eşyanızın maymunlar tarafından çalınması, göz açıp kapatıncaya kadarmış. Şip şak hallediyorlarmış işi!

Affenberg Salem Genel Müdürü Dr. Roland Hilgartner ile uygun bir yerde oturduk. Şimdi o bana Affenberg ile ilgili bilgi verecek, ben de bunları not alacaktım. Çantamı açıp içinden not defterimi ve “Türkiye için şans, Müslümanlar için de bir fırsat olan kalemimi” çıkardım. Dr. Hilgartner anlatıyor, ben not alıyordum; o anlatıyor, ben ise anlattıklarını “bir kadının nakış yaparkenki titizliğiyle yazıyordum.” Olayın güzelliğine bakın; biz tam sohbet etmeye başlarken şirin mi şirin bir maymun gelip yanımıza durdu ve adeta sohbetimizi dinler gibi uslu uslu oturdu. Tıpkı küçük bir çocuk gibi. Roland Hilgartner bana maymunların dünyası ve davranışları hakkında bilgi veriyor, yanımızda oturan ve pürdikkat dinleyen maymun da konuşulanları “tevil yoluyla ikrar” ediyordu.

Avrupa kıt’âsında maymunlar için açılan 4 özel parktan biri olan Affenberg Salem, 1976 yılında açıldı. 20 hektar büyüklüğünde bir alan üzerinde kurulu bir park ve burada tam 200 tane maymun bulunuyor. Bunlar Almanca’da “Berberaffen” (Berber maymunları) olarak isimlendirilen tür; anavatanları Fas ve Cezayir. Tabiî ki Fas’ın karşısında bulunan ve Afrika’dan Avrupa’ya açılan ilk kapı olan Cebelitarık (Cebel-i Tariq, Gibraltar) kentinde bulunan maymunların da aynı tür maymunlar olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Fas ve Cezayir’deki memleketlerinde bulunan Berber maymunları, dağların 600 -  2200 metre yükseklerinde yaşıyorlar.

Bilimsel adları “Macaca Sylvanus” olan Berber maymunları griden turuncuya, kırmızıdan kahverengine değişik ama biribirine yakın renklere sahipler. Ortalama ağırlıkları erkeklerde 16 kg, dişilerde ise 11 kg. Anavatanları Fas, Cezayir ve Cebelitark; ancak Cebelitarık’takiler de Fas ve Cezayir’den oraya gitmişler. Dağların 600 ilâ 2200 metre arası yükseklerinde yaşıyorlar. Otçul olup gruplar halinde gezerler. Çiftleşme dönemleri Ekim – Ocak arası, doğum dönemleri ise Mart – Temmuz arasıdır. Her maymun bir kez yavru doğurur; nadiren de olsa ikiz doğuran da oluyor. Anne maymunlar yavrularını 165 gün yanında taşır. Cinsel erginlik süreleri erkeklerde 4, 5 yıl, dişilerde ise 3, 5 yıldır. Ortalama yaşam süreleri ise 30 yıl. (Tuttuğum notlara bakarak yazıyorum; hemen yorum yazmaya kalkıp beni bu kez de “Türkiye’nin en büyük zoologu” ilan etmeyin)

Bundan 200 sene öncesine kadar Berber maymunlarına Afrika’nın tüm kuzeyinde, bütün Mağrîb coğrafyasında rastlamak mümkündü; Fas’tan Mısır’a kadar. Fakat sayıları bir hayli azaldı; bugün sadece Fas ve Cezayir’de yaşıyorlar ve toplam sayıları 10 bin kadar.

Bu maymunlar et yemiyorlar, vejeteryandırlar. Affenberg Salem Müdürü Dr. Roland Hilgartner, parktaki 200 maymuna günlük 40 kg buğday, arpa, çavdar, çekirdek, çavdar gibi çerez ürünleri ile 80 kg sebze ve meyve verdiklerini söylüyor. Haftada bir kez 5 kg da kendi hazırladıkları özel yemlerden verdiklerini sözlerine ekliyor ardından. Bu, posa, safra maddesi, çiğ yumurta beyazı, mineral ürünler ve değişik viteminleri karıştırarak hazırladıkları bir tür “özel menü”.

