1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur –18
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur –18

A+A-

“Benim sözlerim yıldızlar gibidir, batmazlar. Bu toprağın her bir zerresi benim halkıma kutsaldır; her parıldayan çam dikeni, her kumlu kıyı, her karanlık ormanın sisi, her sızan aydınlık, her vızıldayan kanatlı böcek, halkımın düşüncelerinde ve tecrübelerinde kutsaldır. Ağaçların içinde yükselen sıvı, milletimin anılarını taşır. Bizim ölülerimiz bu şahane toprağı hiç unutmazlar, çünkü o, bizim anamızdır. Nefis kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimiz, geyik, at, kartal, bunlar da bizim erkek kardeşlerimiz. Kayalıklı dağlar, nemli çayırlar, hayvanların vücûd ısısı – ve insanın -, bunların hepsi aynı ailedendir. Biz bu topraklarla mutluyuz. Bilemiyorum, bizim tarzımız sizin gibi değil. Göllerde ve nehirlerde parıldayan su, sadece su değil, o bizim atalarımızın kanı. Suların hışırtısı benim atalarımın sesidir. Nehirler bizim kardeşimizdir ve susuzluğumuzu giderir. Nehirler kanolarımızı taşır, çocuklarımızı doyurur.  Nehirler bizim kardeşimizdir – ve sizin de -, o andan itibaren nehirlere tüm iyiliğinizi vermelisiniz, aynı her kardeşinize verdiğiniz iyilik gibi.”

 Kızılderili reisi Seattle

 

Schaffhausen sokaklarında yürürken, çok tuhaf duygular içindeydim.

Anlatması zor bir duygu ama deneyeceğim: Hani bazı filmler vardır, belki izlemişsinizdir, adam uzun yıllar sonra bir şehre geri döner. Orada hatıraları vardır, ayrıldığından beri hafızasından silinmeyen ve gözlerinin önünden gitmeyen anıları vardır. Yıllar sonra oraya geri dönerken, içinde tarifsiz bir heyecan vardır. Yıllar sonra, aynı sokaklarda yürümeye başlar, aynı sokakları dolaşır. Fakat kimse onu tanımamaktadır. Bekler ki, birileri tanısın kendisini. İnsanlara baka baka yürür, kalabalıklara, dükkânlara. Bekler ki biri çıksın ve “Aaa! Sen mi geldin? Sen ha, neredeydin dostum uzun yıllardır?” desin. Fakat kimse tanımamaktadır onu, kimse dönüp bakmamaktadır kendisine. Oysa o bütün sokakları tanımaktadır, bütün caddeleri, dükkânları, binaları. Yürüdüğü sokak bittiğinde karşısına nelerin çıkacağını bile bilmektedir. Fakat kimse tanımamaktadır onu, kimse şaşkınlığa uğrayıp kendisine bakmamaktadır o oradan geçince. Nasıl tanısınlar ki? Aradan yıllar geçmiştir.

İşte aynı tuhaf duygularla yürüyordum Schaffhausen sokaklarında. 7 yıl sonra bu şehirdeydim, dile kolay, 7 yıl!  Sokaklarında yürüyordum, kaldırımlarında adım atıyordum; insanlara baka baka, dükkânlara, binalara. Fakat kimse tanımıyordu beni, kimse çıkıp “Aaa! Sen ha, sen mi geldin? Kaç yıl oldu dostum?” demiyordu. Demiyordu ki ben de ona “7 yıl oldu dostum, 7 yıl” diyeyim. Kimse tanımıyordu beni; oysa ben bütün sokaklarını tanıyordum, yürüdüğüm sokak bitince karşıma nelerin çıkacağını bile biliyordum.

