1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur –19
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur –19

A+A-

“Son ceylan vurulduğunda, son balık öldüğünde, son ağaç kesildiğinde ve son ırmak kuruduğunda, beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacaktır.”

 Kızılderili reisi Geronimo

 

Şelâleler, tartışmasız en güzel doğa olayıdırlar. Suyun o yüksekten aşağıya bağıra bağıra akışı yok mu, oturup öylece seyretmesi bile tarifsiz bir huzur verir insana.

Suyun dile gelmesidir şelâleler; konuşması, bağırması, belki de şarkılar söylemesidir. Ya de belki zikirdir; suyun Allâh’ı zikretmesi, O’nun yüce ismini haykırmasıdır. Kızılderili reisi Seattle ne güzel söylemiş, “nehirler bizim kardeşimizdir” diye.

Avrupa’nın en büyük şelâlesi olan Ren Şelâlesi (Rheinfall) yanında dört saate yakın kaldıktan sonra, Almanya’ya geri dönmek üzere ayrıldım oradan. Park halindeki arabamın yanın agitmek için aynı tepeyi tekrar çıktım ve park parasını ödedikten sonra batıya doğru yolculuğa başladım.

A 13 otobanı üzerinde batıya doğru giderek 20 dakika içinde Almanya sınırına ulaştım. Almanya’ya girince karşıma ilk çıkan yerleşim birimi, Baden – Württemberg eyaletinin Freiburg ilinin Waldshut – Tiengen ilçesine bağlı Klettgau köyü oldu. Benim gitmek istediğim yer, aynı ilçenin Lauchringen köyüydü ve bu köy, bulunduğum yerden sadece 10 km uzaklıktaydı. Almanya’ya girdikten sonra yolculuğum geri kalan 10 km’lik bölümünü Almanya içine doğru yapmıyordum, yani İsviçre’den uzaklaşmıyordum. Gideceğim yer de tam Almanya – İsviçre sınırındaydı ve ben sınır boyunca yolculuk ediyordum; bu yolculuğumla iki ülkenin sınırını çiziyordum. Ren (Rhein) Nehri boyunca gidiyordum ki, bu nehir, Almanya ile İsviçre arasındaki sınırı çiziyordu. B 34 yolu üzerinde bir 10 dakika daha direksiyon salladıktan sonra Lauchringen’e vardım.

Baden – Württemberg eyaletinin Freiburg ilinin Waldshut – Tiengen ilçesine bağlı bir köy olan Lauchringen, Almanya – İsviçre sınırının sıfır noktasında, iki ülke arasındaki sınırı belirleyen Ren Nehri kıyısında kurulmuş bir yerleşim birimidir. Waldshut – Tiengen ilçesine bağlı olduğu için plaka remzi WT olan bu şirin yer, deniz seviyesinin 360 m yükseğinde kurulmuş olup 12, 76 km²’lik bir alanı kapsıyor. Nüfûsu 7 bin 474 olan İsviçre sınırındaki Lauchringen, Konstanz Gölü’ne 51 km, Fransa sınırına ise 64 km mesafede bulunuyor.

 Lauchringen’e girince ilk işim, Fabrika Caddesi 2 (Fabrikstraße 2) adresinde bulunan ve DİTİB’e bağlı olan Lauchringen Sancak Camiî’ne gitmek oldu. Camide cemiyet başkanı ve dîn görevlisi tarafından karşılandım.

Lauchringen Sancak Camiî’nin başkanı Cengiz Adaklı 40 yaşında ve Adana vilayetimizden. 36 yaşındaki dîn görevlisi Hasan Sarı ise Trabzon ilimizin Araklı ilçesinden olup 25 Temmuz 2007’de göreve başladı. Daha önce memleketinin Of ilçesinde görev yapıyordu.

Cemiyet 1986 tarihinde şimdiki binasında kuruldu. Bu bina daha önce İslam Toplumu Millî Görüş (IGMG) cemiyetine ait bir camiî idi. Toplam 700 m²’lik bir alanı kapsayan caminin arsası bulunmuyor.

