Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur –17

04.04.2010 00:36

İbrahim Sediyani

Gezimizin bir önceki bölümünde sizleri özel ve önemli bir yere, Avrupa’nın en uzun ikinci ırmağı olan Tuna Nehri’nin doğduğu kaynağa götürmüştük. Bir insan için, nasıl ki hayatının en önemli iki olayı doğumu ve ölümüdür, nasıl ki ömrü doğduğu gün başlar ve öldüğü gün biter, göller ve denizler gibi sabit durmayan nehirler için de en önemli iki yeri, doğduğu kaynak ve denize dökülüp akıntısına son verdiği noktadır. Özellikle nehir kaynakları, bir başka özeldir. Zira, nasıl ki insanın ölümü genelde yaşlılığına denk geliyor ve ölümler hüzünlü oluyorken, bir bebeğin doğumu adetâ bayram havası estiriyor ve bütün aileye sevinç ve neş’e getiriyor, aynı şekilde, nehirlerin denize dökülmesi de hüzünlü ve istisnasız hepsinde sessiz sedasız gerçekleşiyorken, nehirlerin doğuşu, kaynağı, insana – ve coğrafyaya – sevinç ve neş’e kazandırmaktadır. Zira nehirler, ne kadar büyük olursa olsunlar, kaynaklarından ilk doğduklarında, küçük bir su birikintisidirler. Yani, bebektirler. Nehirlerin doğuşu, bir bebeğin doğuşu gibidir.

Kadim Kürdistan ülkesinin kuzey topraklarındaki Elâzîz ilinden, Iraq’ın güneyindeki Basra iline kadar olan ve Dicle ile Frırat nehirleri arasında kalan coğrafyaya, “iki nehir arası” anlamında “Mezopotamya” deniyor.

Bugün Türkiye’nin 23 trafik plaka rumuzlu ili olan Elâzığ, işte bu açıdan ülkemizin belki de en önemli toprak parçası üzerinde yer alan vilayetidir. Çünkü hem Dicle Nehri, hem de Fırat Nehri bu topraklarda doğmaktadır; güzel Elâzığ’ımız, Doğu Anadolu’nun bu “dünya güzeli” vilayeti, Mezopotamya coğrafyasının başladığı topraklardır. Mezopotamya (El- Cezire) dediğimiz coğrafî ülkenin can damarları olan her iki ırmak da, Elâzığ il sınırları içinde doğmaktadır. Hem Mezopotamya ve Kürdistan coğrafyasına, dolayısıyla Dicle ve Fırat nehirlerine, hem de genel anlamda nehirlere, yani “suya” karşı normalin üzerinde özel ilgisi olan bir insan olarak, işte en çok da bu sebepten ötürü, “Elâzığlı” olduğum için ne kadar mutlu olduğumu sanırım söylememe gerek yok. Bir insan, kendi elinde olmayan sebeplerden dolayı, ancak bu kadar şanslı olabilir herhalde.

Mezopotamya’nın batı kolu olan Fırat Nehri (Newalê Ferat), Elâzığ’ın Keban ilçesinde, Keban Barajı’ndan doğar. Fırat’ın tam doğduğu nokta, aynı zamanda Elâzığ – Malatya il sınırının kuzeyden başladığı noktadır. Burada, bu hem tarihî hem de coğrafî açıdan çok çok önemli olan noktayı günümüzde sevgili Elâzığlılar, ilimizin gözde turistik ve mesire alanı haline getirmişlerdir. Ki burada, suları içme suyu olarak kullanılan ve adetâ şifa olan Çırçır Şelâlesi ve Keban Alabalık Tesisleri bulunmaktadır ki, iş bu Keban Alabalık Tesisleri, halihazırda Türkiye’nin en büyük alabalık tesisleridir.