Nasıl unutabilirdim ki? 30 Haziran 2001 akşamını unutmak mümkün müydü? Bütün gün, Schaffhausen’deki otelimize 59 km ötede bulunan, Konstanz Gölü üzerinde yer alan ve Almanya’ya ait olan Mainau Çiçek Adası’nı gezmiş, güzel Konstanz şehrinde, hem de muhteşem Konstanz limanında, “Güzel kadın Imperia” heykelinin karşısında biribirinden güzel Türk restoranları görmüştük de, “Ya boşverelim, Schaffhausen’e dönelim, orda birşeyler yeriz” demiştik de, buraya dönüp biraz otelde dinlendikten sonra yemek yemek için dışarı çıktığımızda, şehirde bırakın Türk restoranını, küçük bir döner büfesi dahi bulamamıştık. Sırf yemek yiyebileceğimiz bir yer bulmak için bir değil, iki değil, en az dört – beş saat dolaşmıştık sokaklarda. Bırakın dönerciyi, bu şehirde bir “yabancı” bile göremiyorduk; sarışın ve mavi gözlü insanlardan başka kimse yoktu. En son şehrin ana tren istasyonunun karşısında bir dönerci görmüştük de, döner etine bakınca korkmuştuk, inanın ki. Etin pembe bir rengi vardı, korkmuştuk, içeri girmeye bile cesaret edemedik. McDonald’s’a mecbur kalmamak için saatlerce yürümüştük o sokaklarda ki, o dönemler, iyi hatırlıyorum, bizim McDonald’s ve Coca Cola gibi Amerikan emperyalizmi ürünlere en sıkı boykot uyguladığımız dönemlerdi.

İşin ilginç yanı, bütün gün Mainau Çiçek Adası üzerinde ve Konstanz şehrinde gezmiş ve şimdi de aç karınla saatler boyunca bu sokaklarda yürüdüğümüz halde, sürekli gülüyor, eğlenceli konuşmalar yapıyorduk. Çok güzel bir gün geçirdiğimiz için, çok neş’eliydik; o açlığımız ve yorgunluğumuz bile, bize ızdırap değil, haz veriyordu. Aç kaldık diye nasıl şikâyet edebilirdik ki? Bütün günümüzü suların, ağaçların, çiçeklerin ve kelebeklerin arasında geçirmiştik. Böyle bir günün sonunda mide için mızmızlanmak, ancak nankörlükle izah edilebilirdi tabiî ki. En nihayetinde mecbur kalıp McDonald’s’ın yolunu tutmuştuk da, ordan “Fisch Mäc” paketleyip otele döndüğümüzde, saatler geceyarısını çoktan geçiyordu.

7 yıl önce bu sokaklarda yaşadıklarımızı düşüne düşüne, onları hatırlayıp kendi kendime gülümseyerek yürüyordum şehirde. Fakat kimse tanımıyordu beni.

Schaffhausen sokaklarında hatıraları yâd ede ede gezdikten sonra Ren Şelâlesi’ne gitmek üzere, park halindeki arabama geri döndüm. Avrupa kıt’âsının en büyük şelâlesi olan Ren Şelâlesi (Rheinfall), Schaffhausen’in sadece 2 km ötesindeki Neuhausen am Rheinfall köyündeydi.

Arabayla Schaffhausen kentinden Neuhausen am Rheinfall köyüne giderken, Ren Nehri üzerindeki köprüden geçtim (geçen bölümde resmini gördüğünüz köprü). Köprüden geçerken aşağıdaki suya, nehre baktım tabiî ki. Her zaman yaptığım gibi. Gerçi bu benim huyum diyeceğim ama, hangimiz öyle yapmıyoruz ki? Hangimiz bir köprü üzerinden geçerken, aşağıdaki suya bakmadan geçiyoruz?

İstanbul’da yaşadığım yıllarda, hiç terketmediğim bir huyum vardı. Anadolu yakasından Avrupa yakasına her geçtiğimde otobüsün sol tarafında, Avrupa yakasından Anadolu yakasına her geçtiğimde ise otobüsün sağ tarafında otururdum. Bu huyumu hiç terketmedim; en son İstanbul’a geldiğimde de tekrarladım. Niye mi? Otobüs tam Boğaz Köprüsü’nün üzerindeyken, dışarıya bakıp Üsküdar’ı, Kız Kulesi’ni, Sultanahmet ve Ayasofya minarelerini, Galata Kulesi’ni seyretmek için. Çünkü köprünün üzerindeyken, tam karşıdan bakıyordunuz, hem de biraz yüksekten. En güzel oradan görünüyordu. Önce sol tarafa bakardım, Kız Kulesi’ne. Hani şiirde der ya, “İstanbul’da bir güzel, İstanbul kadar güzel” diye, işte aynen öyleydi “Kız” Kulesi. Sonra tam karşıya bakardım, o muhteşem minarelere. Sonra da başımı hafifçe sağa çevirip Galata Kulesi’ne. Bir Kız Kulesi’ne bakardım, bir Galata Kulesi’ne. Ve, Hazarfen Ahmed Çelebi’yi düşünürdüm: “Galata Kulesi’nden Üsküdar’a nasıl uçmuş bu adam yaa? Kollarına kanat takıp ordan oraya uçmak, bu nasıl bir cesarettir?”