Camiî bünyesinde yönetim bürosu, Qûr’ân kursu, dershane, çay ocağı, lokal, kütüphane, 14 dairelik lojman (kira gelirleri camiye ait), berber, mutfak, bayanlar sohbet odası, cenaze yıkama yeri, morg, gençlik lokali, konferans salonu ve 15 araç kapasiteli park yeri bulunuyor. Caminin 96 kayıtlı üyesi var.

15 Şubat 2007’de camide yangın çıktı. Lokal bölümünde çıkan bu yangın sonrası büyük tahribata uğradı ve bu yüzden yeniden yapıldı.

Cemiyet, kilise papazlarıyla yıllık görüşmeler yapıyor. Alman okul Alman öğrencileri, Gymnasium (lise) talebeleri gelip camiyi ziyaret ediyor. Cemiyette Qûr’ân-ı Kerîm okuma yarışmaları düzenleniyor.

Bir gün camiye gelip namaz kılan Boşnak bir Müslüman yardım etmek amacıyla camiye yeni halılar alıyor ve bunlar şu anda mescîdde serili olan halılar.

Şu anda Avusturya ve İsviçre’de düzenlenen 13. Avrupa Futbol Şampiyonası dolayısıyla köy meydanı olan Marktplatz bölgesinde dev ekran kurulmuş durumda. Cemiyet üyeleri turnuva boyunca belediye ekipleri ile birlikte maçların gösterileceği meydanda “güvenlik görevlisi” olarak çalışıyor. Olay çıkması ihtimal dahilinde olan haller durumunda polisten önce ilk müdahaleyi DİTİB cemiyeti üyeleri yapıyor.

Enteresan bir durum gerçekten; belediye Avrupa Kupası maçları nedeniyle köy merkezinde dev ekran televizyon kuruyor, maçı izleyen kalabalığın güvenliğini de cami cemaati sağlıyor. Herhangi bir olay çıktığında polisten önce cami üyeleri müdahale ediyorlar. Doğrusu, ilginç bir olay.

Lauchringen Sancak Camiî’nde öğle ve ikindi namazlarını seferî olarak birleştirerek kıldım. Sonra caminin bütün bölümlerinin ve dış cephe görüntüsünün fotoğrafını çektim. Cemiyet hakkında bilgiler de alıp not defterime kaydettikten ve birkaç bardak sıcak çaylarını da içtikten sonra kendilerinden hatır istedim ve ayrıldım oradan.

Yolculuğa, aynı şekilde, Almanya – İsviçre sınırını çizen Ren Nehri boyunca batıya doğru (başka bir ifadeyle, Ren Nehri’nin akıntısıyla aynı yöne doğru) devam edecektim. Bir sonraki hedefim, bulunduğum Lauchringen köyünün 34 km batısında bulunan ve aynı şekilde sınırda olan Bad Säckingen kasabasıydı.

B 34 yolu üzerinde ve Ren Nehri boyunca batıya doğru giderek 40 dakika içinde Bad Säckingen kasabasına ulaştım. Bu kasabaya girince rahatlamıştım; çünkü yine dolu dolu bir gün yaşamış, yoğun bir günü geride bırakmıştım ve geceyi bu kasabada geçirecektim. Bu gece, Bad Säckingen cemiyetinin misafiriydim.

Baden – Württemberg eyaletinin Freiburg ilinin Waldshut – Tiengen ilçesine bağlı bir kasaba olan Bad Säckingen, Almanya – İsviçre sınırının sıfır noktasında, iki ülke arasındaki sınırı belirleyen Ren Nehri kıyısında kurulmuş bir yerleşim birimidir. Waldshut – Tiengen ilçesine bağlı olduğu için plaka remzi WT olan bu şirin yer, deniz seviyesinin 291 m yükseğinde kurulmuş olup 25, 34 km²’lik bir alanı kapsıyor. Nüfûsu 16 bin 859 olan İsviçre sınırındaki Bad Säckingen, Fransa sınırına 40 km, Konstanz Gölü’ne ise 109 km mesafede bulunuyor.