Mezopotamya’nın doğu kolu olan Dicle Nehri (Newalê Dijlê) ise, Elâzığ’ın Sivrice ilçesinde, Hazar Gölü’nden doğar ki Sivrice’nin Kürtçe olan gerçek ismi de “Gûla Hazar” olup, bu isim “Hazar’ın Gülü” anlamına gelmektedir. Hazar Gölü, Türkiye Cumhuriyeti Turizm ve Çevre Bakanlığı tarafından “mavi bayrak” ile onurlandırılmış şirin bir gölümüzdür ve tamamı Elâzığ il sınırları içindedir.  Gölün güney kıyıları Hazarbaba Dağları ile çevrilidir ve Dicle Nehri de, işte tam bu noktada doğar.

1998 yılının Eylül ayında Türkiye’ye yaptığımız yıllık izinde, o zaman henüz bir buçuk yaşında olan sevgili oğlum Malcolm’la birlikte Fırat Nehri’nin doğuşunu görmek için Keban ilçesine gitmiştik. Fırat’ın doğuşu önünde bol bol resimlerini çekmiştim biricik oğlumun. Ayrıca, baba – oğul, Keban Alabalık Tesisleri’nde birlikte balık yemiş, Çırçır Şelâlesi’nin suyundan da kana kana içmiştik.

Henüz Almanya’ya yerleşmeden önce ise, daha Dicle Üniversitesi’nde öğrenciyken, memleketten Diyarbakır’a gidip gelirken, bazen Elâzığ üzerinden, bazen de Bingöl üzerinden yolculuk ediyordum. Bir gün, Dicle Nehri’nin kaynağına gidip görmek için Elâzığ üzeri aktarma yolunu seçmiş, o noktada durarak kaynağın yanına gitmiş ve Dicle’nin doğuşunu seyretmiştim. Dicle’nin kıyısında oturup, “Aaaah ulan ahh!... Kader elbet güler bana / Mevlâm acır ağlayana / Fırat gibi kanım aksın ki / Kül oldum yana yana / Dicle gibi kanım aksın ki / Tutuştum yana yana / ... / Zor geliyor, zor geliyor / Elâzığ bana dar geliyor / Kansızın kızı, elleri sevmiş / Gakkoş bu da bana ağır geliyor / Kofigin birine gönlünü vermiş / N’edeyim gardaş, bu bana zor geliyor” demiştim. Sanırım 1992 idi.

Elâzığ’ın nehirler açısından önemi, Dicle ve Fırat’ın doğduğu topraklar olmasıyla da sınırlı değil. Zira Elâzığ aynı zamanda, Kürdistan’ın diğer bir güzel ırmağı olan ve yalnızca Türkiye topraklarında akan Murat Nehri’nin son bulduğu yerdir. Ağrı ilimizin sınırları içinde doğan ve batıya doğru akan Murat Nehri, Elâzığ il merkezi ile Palu ve Kovancılar ilçeleri arasında Keban Barajı’na dökülerek akıntısına son verir. Anlayacağınız, benim Elâzığ’ım, Dicle ve Fırat’ın doğduğu, Murat’ın ise son bulduğu topraklardır. Elâzığ, Dicle ve Fırat’ın doğumunu gerçekleştiren “ebe”, Murat’ın ise cenaze namazını kılan “imam”dır.

(Bütün bu açıklamaları, Tuna Nehri’nin doğuşu ile ilgili bir önceki yazımızda, Diyar-ı Bekir mahlasıyla yorum yazıp bizi Dicle ve Fırat’ın doğuşuna dâvet eden okuyucumuz için yaptım...)

Nasıl ki Mezopotamya toprakları iki nehir arasındaki bir bölgedir, bizim bu gezimizi yaptığımız topraklar da, iki nehir arasındadır. Bunlar, Tuna ve Ren nehirleri. Ve gezdiğimiz bölgede, Tuna kuzeyde, Ren ise güneyde olmak üzere, iki nehir doğrusal iki çizgi gibi bir görüntü arzetse de, çok tuhaftır, ters yönlere doğru akmaktadırlar. Tuna doğuya, Ren ise batıya doğru akıyor.