Gerçi “otobüste otururdum” dedim ama, oturmak ne mümkün? Her zaman ayakta giderdik; köprüden o manzarayı seyrederken de cama sıkı sıkı yapışırdık. Zaten o otobüslere ilk bindiğimizde yer bulsak bile en çok iki durak sonra ayağa kalkardık tekrar. Bayan yolcular binince mecburen yer verirdik tabiî ki. (Biz Diyarbakırspor taraftarları böyle centilmenizdir, fakat medya bizi yanlış tanıtıyor)

Schaffhausen’de, Ren Nehri üzerindeki köprüden geçerken aşağıdaki nehir sularına baktığımda, gözlerim adeta faltaşı gibi açılmıştı. Gözlerime inanamıyordum; ırmağın rengi yemyeşildi. Mavi değil, beyaz değil, sarı değil, yeşil akıyordu nehir suları.

Bu durumu görünce yola devam etmem mümkün değildi. Köprüyü geçer geçmez sağa kırdım ve yoldan saptım. Arabayı kenara çektim; nehir kenarına inip önce güzelce resimlerini çektim. Sonra oturup seyrettim suyu.

İster deniz olsun, ister göl, ister nehir, suyun rengi yeşil oldu mu daha bir başka güzel oluyor.

6 ülkenin topraklarını sulayan 1320 km’lik Ren Nehri, coğrafyadan coğrafyaya renk değiştiren bir nehir. Ren suları, ilk doğduğu yerler olan İsviçre’nin güneyinde “beyaz”, Fransa ve Almanya’da “mavi”, Hollanda’da ise “bej” renginde akıyor. İşte burada, Schaffhausen kentinde ise “yeşil” akıyor, hem de “yemyeşil”. O kadar güzel bir yeşil ki, kıyısında oturup dakikalarca seyrettim bu akıntıyı.

Daha sonra kalkıp yoluma devam ettim ve birkaç dakika sonra Neuhausen am Rheinfall köyüne ulaştım. Ren Şelâlesi’ne arabayla gittiğinizde yokuş çıkarsınız, bir dağın tepesine. Ve arabanızı, oraya park edersiniz. Park etmek parayla tabiî ki. Arabayla şelâlenin yanına gidemezsiniz, park yerleri tepededir. Dolayısıyla buraya giderken, herkes, şelâleyi ilk olarak yukarıdan görür. Ancak sesi o kadar gür çıkar ki, sanki su, kulaklarınızın dibinde akmaktadır. Kulaklarınızda o gür sesle tepeden aşağıya, muhteşem şelâleye bakınca, ağzınızdan çıkan ilk sözler, “Allâh-û Ekber” olur.

Arabayı park edip dışarı çıktıktan sonra, dağın tepesinden aşağıya yürüyerek inmeniz gerekiyor. Ancak hiç kimse, arabadan çıkar çıkmaz, sanki işe gidiyormuş gibi alelacele inmeye başlamaz o tepeden. Zira, biraz sonra zaten o muhteşem akıntının yanına gidecektir. Gitmeden önce o tepeden, yukarıdan, oturup biraz seyretmek gerekiyor bu beyaz, bembeyaz çağlayanı.

Ben de öyle yaptım doğal olarak. Dağın tepesinden şelâleyi biraz seyrettikten sonra saldım kendimi tepeden aşağıya.

İsviçre’nin Schaffhausen kenti yakınında bulunan Ren Şelâlesi (Rheinfall), Avrupa kıt’âsının en büyük şelâlesidir. Ancak burada kastedilen, çağlayanın yüksekliği veya genişliği değil, su miktarıdır. Avrupa’nın en yüksek şelâlesi, kıt’ânın kuzeybatısındaki İzlanda ada ülkesinde bulunan Dettifoss adlı şelâledir. Yüksekliği 100 m’yi aşan Dettifoss’un su miktarı, sadece 23 m yüksekliğinde olan Ren Şelâlesi’ndeki suyun ancak yarısı kadardır.