878 tarihinde “Seckinga” adıyla kurulan bu yerleşim birimi, Alamanlar’ın eline geçince “Secco” adını aldı. 970 yılında Latince olarak kaleme alınan “Fridolinsvita” adlı metinlerde kentin ismi “Secanis” olarak geçer. 1207 yılındaki metinlerde ise buranın adı “Seconia” şeklinde belirtilir. Kentin adının kaynağı, Keltçe’deki “Sequana” ve Latince’deki “Sequaniacum” sözcükleridir ve bu nitelemeler, “nehir kaynaklarının kızı” anlamına gelir. Kasabanın İsviçre ile bağlantısını nehir üzerindeki iki köprü sağlar.

Bad Säckingen’e girince ilk işim, Güter Caddesi 13 (Güterstraße 13) adresinde bulunan, DİTİB’e bağlı olarak faaliyet yürüten ve bu gece misafir olup geceyi geçireceğim Bad Säckingen Mimar Sinan Camiî’ne gitmek oldu. Cemiyet üyeleri de beni bekliyorlardı zaten.

Bad Säckingen Mimar Sinan Camiî’nin başkanı Ahmet Fırat Kayseri vilayetimizin Develi ilçesinden. 35 yaşındaki dîn görevlisi Şerif Şengül ise Trabzon ilimizin Şalpazarı ilçesinden olup Ağustos 2007’de göreve başladı. Daha önce Giresun’un Eğnesil ilçesinde görev yapıyordu.

Cemiyet 1982 tarihinde kuruldu. Bu bina 1989 yılında satın alınarak camiye çevrildi. Toplam 120 m²’lik bir alanı kapsayan caminin kullanım alanı 90 m².

Camiî bünyesinde yönetim bürosu, Qûr’ân kursu, çay ocağı, lokal, kütüphane, lojman, berber, mutfak, sohbet odası, Mini Market, Vatan İmbiss döner büfesi ve 10 araç kapasiteli park yeri bulunuyor. Cemiyetin 167 kayıtlı üyesi var.

Cemiyet yeni bir arsa satın almış. Bu yeni arsa, şu anda bulundukları caddenin sonunda yer alıyor. Arsanın büyüklüğü toplam 3 bin 850 m². Orada ayrıca eski binaları (255 m²) da bulunuyor. Cemiyetin düşüncesi, o binayı onarıp cemiyetin kullanımına sunmak. Binanın alt katını lokal, kadınlar için yemekhane, market, lojman, üst katını da mescid (170 m²), çocuk okutma yeri ve bürolar yapmak istiyorlar. Yıkım işlemleri Mayıs 2008’de başladı ve tamamlandı. Belediyeden “olur” alır almaz çalışmalara başlayacaklar. Plan ve projenin tamamı hazır durumda. Oranın arsasına ayrıca basketbol ve voleybol sahası yapılacak.

Cemiyet beni sıcak bir şekilde karşıladı. Önce caminin bütün bölümlerinin ve dış cephe görüntüsünün resmini çektim; cami hakkında bilgiler alıp bunları not ettim. Bütün işim bittikten sonra ben de rahatlamıştım.

Akşam yemeklerimizi yedik ve o günkü maçları televizyondan izledik. Avrupa Kupası’nda bugün B Grubu’nda iki maç oynandı. Bugünkü maçlar Avusturya’da oynanıyordu.

Günün ilk maçında Hırvatistan Almanya’yı 2 – 1 yendi. Maç, Klagenfurt am Wörthersee kentinde oynandı. Diğer maçta ise ev sahibi Avusturya, Polonya ile 1 – 1 berabere kaldı. Başkent Viyana (Wien)’daki maçta Avusturya takımında Türkiye kökenli Ümit Korkmaz da forma gitdi. İlk maçında da Hırvatistan’a 1 – 0 yenilmiş olan Avusturya’nın böylece gruptan çıkma şansı çok zorlaştı. Her iki maçını da kazanan Hırvatistan ise çeyrek finale çıkmayı şimdiden garantiledi (çeyrek finalde Türkiye ile eşleşti ve biz onları yenerek yarıfinale yükseldik).

Maçları seyrettikten sonra camiye döndük. Cemiyettekiler beni camide yalnız bırakarak anahtarı bana teslim ettiler ve evlerine dağıldılar. Şimdi koca camide yapayalnız kalmıştım. Bu geceyi burada geçirecektim. Önce namazlarımı kıldım. Akçam ve yatsı namazlarını seferî olarak birleştirerek kıldım. Sonra da yönetim bürosuna geçtim, bilgisayarın başına.