Tuna Nehri’nin doğduğu kaynaktan sonra, şimdi sıra tekrar Ren Nehri’ne gelmişti. Ancak nasıl ki Tuna’nın öyle gelişigüzel, herhangi bir yerine değil de, çok önemli bir yerine, bizzat kaynağına gitmiştim, aynı şekilde Ren’in de öyle gelişigüzel, herhangi bir yerine değil, çok önemli ve özel bir yerine gidecektim. Nereye mi? Sıkı durun, söylüyorum: Avrupa kıt’âsının en büyük şelâlesi olan Ren Şelâlesi’ne. Evet, Ren Şelâlesi; İsviçre’de.

Donaueschingen kasabasındaki Tuna Kaynağı (Donauquelle)’ndan ayrıldıktan sonra, bir gün aradan sonra tekrar İsviçre’ye gitmek üzere güneye doğru yolculuğa başladım. Bulunduğum yer, İsviçre sınırına – ki kastettiğim bu yer, İsviçre’nin en kuzey noktasıdır – sadece 20 km mesafedeydi. L 180, B 27 ve K 6132 yolları üzerinde direksiyon sallayarak ve Behla, Riedböhringen, Randen ve Neuhaus köylerinin içinden geçerek yarım saate kalmadan İsviçre sınırına ulaştım.

İsviçre, Avrupa Birliği (AB) üyesi olmadığı için, her zamanki gibi sınırda pasaport kontrolünden geçtim. Gerçi zırt pırt girip çıktığım bu ülkenin gümrük polislerinin hâlâ dahi beni tanımıyor oluşları ve “Paß bitte! (Pasaport lütfen!) deyişleri moralimi bozmuyor değildi hani. İçimden onlara fırça atıp, “La oğlım! Ma siz beni tanımi misiz?” demek geliyordu ama, bu gezileri İslamî camiâ için kaleme alacağımı hatırlayınca, kendime mukayyet oluyordum. Ne de olsa “dâvâya hizmet” amacıyla yapıyordum. İşin içine nefsimi karıştırmamalıydım.

İsviçre’ye girince ilk karşıma çıkan yerleşim birimi, Schaffhausen kantonunun Oberbargen köyü oldu. Gitmek istediğim yer, Schaffhausen kantonunun merkezi olan ve aynı adı taşıyan Schaffhausen kentiydi. Schaffhausen, bulunduğum İsviçre – Almanya sınırından sadece 18 km içerideydi. Yolun büyük bölümünü A 4 otobanı üzerinde geçirdikten sonra E 41 yoluna girdim ve 23 dakika içinde Schaffhausen kentine vardım. Arabayı şehir merkezinde uygun bir yere park ettikten sonra içinde not defterim ve fotoğraf makinam bulunan siyâh çantamı (ağzı olsa da konuşsa!) alıp büyük bir heyecanla dışarı çıktım.

Kemalist aydınlanma süreci yaşamadığı ve CHP ve MHP gibi nimetlerden mahrum olduğu için birden fazla resmî dili olan İsviçre’nin Almanca resmî adı “Schweiz”, Fransızca resmî adı “Suisse”, İtalyanca resmî adı “Svizzera”, Retoromanşça resmî adı “Svizra”, Kürtçe resmî adı ise “Vışşş!” olup, resmîyette bu isimlerin hepsi aynı anda kullanılır. Bizim şu anda bulunduğumuz Schaffhausen şehrinin ise Retoromanşça ismi “Schaffusa”, İtalyanca ismi “Sciaffusa”, Fransızca ismi “Schaffhouse”, Almanca ismi “Schaffhausen”, Kürtçe ismi ise “Mala Şêyho” şeklindedir ancak, bu kantonda yaşayan halk “Ih liebe dih” konuştuğu için, resmîyette Almanca ismi olan “Schaffhausen” geçerlidir.