Dr. Hilgartner ile yaptığım görüşmeyi bitirdim ve ihtiyacım olan bilgileri aldım. Kendisini işinin başına uğurlamadan önce de son kez, “Park oldukça güzel. Bunu sitede nasıl yazmamı istersiniz? Özellikle hangi boyutunu ön plana çıkarayım?” diye sordum. O da bana, “Sen nasıl yazarsan yaz, yeter ki yaz Sediyani. Biz hep senin yanındayız ve okuyacağız. Seninle birlikte ağlarız, sen gülünce biz de güleriz. Senin gezdiğin yerleri sanki yanındaymışız gibi biz de geziyoruz” dedi. Bu sözler beni oldukça mutlu etti. Teşekkür ettim.

Dr. Hilgartner işinin başına döndü. Şimdi parkı gezmeye ve maymunlarla vakit geçirmeye gelmişti sıra.

Biraz ötede bir öğrenci grubu vardı. Öğretmenleri onları buraya “sınıf gezisine” getirmişti. Öğrenciler grup halinde oturmuş, kendilerine park ve maymunlar hakkında bilgiler anlatan görevli kadının anlattıklarını dinliyorlardı. Bizim öğrencilik zamanımızda böyle geziler olmadığı için, “içimde kalmasın diye” ben de öğrencilerin arasına karışıp dersi dinlemeye başladım. Görevli kadın dersi, öğrencilerin anlayabileceği ve sıkılmadan takip edebileceği şekilde anlatmaya büyük özen gösteriyordu. Konuşmasına ve üslûbuna dikkat ettim; adeta her kelime ustaca seçilmiş, bir sanatçı maharetiyle dizilmişti. İnanın konuşmanın her cümlesi ayrı bir keyifle dinlenecek türdendi. İçimden, “Dilerim bu maharetini kaybetmez veya terketmez” diyerek dûâ ettim. Dersten sonra öğrenciler dağılınca ben de yerimden kalktım ve keyfimce dolaşmaya başladım.

Biraz sonra çok ilginç bir olay yaşandı. Parkı gezmek için İsviçre’den buraya gelmiş olan evli bir çift, güzel güzel dolaşırlarken, birden, ağaçların arasından fırlayan bir maymun kadının boynundaki beyaz şalı hızla kapıp ağacın üstüne kaçtı. Maymun bu işi öyle şip şak halletmiş ti, orada bulunan herkes şaşkınlık içinde kalmıştı. Bunun üzerine hepimiz ağacın altında toplanmaya başladık. Maymun, ağacın yüksek bir dalında oturmuş, elinde az önce kaçırdığı şalla oynuyordu. Şalını kaptıran İsviçreli kadın ve kocası, ağacın üstündeki maymuna adeta yalvarıyorlardı, şalı geri versin diye. Sonra diğerleri de katıldı buna. Öylesine ilginç bir olaya şâhid olmuştum ki, hayatta unutamam. Aşağıda insanlar toplu halde bağırıyorlar, ağacın üstündeki maymuna yalvarıp şalı geri vermesini istiyorlardı. Yüksek bir dalın üzerinde keyifle oturan ve şalla oyun oynayan maymun ise – bunu galiba oyun sanarak – keyifli hareketler yapıyordu. Ve inanır mısınız, insanlar kendisine her seslendiğinde, maymun keyiften kahkaha atıyordu. Gözlerime inanamadım; maymun gerçekten kahkaha atıyordu.

Maymun şalı geri vermedi. Elinde şalla daldan dala, ağaçtan ağaca atlayarak ortadan kayboldu.