Ren Şelâlesi’nin yüksekliği 23 m, genişliği ise 150 m’dir. Akıntının nehir altındaki derinliği ise 13 m’dir. Şelâleden aşağıya bir saniye içinde ortalama 373 m³ su düşer. Yaz mevsimlerindeki ortalama, saniyede 700 m³’tür. Bugüne kadar ölçülebilen en güçlü akıntı 1965 yılındaki saniyede 1250 m³, bugüne kadar ölçülebilen en zayıf akıntı ise 1921 yılındaki saniyede 95 m³ ortalama su enerjisidir.

Ren Şelâlesi’nin hem yüksek oluşu, hem de su kapasitesinin fazla oluşu ve gür akışı nedeniyle, balıklar şelâlenin altından üstüne atlayamamaktadırlar. Bunu sürekli denerler ancak başaramazlar. Ren Şelâlesi’nin üzerine atlamayı başarabilen, sadece bir balık türü vardır ki o da yılanbalığıdır. Sadece yılanbalıkları bu atlayışı gerçekleştirebiliyorlar.

Ren Şelâlesi, bölgenin enerji ihtiyacını önemli ölçüde karşılamaktadır. 19. yy’da burada Avrupa’nın en büyük alüminyum fabrikası kurulmuştur. Bugün itibariyle bölgenin en büyük su enerji kaynağı olan Ren Nehri, su ve elektrik enerjisinin sağlandığı güç merkezi olarak büyük öneme sahiptir. Şelâlenin olduğu köyde bulunan “Rheinkraftwerk Neuhausen” (Neuhausen Ren Enerji Santrali), 4, 4 mw enerji üretim kapasitesine sahiptir.

Ren Şelâlesi’nin diğer bir ilginç özelliği de, İsviçre’nin iki kantonunun arasında olmasıdır. Yani bu şelâle, aynı zamanda iki kanton arasındaki sınırı belirler. Nehrin ve şelâlenin akış yönüne göre sağ tarafı (şelâlenin tam karşısında çektiğim resimlerde, fotoğrafın sol tarafı) Schaffhausen kantonu, nehrin ve şelâlenin akış yönüne göre sol tarafı (şelâlenin tam karşısında çektiğim resimlerde, fotoğrafın sağ tarafı) ise Zürih (Zürich) kantonudur. Şelâlenin sağ tarafı Schaffhausen kantonunun Neuhausen am Rheinfall köyü, şelâlenin sol tarafı ise Zürih kantonunun Laufen – Uhwiesen köyünün Laufen mezrâıdır. Şelâlenin tepesinde ise, görkemli duruşuyla Laufen Şatosu (Schloß Laufen) yer alır. Laufen Şatosu, şelâleye üstten en dik şekilde bakabileceğiniz yerdir. Ren Şelâlesi en güzel, bu şatonun yanından bakıldığında görünür. En güzel resimleri de oradan çekersiniz.

Schaffhausen kantonunun Neuhausen am Rheinfall köyü 10 bin 98 nüfûslu büyükçe bir köy, Zürih kantonunun Laufen – Uhwiesen köyü ise 1512 nüfûslu küçük bir köydür.

Şelâlenin yanına indiğimde, müthiş sevinçliydim; şelâleden düşen su, sanki ciğerlerime düşüyordu. Bir de güneşli bir hava da olunca, sevincim iki katına çıkmıştı. Demek ki, şelâlenin üzerinde gökkuşağı görebilecektim.

Önce şelâlenin tam karşısına geçip birkaç cephe fotoğrafı çektim. Sonra başladım yürümeye.