İsviçre’nin en kuzeyindeki Schaffhausen kantonunun merkezi olan Schaffhausen kenti, Ren (Rhein) Nehri üzerinde kurulmuş bir yerleşim birimidir. Deniz seviyesinin 403 m yükseğinde kurulu bu yerleşim birimi, 41, 78 km²’lik bir alanı kapsar. Ben oraya gitmeden önce 34 bin 630 kişinin huzur ve emniyet içinde yaşadığı Schaffhausen kenti, Almanya sınırına 18 km, Konstanz Gölü’ne 20 km, İsviçre’nin en büyük şehri Zürih’e 52 km, Fransa sınırına 103 km, İsviçre’nin başkenti Bern’e 171 km, İstanbul’un Fatih semtine 2 bin 263 km, Ankara’daki İLKAV ve Radyo Denge binasına 2 bin 784 km, Antalya’daki Özgür – Der binasına 3 bin 57 km, Elâzığ’ın Karakoçan ilçesine 3 bin 568 km, Şanlıurfa’nın Ceylanpınar ilçesine 3 bin 748 km, Diyarbakır’daki Hasan Paşa Hanı’na 3 bin 786 km, kendisi İstanbul’da yaşadığı halde bizi tâ burdan oraya gelip Marmara Denizi’ni tavaf etmeye çağıran kardeşimizin oturduğu eve 2 bin 287 km, kendisi Diyarbakır’da yaşadığı halde bizi tâ burdan oraya gelip Dicle ve Fırat nehirlerinin kaynağına giderek fotoğraf çekmeye çağıran kardeşimizin oturduğu eve 3 bin 791 km mesafede bulunuyor.

Schaffhausen kentini “ilginç” kılan özellikler, yalnızca Ren Şelâlesi’nin burada bulunması ve bu kentin İsviçre’nin en kuzeydeki kenti olması değildir. Şehri “ilginç” kılan bir diğer özelliği daha vardır ki o da şudur: Bilindiği üzere (ya da artık bilmeniz gerekiyor yani; odur 17. bölümü okuyorsunuz; ayıp oluyor vallâh), İsviçre – Almanya sınırı bir baştan bir başa “su” ile belirlenmiştir; iki ülkenin sınırını, tâ Avusturya’dan Konstanz Gölü’nün bittiği yere kadar Konstanz Gölü, Konstanz Gölü’nün bittiği yerden tâ Fransa’ya kadar da Ren Nehri çizer. Suyun kuzeyi Almanya, güneyi İsviçre topraklarıdır.

Binaenaleyh netekim, bazı yerleşim birimleri, “sınırötesi harekât” yaparak bu kaideyi bozmaktadırlar.  Konstanz şehrini anlattığımız 9. bölümde de ifade ettiğimiz üzere, göl üzerindeki en büyük şehir olan ve suya adını veren Konstanz şehri, Almanya’nın, Konstanz Gölü’nün güneyinde yer alan tek şehridir. Aynı şekilde, iki ülkenin sınırını Ren Nehri çizerken de, İsviçre’nin dört tane yerleşim birimi, Ren sularının kuzey tarafında yer alma şerefine nail olmuşlardır ki, işte bu dört yerleşim biriminden biri de Schaffhausen kentidir (diğerleri Basel, Stein am Rhein ve Eglisau).

Schaffhausen yaklaşık olarak 1000 tarihinde kuruldu. O dönemler bu mıntıkada sadece birkaç küçük köy vardı ve Ren Nehri’ni ancak atlarla geçmek mümkündü. (İsviçreliler’in de “Göç” şiirleri var mıdır acaba? Merak ettim doğrusu... “Schaffhausen’den tren gider / Çikolatamı saatimi alır gider / Biz hep atla geçtik Ren’den / Böyle geçmedik bankacı, futbolcu / Biz hiç böyle geçmedik / Ren bizden utanır, biz Ren’den / Aldırma be Ren’im / Yiğit çıplak doğar mama’dan / ... / Schaffhausen’den tren gider / Lozanlı İsmet, Davoslu Recep gider / St. Jakob Park’ta küfür var, Ali Sami Yen’de alkış / Her maçta çınlar tepemizde: / Aaaah ulan ahh!”)

1045 tarihinde, Almanya’nın Köln (Kolonya) kentinde ikamet etmekte olan Kral III. Heinrich adlı hayırsever kardeşimiz, bu mıntıkayı satın alarak bayındır hale getirir ve Kont VI. Eberhard von Nellenburg’u yerleşimin başına geçirerek, bu kofigin adına para bastırır. O dönemlerdeki adı “Scafhusun” olan Schaffhausen de böylece “kent” statüsü kazanır. Dört yıl sonra, 1049, Eberhard von Nellenburg ile kızkardeşi Ita von Nellenburg, burada Azîz Yortu Manastırı (Kloster Allerheiligen)’nı inşâ etmeye başlarlar ve bu inşaat, 1064 yılında tamamlanır.