Affenberg Salem o kadar hoşuma gitmişti ki, zamanın nasıl geçtiğini bile anlamıyordum. Maymunların arasında üç saatten fazla oyalandıktan sonra, biraz dinlenmek bir şeyler içmek ihtiyacı hissettim. Parkın girişinde açıkhavada yemek yiyebileceğiniz, bir şeyler içebileceğiniz güzel mekânlar vardı. Oraya gittim.

Bu benim özgür maymunlarla ikinci karşılaşmam oluyor. Ocak 2006’da Pakistan’da da yaşamıştım. Başkent İslamâbâd’daki Damen- Kuh (Dağın Eteği) adlı mesire parkında ormanın içinde yaşayan maymunları, sitedeki ilk yazım olan “’Muzaffer’ Bir Komutan Gibi ‘Âbâd’ Fethetmenin Yolu, ‘İslâm’ İle ‘Âbâd’ Olmaktan Geçer” adlı gezi yazısında anlatmıştım.

Bir soğuk meşrubat ve yanına da bir dilim yaş pasta (gezi yazılarımızı ve altındaki tartışmaları takip edenler, Allâh’ın verdiği bu nimeti yakından tanımaktadırlar) alıp uygun bir yere oturdum.

Oturduğum yer çok güzeldi. Ayrıca epey yorulmuş olduğumu da, anca oturduktan sonra fark edebildim. Bir yandan yaş pastamı yiyor, bir yandan da etrafımdaki masalarda oturan diğer insanları seyrediyordum. Hepsi Alman, olmasa bile tümü Avrupalı’ydı. Oradaki tek “yabancı” bendim.

Belki tuhaf karşılayacaksınız ama, bir yerde öylesine oturup insanları seyretmeyi ve davranışlarını gözlemeyi seviyorum. Orda da yaptım aynısını. İnsanları seyrettim; sekülerleşmiş, makinâlaşmış, egoistleşmiş insanları. Sadece tüketime endeksli, yüzlerinde hep sahte bir gülücük olan, evin içindeki ve işyerindeki dahil olmak üzere bütün ilişkileri çıkar hesabına dayalı, menfaatperest insan türünü.

Bir yandan Batı Medeniyeti’ni seyrederken, bir yandan da muazzam İslam Medeniyeti’ni düşünüyordum. Sonra da Türkiye’yi düşündüm ister istemez. Ve Türkiye’yi nereye koyacağımı. Batılı mı, Doğulu mu? Avrupalı mı yoksa Ortadoğulu mu? Devleti yönetenlerin sürekli tekrarladıkları, her tekrarladıklarında da beni yeniden güldürdükleri şu meşhur sözleri geldi aklıma: “Türkiye hem Avrupa medeniyetinin parçasıdır, hem de İslam medeniyetinin.”

Vay anasına... Öpiiim ben sizi doğuran anaların elini!

Hem Doğulu hem Batılı olmak mümkün müydü? Hem Avrupalı hem de Ortadoğulu? Bununla kalsa iyi; üstelik bunların arasında da “köprü” görevi görüyor, iyi mi? Medeniyetleri biribirine bağlıyor.

Şu parktaki maymunlara bile “Siz kimsiniz?” diye sorsam, “Biz Mağrîb’liyiz abi, Afrika’nın kuzeyindeki yalçın dağların tepelerinden geliyoruz. Bizi buraya zorla getirdiler abi” derler. Belli ki bunlar daha şahsiyetli.

Gülümsedim. Sonra şiir okudum içimden. Ali Yüce’nin “Maymun” isimli şiirini:

“Ben küçükken

Oyuncaklarım arasında

Bir maymuncuk vardı

Gece aslan olmak isterdi

Gündüzleri bir kuş

O çalışıp yorulurken

Öteki oyuncaklar gülerdi

Bu nasıl maymun demeyin

Aslan olacağım diye

Maymun olduğunu unutmuş

Aylar geçti yıllar geçti

Ne aslan olabildi ne kuş.”