Şelâlenin etrafını dolanıp karşıya geçebiliyorsunuz. Bizim bulunduğumuz yer, Schaffhausen kantonu tarafı; yani Neuhausen am Rheinfall köyü. Suyun, akış yönüne göre sağ tarafında bulunuyoruz. Şelâlenin arkasında, suyun düşmesine 50 metre kadar bir mesafe kala nehir üzerinde bir köprü var. O köprüden yürüyerek karşıya geçiyorsunuz. Yani Zürih kantonu tarafına, Laufen – Uhwiesen köyüne. Orda da Laufen Şatosu’nun dibinden aşağıya,  üstten şelâleye bakıyor, aşağı inip akan suyun tam dibine geliyorsunuz. Şelâlenin dibine kadar gelip, elinizi o bembeyaz akıntıya uzatabiliyorsunuz da. Ordan tekrar, aynı yolu geri yürüyerek başladığınız yere geri dönüyorsunuz. Yürüyerek karşıya gidip gelmek epey bir zaman alıyor tabiî ve bayağı bir yürümek zorundasınız. Ancak buna değiyor elbette ki.

Ayrıca küçük feribotlara binerek, şelâlenin tam ortasında, suyun düştüğü yerdeki ikiz tepeciklere de çıkabilirsiniz. Yani şelâlenin aslında ortasına, içine gidiyorsunuz. En muhteşem şey de bu işte. Şelâlenin tam ortasındaki tepeciğin üzerinde İsviçre bayrağı dalgalanıyor. Ben oraya daha önce çıktığım için, bu kez yapmayacaktım aynı aksiyonu.

Daha yeni yürümeye başlıyordum ki, bir grup Portekizli taraftar grubuna rastladım. Toplam 6 kişiydiler; üçü erkek, üçü kız. Başlarına yeşil – kırmızı renkte garip külâhlar geçirmişler, ellerinde yeşil – kırmızı – sarı Portekiz bayrakları dalgalandırıyorlar ve “Portugal Portugal” diye bağırıyorlardı.

Ma bunu gören Diyarbakırsporlu Sediyani abê durur mu? Durmaz tabiî; hemen o tarafa yöneldim. “Portugal’ı soydum, başucuma koydum” ve yanlarına gittim. Gittim gitmesine ama, bu fukaralar ne Almanca bilirler ne Kürtçe; ne yap’cam? Eh, mecburen Sporting Lizbon taraftarı oldum ben de. Ve başladım yarı Kûrmanc yarı Zaza aksanıyla Portekizce konuşmaya:

- Olá! Oi amigos! Tudo bem? (Hey! Merhaba arkadaşlar! Herşey yolunda mı?)

Sarışın ve mavi gözlü insanların memleketinde dil bilmez, yol yordam tanımaz bu fukaralar, kendileriyle ilgilenen ve kendileri gibi siyâh saçlı, elâ gözlü, üstelik “selvi boylu al tişörtlü” birini görünce çok sevinmişlerdi. Bana öyle bir sarıldılar ki, “Köyden İndim Şehire” filmindeki Zeki Alasya – Metin Akpınar ikilisi bile bu kadar doğal davranmıyordu, Altın “Portugal” çarpsın ki.

Önce kısa ama çok neş’eli bir sohbet yaptık ve karşılıklı hal – hatır sorduk. Ben yarı Kûrmanc yarı Zaza aksanıyla Portekizce, onlar da Rio de Janeiro ve Köle İsaura aksanıyla İngilizce konuşmaya çalışıyorlardı ama sonuçta anlaşıyorduk. Dillerin farklı olmasının ne önemi vardı ki? Önemli olan duyguların aynı olmasıydı; hislerin, kalplerin, insanlığın be gözüm, insanlığın aynı olmasıydı. Bizimle aynı dili konuşanlar, tuttukları takımın bayraklarını sallarken “Kürtler Dışarı” diye bağırmışlardı; oysa ne bunlar bizim dilimizi biliyordu, ne de biz onların dilini; fakat yine de “aynı dili” konuşuyorduk. Konuşmakla da yetinmiyorduk, hayatımızda ilk defa karşılaştığımız halde öz kardeşimize sarılır gibi sarılıyorduk.

Nereli olduğumu sordular, ben de cevap verdim:

- De onde você é?

- Sou da Turquia, amigos! Sou da Elazigos, Karakoçanigos, Ceylanpinarigos, Haksözigos, á Düşünce Platformigos! Mektebigos inqılabigos devrimcigos, á kahrolsun laik kemalist diktatigos!