1299 yılında Schaffhausen kentinde 6 kale ve 376 ev vardı. Ancak bu evlerin hiçbirine henüz internet bağlantısı sağlanmadığı için halk Haksöz, Fıtrat, Ufkumuz gibi siteleri takip edemiyor, ayrıca televizyon da henüz olmadığı için kimse Hilal TV, Kanal 7 ve Samanyolu TV izleyemiyordu. Eh, ortada Haksöz, Fıtrat, Ufkumuz gibi web siteleri, Hilal TV, Kanal 7 ve Samanyolu TV gibi televizyon kanalları olmayınca halk ne yapacak? Mecburen çalışıp işine gücüne bakacak, ekmeğini ve rızkını kazanmanın derdine düşecek. Netekim binaenaleyh, 1312 yılında Schaffhausen halkı, ticaret hayatını canlandırmak ve kenti kalkındırmak amacıyla komşu kentler olan Zürih, St. Gallen ve Konstanz ile 4 yıllık ortaklık anlaşmaları imzalar ve bunun sonucu olarak ticaret hayatına atılır. Bunun neticesinde Schaffhausen, bu ticaret bağlantıları sayesinde hızla gelişir, sevgili kardeşlerim ve kızkardeşlerim, kıymetli amcaoğullarım ve teyzekızlarım.

1330 yılında Kral Ludwig der Bayer abimiz, Schaffhausen kentini de tıpkı Rheinfelden kenti gibi II. Albert ve Otto von Habsburg adlarındaki düklerin egemenliğine verir. Böylece bu mıntıkada artık bu düklerin düdükleri çalar. Ondan sonraki 85 yıl boyunca ise Schaffhausen, bir Avusturya şehri olarak kaldı ve bu süre içinde her yıl Habsburg kâhyalarına vergi ödemek zorundaydı.

1372 yılında kentte meydana gelen korkunç yangında, şehirdeki evlerin dörtte üçü yandı. 1386 tarihinde vuk’u bulan Sempach Meydan Muharebesi’nde ise Schaffhausenlılar, Eski İsviçre’ye karşı Habsburg saflarında savaşmak zorunda kaldılar. Kendilerini aslında hiç ilgilendirmeyen bir savaşın tarafı olmak zorunda bırakılan Schaffhausenlılar, bu savaşta pekçok hemşehrisini kaybetti. 1402 tarihinde ise kentte ilk “cadı kovalama” eylemi gerçekleştirildi. (Bu cadı kovalama da nereden mi çıktı? Ben ne biliiym yaa! Elimdeki Almanca kaynakta böyle yazıyor.)

Diyanet’in bastırdığı ve Türkiye gazetesinin okuyucularına bedava dağıttığı namaz vakitli takvimler 1 Temmuz 1411’i gösterdiğinde, Avusturya Kralı Friedrich, yoğun olarak ticarî faaliyet içerisinde olan kentteki esnafa cemiyet ve esnaflar birliği gibi dernekler kurma hakkı tanır.  Bu karar üzerine Schaffhausen esnafı “Yırttık abi yırttık” diye sevinir ve kentte tam 10 tane esnaf cemiyeti kurulur. Bunlar balıkçılar cemiyeti, tabakçılar cemiyeti, ayakkabıcılar cemiyeti, terziler cemiyeti, örsçüler cemiyeti, leğenciler cemiyeti, kasaplar cemiyeti, demirciler cemiyeti, yontmacılar cemiyeti ve dokumacılar cemiyeti idiler. (Siz gülün öyle! Adamlar ondan işte şimdi bizden kat kat daha zenginler.)