 

sediyani@gmail.com

 

DİPNOTLAR:

Affenberg Salem iletişim bilgileri:

Affenberg Salem

Mendlishausen GmbH

D – 88682 Salem

 

Telefon: 0049 – 7553 – 381, Fax: 0049 – 7553 – 6454

 

Mail: info@affenberg-salem.de

Web: www.affenberg-salem.de

 

FOTOĞRAFLAR

Pfullendorf Fatih Camiî 1995 yılında satın alınmadan önce villaydı. Binanın girişi, tam da kıbleye denk gelmiş. Villadaki küçük ek kısım tevafuken kıbleyi gösteriyordu. (ALMANYA)

İşte içeriden bakış. Yıkıp yeniden inşâ etmeye gerek kalmamış. Mescidin mihrab yeri, bina henüz villa olarak kullanılırken hazırdı; zira mihrabın yeri villayken de vardı ve bu kısımdan ötürü duvarın ekstradan oyulmasına gerek kalmadı. (ALMANYA)

Avrupa kıt’âsında maymunlar için açılan 4 özel parktan biri olan Affenberg Salem, 1976 yılında açıldı. 20 hektar büyüklüğünde bir alan üzerinde kurulu bir park ve burada tam 200 tane maymun bulunuyor. Bunlar Almanca’da “Berberaffen” (Berber maymunları) olarak isimlendirilen tür; anavatanları Fas ve Cezayir. (ALMANYA)

Bundan 200 sene öncesine kadar Berber maymunlarına Afrika’nın tüm kuzeyinde, bütün Mağrîb coğrafyasında rastlamak mümkündü; Fas’tan Mısır’a kadar. Fakat sayıları bir hayli azaldı; bugün sadece Fas ve Cezayir’de yaşıyorlar ve toplam sayıları 10 bin kadar. (ALMANYA)

Bilimsel adları “Macaca Sylvanus” olan Berber maymunları griden turuncuya, kırmızıdan kahverengine değişik ama biribirine yakın renklere sahipler. Ortalama ağırlıkları erkeklerde 16 kg, dişilerde ise 11 kg. Anavatanları Fas, Cezayir ve Cebelitark; ancak Cebelitarık’takiler de Fas ve Cezayir’den oraya gitmişler. Dağların 600 ilâ 2200 metre arası yükseklerinde yaşıyorlar. Otçul olup gruplar halinde gezerler. Çiftleşme dönemleri Ekim – Ocak arası, doğum dönemleri ise Mart – Temmuz arasıdır. Her maymun bir kez yavru doğurur; nadiren de olsa ikiz doğuran da oluyor. Anne maymunlar yavrularını 165 gün yanında taşır. Cinsel erginlik süreleri erkeklerde 4, 5 yıl, dişilerde ise 3, 5 yıldır. Ortalama yaşam süreleri ise 30 yıl. (ALMANYA)

Affenberg Salem Genel Müdürü Dr. Roland Hilgartner (sağda), muhabir arkadaşımız İbrahim Sediyani’ye (solda) maymunların dünyası ve davranış şekilleri hakkında bilgi verirken, onları pürdikkat dinleyen bir maymun da (en sağda), konuşulanları “tevil yoluyla ikrar” etti (ALMANYA)

Parkı gezmek için İsviçre’den buraya gelmiş olan evli bir çift, güzel güzel dolaşırlarken, birden, ağaçların arasından fırlayan bir maymun kadının boynundaki beyaz şalı hızla kapıp ağacın üstüne kaçtı. Maymun bu işi öyle şip şak halletmiş ti, orada bulunan herkes şaşkınlık içinde kalmıştı. (ALMANYA)

Maymun, ağacın yüksek bir dalında oturmuş, elinde az önce kaçırdığı şalla oynuyordu. Şalını kaptıran İsviçreli kadın ve kocası, ağacın üstündeki maymuna adeta yalvarıyorlardı, şalı geri versin diye. (ALMANYA)

“Abi beni çekme ya, utanıyorum. Allâh aşkına beni çekme.” (ALMANYA)