Sabah namazına kadar internetin başından ayrılmadım. Uyumadım. Sabah namazını kılıp öyle yattım.

* * *

Böylece bendeniz, ilk kez gezinin bir bölümünde kendimden hiçbir şey katmadan, yazıya hiçbir duygu ve düşünce katmadan kaleme alarak adımı “bazı kimseleri hoşnut tutmak” tarihine de altın harflerle yazdırdım. İçinde edebiyat, sanat, estetik, mecaz, hiciv, anlatım, üslub, akıcılık ve betimleme adına hiçbir şey bulunmayan bu yazıyı, bu tür şeylerle uzaktan yakından bir ilgileri olmayan ve yazıları “sadece konuya endeksli” okuyan kimseler için böyle yazdım ki, onlar da “okuduklarını anlasınlar”.

Bir yazıyı “sadece konudan ibaret” sanan ve “sadece konuya endeksli” okuyan kimselerin okuduğunda anlayabileceği tek yazı türü, bu tür yazılar sanırım. Bu yazıyı onların da anlayabileceği şekilde yazdım; içine hiçbir duygu ve düşünce katmadım, hiçbir devrik cümle kurmadım, hiçbir kelimeyi de mecazî anlamda kullanmadım. Edebiyat ve sanattan zaten bahsetmeme gerek yok; bahsetsem “onlar da ne ki?” diyecekler.

Ayrıca, elhamdulillâh ben de Müslüman’ım. Qûr’an- Kerîm’in yerine Risâle-i Nûr’u veya Mesnewî’yi de koymuş değilim. Çok şükür sapıtmadım. Aklî dengem ise – şimdilik – yerinde.

Ben de kucağımda kitaplar taşıyorum ama o kitapları kimsenin gözüne sokmuyorum.

Bugüne dek dünya nimetleri için, makam ve mevki olarak, okuma – yazmayı öğrendiğim ilkokul çağımdan bugüne kadar, Allâh’tan “iyi bir yazar ve şair” olmaktan başka hiçbir şey istemedim; hiçbir dünya malı veya mevkiî için dûâcı olmadım. Bunu da para için istemedim. Tek amacım var; o da ben öldükten sonra, insanların arkamdan iyi şeyler söylemesi. Allâh’tan bu dünyada başka hiçbir şey istemiyorum. Politika ile uzaktan yakından hiçbir ilgim olmadığı için hiçbir siyasî partide koltuk kapmak gibi amacım da olmadı.

Ben Erdoğan’ı da Ahmet Türk’ü de seviyorum ama siz sevmek zorunda değilsiniz. Ben seviyorum diye sizi de zorla sevmeye çağırmıyorum. İstediğiniz kişiyi sevip istediğiniz kişiden nefret etme hakkınız var. Ben Türkiye’de Kürtçe’nin tanınması için kavga verirken Almanya’da da Türkçe’nin tanınması için kavga veriyorum ama siz böyle kavgalar vermek zorunda değilsiniz; siz istiyorsanız Eskimolar’a, Aborjinler’e kadar bütün dünyaya Arapça’yı götürün. Size engel olmuyorum. Ben Muhsin Yazıcıoğlu’nun vefâtına da Abdulmelik Fırat’ın vefâtına da üzüldüm ama siz üzülmek zorunda değilsiniz. Ben Ahmet Kaya’yı da Barış Manço’yu da dinliyorum ama siz benim dinlediğim müzikleri dinlemek zorunda değilsiniz. İsterseniz sabahlara kadar İran marşları veya Filistin marşları dinleyin; bundan rahatsız olmuyorum.

Benim yazdığım kitapları başka kimse yazamaz demediğim gibi, benim gezdiğim yerleri başka kimse gezemez de demiyorum. Siz de İsviçre’ye, Pakistan’a, Mısır’a gitmek istiyorsanız, buyrun gidin. Sizin gidişinizden hiç mi hiç rahatsız olmam. Ben gücenirim diye gitmiyorsanız, yanlış düşünüyorsunuz. Buyrun gidin.