Sonra birlikte resim çektik, bu Portekizli amcaoğullarımız ve teyzekızlarımızla. Büyükçe bir Portekiz bayrağı açtık ve “Portugal Portugal” diye tezahürat yaparak objektife poz verdik. Portekiz’in özellikle bayrağının renkleri hoşuma gitmişti, Diyarbakırspor tribünlerinden atılan taşlar çarpsın ki. Ben benim maikinâmla fotoğraf çektirdikten sonra resim çekme işi biitecek sanmıştım ama, yok! Altı kişinin altısında da fotoğraf makinâsı vardı ve bu “özel anı” anı kaçırmamak için, herkes kendi makinâsıyla da aynı resmin çekilmesini istiyordu. Her çekilen resimden sonra aralarından biri, “Şimdi de benim makinamla” diyordu ve biz, aynı resmi 7 ayrı makinâyla çekmek zorunda kalmıştık.

Art arda 7 resim çektirmek zor bir şey değil de, aynı hareketleri ve tezahüratları  7 kez tekrarlamak zorunda kalmıştık. İçimden onlara fırça atıp, “La oğlım! Ma bız Ren Şelâlesi’ne amigolıx yapmaya mi geldıx?” demek geliyordu ama, bu gezileri İslamî camiâ için kaleme alacağımı hatırlayınca, kendime mukayyet oluyordum. Ne de olsa “dâvâya hizmet” amacıyla yapıyordum. İşin içine nefsimi karıştırmamalıydım.

Portekiz taraftarlarıyla geçirdiğim bu neş’eli dakikalardan sonra, oldukça içten ve samimî bir tonla kendilerinden hatır istedim:

- Xatırê şomaigos.

Onlar da aynı içtenlikle cevap verdiler:

- Ser seranigos û ser çavanigos.

Onlardan ayrıldıkran sonra, Ren Şelâlesi’nin “etrafını tavaf etmeye” devam ettim. Bir yandan da, “Vay be! Ben sadece çat – pat Portekizce bildiğimi sanıyordum ama, şu işe bak yahu, meğerse bülbül gibi Portekizce konuşuyormuşum” diye düşündüm.

Ren Şelâlesi’nin etrafını bir baştan öbür başa tavaf edip geri göndüm. Köprünün üzerinden geçtim; yürüyerek Schaffhausen kantonundan Zürih kantonuna geçtim. Laufen Şatosu’ndan şelâleye baktım, hatta şatonun dibindeki café’de oturup bir bardak soğuk meşrubat içtim. Suyun kenarına indim ve tepeden aşağıya dökülen suyun resmini en yakından çektim. Ayrıca, şelâlenin üstünden atlamaya çalışan bir yılanbalığının da resmini çekmeyi başardım. Yılanbalığı tam akıntıya zıplarken fotoğrafını çektim ve o güzel anı yakaladım.

Tavafı bitirdikten sonra, şelâlenin tam karşısındaki teraslı restorana gittim. Şelâlenin tam karşısındaki terasta oturup birşeyler içmek ve öylece bu güzel beyaz akıntıyı seyretmek istiyordum. Şelâlenin etrafını yürüyerek tavaf edip bu restorana gelip oturana kadar iki saate yakın zaman geçmişti. Yani bu kadar zamandır yürüyordum. Hem biraz da dinlenmiş olacaktım.

O restoranın terasından Ren Şelâlesi’ni seyretmek muhteşemdi, çünkü suya tam karşıdan bakıyordum. Önümde böyle güzel bir masa ve karşımda da böyle güzel bir manzara olunca, canım yazı yazmak istedi. Garsonlardan çizgisiz kâğıt istedim; yoktu. Sorun değildi, ben de not defterime yazardım. O sıralar Haksöz sitesinin “Düşünce Platformu” köşesinde “Liechtenstein Üzerine Sosyolojik Anekdotlar” adlı yazım duruyordu. Not defterimi çıkardım ve Haksöz için bir sonraki yazımı, “’Küçük Güzeldir’, Küçük Kalmak Daha Da Güzeldir” adlı yazımı yazmaya başladım.

Dünyanın en küçük 6, Avrupa’nın da en küçük 4. Ülkesi olan Liechtenstein hakkında yazdığım ve 16 Haziran 2008’de sitemizde yayınlanan “’Küçük Güzeldir’, Küçük Kalmak Daha Da Güzeldir” adlı makaleyi, işte Avrupa’nın en büyük şelâlesi olan Ren Şelâlesi’nin başında oturarak yazmıştım, kardeşlerim; daha sonra bilgisayara geçirmek üzere elle yazmıştım.