“Şu adam da durmadan resim çekip soru soruyor ya, nedir bu Allâh aşkına? Haksöz muhabirleri bile paparazziliğe başladı, iyi mi? İyisi mi uyku numarası yapayım da, çekip gitsin.” (ALMANYA)

“Maymun kardeş, sek sek oynayalım mı?” / “Git işine ya, bacaksıza bak! Sen gidip akranlarınla oynasana.” (ALMANYA)

“Ah ulan ah, ne olacak şu Cebelitarık’ın hali?” (ALMANYA)

Parktaki 200 maymuna günlük 40 kg buğday, arpa, çavdar, çekirdek, çavdar gibi çerez ürünleri ile 80 kg sebze ve meyve, haftada bir kez 5 kg da özel yemlerden veriliyor. Bu, posa, safra maddesi, çiğ yumurta beyazı, mineral ürünler ve değişik viteminleri karıştırarak hazırladıkları bir tür “özel menü”. (ALMANYA)

Biraz ötede bir öğrenci grubu vardı. Öğretmenleri onları buraya “sınıf gezisine” getirmişti. Öğrenciler grup halinde oturmuş, kendilerine park ve maymunlar hakkında bilgiler anlatan görevli kadının anlattıklarını dinliyorlardı. Bizim öğrencilik zamanımızda böyle geziler olmadığı için, “içimde kalmasın diye” ben de öğrencilerin arasına karışıp dersi dinlemeye başladım. Görevli kadın dersi, öğrencilerin anlayabileceği ve sıkılmadan takip edebileceği şekilde anlatmaya büyük özen gösteriyordu. Konuşmasına ve üslûbuna dikkat ettim; adeta her kelime ustaca seçilmiş, bir sanatçı maharetiyle dizilmişti. İnanın konuşmanın her cümlesi ayrı bir keyifle dinlenecek türdendi. İçimden, “Dilerim bu maharetini kaybetmez veya terketmez” diyerek dûâ ettim. Dersten sonra öğrenciler dağılınca ben de yerimden kalktım ve keyfimce dolaşmaya başladım. (ALMANYA)

“Camiyi Yık Ama Adaleti Yıkma” adlı yazımızda meramızı anlatamamıştık galiba. Daha doğrusu biz mesajımızı gayet net bir şekilde vermiştik ama, bazı insanlar ya okuduklarını anlamıyorlar, ya da anlamak istemiyorlar. Fotoğraf sanatçılarının sık kullandıkları “Bazen sayfalar dolusu yazının anlatamadığını bir tek fotoğraf karesi anlatır” sözünün doğru olmasını umarak, şansımızı bir kez de fotoğrafla deneyelim… Burası Almanya’da bir okulun öğrencileri. Gördüğünüz gibi kızlardan biri başörtülü ve bu durumu garipseyen kimse yok. Avrupa ülkelerinde ilkokuldan üniversiteyi bitirene kadar başörtüyle okuyabilirsiniz, serbesttir. Türkiye’de ise değil ilk ve ortaokul, lise, üniversiteyi okumak bile imkansızdır. Çünkü yasaktır… Diyarbakır’daki Ece Nur Özel başörtü takıyor diye okuldan atılıyor ve sürgün ediliyorken, Ece Nur’un Almanya’daki akranı bu konuda sorun yaşamıyor. Artı, İslamî kimliğinin yanısıra kavmî kimliği de zûlüm ve baskı altında olan Diyarbakırlı Ece Nur’un anadiliyle eğitim alma hakkı kesinlikle yokken, hatta kanunlarla yasaklanmışken, Avrupa’daki akranlarının anadilleri yasaklanmıyor. Şimdi bu fotoğrafa bakarak o makalemizde sorduğumuz soruyu yeniden soralım: Kim daha çok İslam düşmanı ve daha çok ırkçıdır? (ALMANYA)

YAZIYA YORUM KAT

12 Yorum