Gezdiğim yerlerin güzel olduğunu söylemem ve oraları övmem de, sadece coğrafya ve doğası ile ilgili bir övgü. Buralarda “Allâh’ın hükümlerinin” egemen olduğunu iddiâ etmiyorum. İnşallâh bir gün sizin “tağut ve müşrik” gözüyle bakmadığınız memleketleri (varsa tabiî) gezmek ve yazmak da nasib olur da, belki ben de sizler gibi “sadece konuya endeksli” yazı yazmayı öğrenirim.

 

sediyani@gmail.com

 

FOTOĞRAFLAR:

 

Allâh-û Ekber… İşte Avrupa’nın en büyük şelâlesi olan Ren şelâlesi… Laufen Şatosu, şelâleye üstten en dik şekilde bakabileceğiniz yerdir. Ren Şelâlesi en güzel, bu şatonun yanından bakıldığında görünür. En güzel resimleri de oradan çekersiniz. (İSVİÇRE)

 

Avrupa’nın en büyük şelâlesi, İsviçre’nin Schaffhausen kenti yakında bulunuyor. Suyun rengine dikkat eder misiniz; yemyeşil. (İSVİÇRE)

 

Şelâlenin etrafını dolanıp karşıya geçebiliyorsunuz. Suyun, akış yönüne göre şu anda sol tarafında bulunuyoruz; yani Zürih kantonunda. Şelâlenin arkasında, suyun düşmesine 50 metre kadar bir mesafe kala nehir üzerinde bir köprü var. O köprüden yürüyerek karşıya geçiyorsunuz. Orda da Laufen Şatosu’nun dibinden aşağıya, üstten şelâleye bakıyor, aşağı inip akan suyun tam dibine geliyorsunuz. (İSVİÇRE)

 

Yüksekten aşağıdaki muhteşem manzaraya bakıyoruz. Şelâlenin sağ tarafında (resimde, karşı taraf) “sarı – beyaz” Schaffhausen bayrağı, şelâlenin sol tarafında (resimde, bu taraf) “mavi – beyaz” Zürih bayrağı, şelâlenin tam ortasında, suyun üzerinde ise “kırmızı – beyaz” İsviçre bayrağı dalgalanıyor. Fakat ilginç olan şu ki, suyun rengi bu bayrakların hiçbirinin renginde değil. Suyun rengi, “yeşil – beyaz”. (İSVİÇRE)

 

Şelâlenin dibine kadar gelip, elinizi o bembeyaz akıntıya uzatabiliyorsunuz da (İSVİÇRE)

 

Şelâlenin yanına indiğimde, müthiş sevinçliydim; şelâleden düşen su, sanki ciğerlerime düşüyordu (İSVİÇRE)

 

Ren Şelâlesi’nin hem yüksek oluşu, hem de su kapasitesinin fazla oluşu ve gür akışı nedeniyle, balıklar şelâlenin altından üstüne atlayamamaktadırlar. Bunu sürekli denerler ancak başaramazlar. Ren Şelâlesi’nin üzerine atlamayı başarabilen, sadece bir balık türü vardır ki o da yılanbalığıdır. Sadece yılanbalıkları bu atlayışı gerçekleştirebiliyorlar… Suyun kenarına indim ve tepeden aşağıya dökülen suyun resmini en yakından çektim. Ayrıca, şelâlenin üstünden atlamaya çalışan bir yılanbalığının da resmini çekmeyi başardım. Yılanbalığı tam akıntıya zıplarken fotoğrafını çektim ve o güzel anı yakaladım. (İSVİÇRE)

 

Her şelâlenin etrafında görebileceğiniz mağara geçitler (İSVİÇRE)

 

Şelâleler, tartışmasız en güzel doğa olayıdırlar. Suyun o yüksekten aşağıya bağıra bağıra akışı yok mu, oturup öylece seyretmesi bile tarifsiz bir huzur verir insana (İSVİÇRE)

 

Suyun dile gelmesidir şelâleler; konuşması, bağırması, belki de şarkılar söylemesidir. Ya de belki zikirdir; suyun Allâh’ı zikretmesi, O’nun yüce ismini haykırmasıdır. Kızılderili reisi Seattle ne güzel söylemiş, “nehirler bizim kardeşimizdir” diye. (İSVİÇRE)

 