Yazı yazınca arada bir durur, düşünürsünüz tabiî ki. İşte o anların birinde, gözüm masalara servis yapan garsonlara takıldı. Şelâlenin başında Haksöz için yazı yazdığım anın fotoğrafını niye çekmiyordum ki, sahi? Garsonlardan birine rica ettim ve önümde defter, elimde “mavi kalemim”, o anın resmini çektim.

Hayat ne kadar ilginç, değil mi?

Beni bu gezilere, çalıştığım gazete, “dizi yazısı” hazırlamam için gönderiyordu. Hazırladığım dizi yazısı, gazetede yayınlanmaya başlamadan önce, gazetem, gezilerde çektiğim bütün resimleri incelemiş ve yüzlerce fotoğraf arasından, işte sözünü ettiğim o fotoğrafı “LOGO” olarak seçmişti. Elimde kalemle yazı yazarken çektirdiğim bir fotoğraf olduğu için, gazetedeki dizi yazısı için en uygun resmin, İsviçre’deki Ren Şelâlesi önünde çektirdiğim o resim olduğuna karar verilmiş, o fotoğrafım, gazetemdeki dizi yazıma “LOGO” yapılmıştı.

Fakat ilginç olan şuydu ki, o esnada ben Haksöz için yazı yazıyordum.

 

sediyani@gmail.com

 

 

FOTOĞRAFLAR:

 

Allâh-û Ekber... İşte Avrupa’nın en büyük şel’alesi olan Ren Şelâlesi... Almanca adı “Rheinfall” olan şelâle, İsviçre’nin Schaffhausen kenti yakınında bulunuyor. (İSVİÇRE)

 

Feribotlara binerek, şelâlenin tam ortasında, suyun düştüğü yerdeki ikiz tepeciklere de çıkabilirsiniz. Yani şelâlenin aslında ortasına, içine gidiyorsunuz. En muhteşem şey de bu işte. (İSVİÇRE)

 

Nehir sularına İsviçre’nin ve Schaffhausen ile Zürih kantonlarının bayraklarının gölgesi düşüyor. Resimde kırmızı – beyaz İsviçre bayrağı ile mavi – beyaz Zürih bayrağını görüyorsunuz. (İSVİÇRE)

 

Ren Şelâlesi, İsviçre’nin iki kantonunun arasında olmasıdır. Yani bu şelâle, aynı zamanda iki kanton arasındaki sınırı belirler. Nehrin ve şelâlenin akış yönüne göre sağ tarafı (fotoğrafın sol tarafı) Schaffhausen kantonu, nehrin ve şelâlenin akış yönüne göre sol tarafı (fotoğrafın sağ tarafı) ise Zürih kantonudur. Şelâlenin sağ tarafı Schaffhausen kantonunun Neuhausen am Rheinfall köyü, şelâlenin sol tarafı ise Zürih kantonunun Laufen – Uhwiesen köyünün Laufen mezrâıdır. Şelâlenin tepesinde ise, görkemli duruşuyla Laufen Şatosu (Schloß Laufen) yer alır. Laufen Şatosu, şelâleye üstten en dik şekilde bakabileceğiniz yerdir. Ren Şelâlesi en güzel, bu şatonun yanından bakıldığında görünür. En güzel resimleri de oradan çekersiniz. (İSVİÇRE)

 

Portekizli taraftarlarla şelâle hatırası... Büyükçe bir Portekiz bayrağı açtık ve “Portugal Portugal” diye tezahürat yaparak objektife poz verdik. Portekiz’in özellikle bayrağının renkleri hoşuma gitmişti, Diyarbakırspor tribünlerinden atılan taşlar çarpsın ki. (İSVİÇRE)

 

Her şelâlenin kenarlarında mutlaka küçük küçük şelâleler oluşur (İSVİÇRE)

 