O restoranın terasından Ren Şelâlesi’ni seyretmek muhteşemdi, çünkü suya tam karşıdan bakıyordum. Önümde böyle güzel bir masa ve karşımda da böyle güzel bir manzara olunca, canım yazı yazmak istedi. (İSVİÇRE)

 

Suyun gücü (İSVİÇRE)

 

Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur (İSVİÇRE)

 

Bir kuş gibi uçup gitti konduğu yüreğimden
yaşama sevincim
kurudu köyümün topraklarına akan ırmak
yapayalnız kaldı beyaz sayfalar
üşüdü şiirin mısraları
savruldu göğsümde yükselen dağlar
karlar düştü eteklerine düşlerin
hayâllerimi düşürdüğüm denizler
dert ortağım nehirler
ve dûâyla ellerimi kaldırdığım gökyüzü
girmiş yetim bir çocuğun gözlerine
bakıyor mavi.

Sessizlik sinmiş caddelerine şehirlerin
kalabalıklaşmış her geçen gün cenaze namazları
acı bir kurşun sesi duyulmuş sokaklarında Silvan’ın
genç bir kız ağlamış Siverek’te gelinlik içinde
bir hediye paketi asılı kalmış dikenlitellerde
son durağı olmuş Nusaybin
solmuş güller henüz koklamadan sevgili
hüzün girmiş gözlerine Ceylanpınar’ın
üzülmüş İdil ağlamış Adilcevaz
sevdâlarını gömmüş toprağa çilekeş anneler
her biri bir ırmak olmuş yasak şarkıları yitik ülkemin
Dicle olmuş Fırat olmuş
akıyor mavi.

Ateş düşmüş eteklerine dağların
yakmış bağrını Kafkasya topraklarının
karanfil açmış buğday renkli saçlarında
gülümsemiş çocukları Cevherkale’nin
dize gelmiş düşman her kuşatmada, boyun eğmiş
feryâdlar yükselmiş Maykop’ta Nalçik’te
tanık olmuş destana karlı dağlar
misafir etmiş direniş erlerini
kucak açmış sevdâsına ülkenin
titremiş soğuktan bedenleri yiğitlerin
kirpikleri buz tutmuş bir Çeçen savaşçının
karla kaplı mavzerinde
üşüyor mavi.

Tadı bal, kaderi kan
ikisini de hep yaşamış Balkan
utanç coğrafyası olmuş insanlığın
yok olan vicdanlar
kirletilen iffetleri hamile kadınların
kıyameti yaşamış vaktinden evvel Saraybosna
zaman durmuş karşısında jenosidin
kelebekler iz sürmüş ceset kokularının
toplu mezarlar aramış Srebrenitza’da
minik bir kelebeğin kanatlarına girmiş
kır çiçekleri görmüş mezarın üzerinde, Artemis
konuyor mavi.

Allâh’a adanmış hayatlar
susamışlar ölümsüzlüğe inancın gölgesinde
içmişler kana kana şehâdet şerbetini Kana’da
ölüm karanlığında uyumuş Beyrut’un geceleri
cezalandırılmış ülkem teslim olmadığı için lanetlilere
Mücâdele sûresinden âyetler inmiş yeniden
Kenan topraklarına
parçalanmış minik bedenleri beşikteki bebelerin
ölümle tanışmış daha altı günlük hayatlar
güneyinde Lübnan’ın
ve henüz on aylık bir bebek
adı Abbas Muhaqqid Haşim
hareketsiz dudaklarında emzik
emiyor mavi.

Haydutlar sarmış dört bir yanını Bağdad’ın
ölüm kusuyor her bir sokağında Felluce
boyunlarına köpek tasması takılan çocuklar
ırzlarına geçilen kadınlar
dehşeti yaşayan bir halkın acısı
kardeş ellerin kalleş hançerinin verdiği acıyla
yarış halinde sanki vahşet görüntüleri
kirletildi Basra yıkıldı Samarra
fitne tohumları ekilmiş bereketli topraklara
kesilmiş dalları kardeşlik ağacının
yüzü tanıdık bir bombanın fitiline girmiş
Necef’te bir şiî mescidinde
patlıyor mavi.

Uzak diyarlara sıçramış ateşi hüznün
kaybolmuş simalar yaşlanmış yüzler
kimsesiz kalmış umut kurak topraklarda
ağıt yakmış genç kızlar Urumçi sokaklarında
unutulmuş türküler Altay steplerinde
kölesi olmuşlar ektikleri toprakların
sahipleriyken ırgatlar
yalnızlığa terkedilmiş mescidler
yasaklanmış secdeler genç alınlara
kayıp bir coğrafyaya bayrak olmuş
dalgalanıyor mavi.

Yaşamak için çıkmışlar yollara
kaçmışlar doğdukları topraklardan
“her yer buradan iyidir” diyerek
nereye gittiklerini kendileri de bilmeden
mülteci olmuşlar yersiz yurtsuz
düşmüşler insan tacirlerinin ellerine
bindirilmişler otuz kişi birden
küçücük bir sandala
ve öylesine salıverilmişler açık denizlere
yaşlı, genç, çocuk, kadın, erkek
sarılmışlar biribirlerine devrilmemek için
bir fırtına kopmuş yağmurlar yağmış
ters dönmüş sandal, düşmüşler suya
anne, baba, amca, teyze, evlat, torun
çırpınmışlar denizin ortasında çaresizce
boğuyor mavi.

Alınmış yaşama sevinci elinden
dalından koparılan bir çiçek gibi
bitirmişler hayâllerini, öldürmüşler düşlerini
gelinlik giydirmişler daha oyun çağındayken
zevcesi yapmışlar hiç tanımadığı bir adamın
sormamışlar hiç gönlün var mı diye
merak bile etmemişler kalbini
içine gömmüş acısını
yüreğine kazımış kimselerle paylaşamadığı sırlarını
beşik sallamış akranları okula giderken
anne olmuş daha on yedisine bile girmeden
nazar boncuğu takmış bebeğinin tulumuna
seviyor mavi.

Bilinçten yoksun ama sorumluluk yüklenmiş
geçim derdine düşmüş garibim
silâhını takmış beline
ölüm korkusuyla yaşamış günün her saati
tek derdi ekmeğini kazanmakmış
rızkını temin etmekmiş
her an yetim kalabilecek olan yavrusunun
ailesini bile alamamış yanına bu hayat pahalılığında
bahçesinde bayraklar asılı bir binanın önünde
sebebini kendisi de bilmeden nöbet tutarken
kandırılmış bir gencin silâhından çıkan kurşunla
serilmiş yere bedeni nöbet tuttuğu yerde
bir polis memurunun üniformasında
kanıyor mavi.

Bin bir umut yüklenerek sırtına
gönderilmiş büyük şehre okumaya
evin okuyan çocuğuymuş o
bu yüzden en önemli kişisiymiş
“kızım, tek umudumsun” demiş fakir babası
gururla uğurlarken üniversiteye
kovulmuş kapısından eşiğine vardığı üniversitenin
hain denmiş kendisine, tehlike denmiş
düğümlenmiş hıçkırıklar boğazında
düğümlenmiş örtüsüyle birlikte
fakir babasını düşünmüş
gün yüzü görmeyen annesini
zarif parmakları havalanmış titreye titreye
başlamış çıkarmaya tek tek
örtüsüne iliştirdiği topluiğneleri
yağmur taneleri düşmüş açılan saçlarına
ıslanmış ipek saçları
hüzne boğulmuş tanıklık eden gökyüzü
ağlıyor mavi.

Zûlüm kaplamış her bir yanını yeryüzünün
çiğnenmiş ayak altında insanlık onuru
hançerlenmiş adalet, kirlenmiş haysiyetler
ordular işgale çıkmış
yasaklanmış diller, zincirlenmiş bilekler
düşman etmiş biribirlerine Adem’in çocuklarını
kavmiyetçilik belası ve egemenlik hırsı
sinmiş özgürlük sevdâsı dizelerine şiirlerin
yüreğine işlemiş bu kavga şâirin
doğunun ve batının mahzun coğrafyalarını
yitik ülkelerin topraklarını besleyen ırmaklar
sevgiliye kavuşurcasına akan nehirler
mürekkep olmuş kaleminde Sediyani’nin
yazıyor mavi.

YAZIYA YORUM KAT

6 Yorum