Ren Şelâlesi, bölgenin enerji ihtiyacını önemli ölçüde karşılamaktadır. 19. yy’da burada Avrupa’nın en büyük alüminyum fabrikası kurulmuştur. Bugün itibariyle bölgenin en büyük su enerji kaynağı olan Ren Nehri, su ve elektrik enerjisinin sağlandığı güç merkezi olarak büyük öneme sahiptir. Şelâlenin olduğu köyde bulunan “Rheinkraftwerk Neuhausen” (Neuhausen Ren Enerji Santrali), 4, 4 mw enerji üretim kapasitesine sahiptir. (İSVİÇRE)

 

Şelâlenin etrafını dolanıp karşıya geçebiliyorsunuz. Bizim bulunduğumuz yer, Schaffhausen kantonu tarafı; yani Neuhausen am Rheinfall köyü. (İSVİÇRE)

 

Şelâlenin arkasında, suyun düşmesine 50 metre kadar bir mesafe kala nehir üzerinde bir köprü var. O köprüden yürüyerek karşıya geçiyorsunuz. Yani Zürih kantonu tarafına, Laufen – Uhwiesen köyüne. Orda da Laufen Şatosu’nun dibinden aşağıya,  üstten şelâleye bakıyor, aşağı inip akan suyun tam dibine geliyorsunuz. Şelâlenin dibine kadar gelip, elinizi o bembeyaz akıntıya uzatabiliyorsunuz da. Ordan tekrar, aynı yolu geri yürüyerek başladığınız yere geri dönüyorsunuz. Yürüyerek karşıya gidip gelmek epey bir zaman alıyor tabiî ve bayağı bir yürümek zorundasınız. Ancak buna değiyor elbette ki. (İSVİÇRE)

 

Şelâlenin tam ortasında İsviçre bayrağı dalgalanıyor. İnsanlar feribot yardımıyla oraya çıkıp bayrağın altında hatıra fotoğrafı çektiriyorlar. (İSVİÇRE)

 

Şu anda şelâlenin üzerindeki köprünün tam ortasındayım; yani Schaffhausen ile Zürih kantonları arasında. Alttaki suyun aşaıya doğru hızla akışını seyrediyorum; akan bu su gidip 50 metre sonra şelâle olacak. Olağanüstü, muhteşem! (İSVİÇRE)

 

Şelâlenin üzerinde su bulutu (İSVİÇRE)

 

İnsanı büyüleyen bir görüntü. Şuradan suya düşen bir insan, bir an önce sudan çıkmak için çabalar; çünkü bu su az ilerde şelâle olacak, oraya varmadan sudan çıkması lazım. Hani filmlerde olur ya, onun gibi. (İSVİÇRE)

 

Ren Şelâlesi’nin yüksekliği 23 m, genişliği ise 150 m’dir. Akıntının nehir altındaki derinliği ise 13 m’dir. Şelâleden aşağıya bir saniye içinde ortalama 373 m³ su düşer. Yaz mevsimlerindeki ortalama, saniyede 700 m³’tür. Bugüne kadar ölçülebilen en güçlü akıntı 1965 yılındaki saniyede 1250 m³, bugüne kadar ölçülebilen en zayıf akıntı ise 1921 yılındaki saniyede 95 m³ ortalama su enerjisidir. (İSVİÇRE)

 

Daha dün Serhat göğsüme yaslanırken
ve ellerimle okşarken Bahteran saçlarını
şimdi gözyaşlarınla ıslattığın bir mektup göndermişsin
ülkeler ötesi uzaklarından
nehirler dağlar ötesi
kavgalar ölümler savaşlar ötesi uzaklarından
yakın olmak için yalnızlığıma
yoksamak için beklentilerimi
kaç damla yaş döktürdün sayamadım
Van Gölü sularına bakan gözlerimden
beni ağlatma güneşe sevdalı topraklarda
sen ağla
senin gözyaşların taşırsın Van sularını
bir gözünde Muradiye
bir gözünde Beyazçeşme
her birinde bir şelâle olsun gözlerinin
ben ağlarsam zûlümdür adı ihanettir
sen ağlarsan sevgidir bağlılıktır
hatta İslam'dır adı
Sümeyye'dir Fatımâ'dır Zeyneb'dir
yağmurdur doğaya yeşil rengini veren
ağladıkça yeşile çalar gözlerin
ve ben sevdalıyım Zilan gibi
rengini kavak ağaçlarından alan Erciş gözlerine.

YAZIYA YORUM KAT

4 Yorum