1415 tarihinde Konstanz Konsülü, Dük Friedrich’i aforoz etti. Sebebi, onun yasadışı yollarla “papalık” makamına yükseldiği tesbit edilen Papa XXIII. Johannes’a firar etmede yardımcı olmasıydı. Bu olayın ortaya çıkması üzerine “Ergenekon operasyonlarını” başlatan Alman Kralı Sigismund, daha “birinci dalga”da Schaffhausen kentini ele geçirerek burayı Alman İmparatorluğu’na kattı. Ancak Kral Sigismund abimiz, burayı Alman İmparatorluğu içinde tutmadı; bir “abilik” yaparak Schaffhausen’i “özgür kent” yaptı ve 1418’de – kimse saldırıp rahatsız etmesin diye – Bern, Zürih ve Solothurn’un koruyuculuğu altına verdi.

1457 tarihinde Klingenberg prenslerinden bağımsızlığını kazanan Stein am Rhein, iki yıl sonra, 1459’da Zürih (Zürich) ve Schaffhausen kentleriyle birleşerek onlarla ortak bir çatı altında toplandı. Bu üç kent, kendi aralarında birlik kurarak ortak yönetime geçtiler. 1479 tarihine geldiklerinde, aralarında imzaladıkları birlik anlaşmasını 25 yıl daha uzattılar. Ve üstelik, bu kez bu birliğe Uri ve Unterwalden’i de kattılar. Yani üçlü koalisyon, beşli koalisyona dönüştü. Ancak Dornach Meydan Muharebesi’nden sonra bu birlik, 1499 tarihinde Kral I. Maximilian tarafından ortadan kaldırıldı.

Fakat kahraman ve vatanperver Schaffhausen halkı, bu duruma rıza göstermiyordu; kentte sürekli bir huzursuzluk ve hoşnutsuzluk hâkimdi. Birlik dağılmış, Schaffhausen yine yabancı işgaline açık bir hale gelmişti. Cebren ve hile ile azîz Schaffhausen’in bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve kantonun her köşesi bilfiil işgal edilmişti. Bütün bu şerâitten dahi elim ve daha vahim olmak üzere, kantonun dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içindeydiler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerini siyasî emelleriyle tevhid ediyorlardı. Schaffhausen’in “Ih liebe dih” konuşan azîz milleti ise fakr û zaruret içinde harab ve bitab düşmüş, ekonomik gücünü kaybettiği için Axpo Super League’de tutunamayan FC Schaffhausen futbol takımı İsviçre 2. Ligi’ne düşmüştü.

Halk, bir kurtarıcı bekliyordu. Derken o kurtarıcı çıkageldi. Schaffhausen Belediye Başkanı Konrad Barter, memleketi kurtarmak için Ren Nehri’ndeki küçük bir balıkçı kayığına binerek (o zaman vapur yoktu) Schaffhausen’a ayak bastı. Halkı meydana toplayıp onlara bir konuşma yaptı ve “Ben size çikolata yemeyi değil, ölmeyi emrediyorum” dedi.

Belediye Başkanı Konrad Barter, Schaffhausen için tek kurtuluş yolunun İsviçre Konfederasyonu’na bağlı kalmak olduğunu söylüyordu. Bunun için iki yıl boyunca kurtuluş savaşı veren ve tarihte eşi benzeri olmayan bir destan yazan Schaffhausen’in “Ih liebe dih” halkı, zamanın süper güçleri olan Bavyera, Baden ve Habsburg’a karşı anlı şanlı bir zafer kazandı. Schaffhausen, 10 Ağustos 1501 tarihinde İsviçre Konfederasyonu’nun 12. kantonu olarak birliğe dahil oldu. 1513’te Appenzell’in de katılmasıyla konfederasyondaki kantonların sayısı 13 oldu. Bu eski 13 kanton, 1798 tarihine kadar yaşayan Eski İsviçre Konfederasyonu’nu vücûda getirdiler. (Schaffhausen kantonunun İsviçre Konfederasyonu’na dahil olduğu 10 Ağustos 1501’in yıldönümü, 500 yılı aşkın bir zamandır bu kantonda büyük bir coşkuyla kutlanmaktadır. Her 10 Ağustos günü, Ren Şelâlesi üzerinde havaî fişek gösterileri düzenlenmekte, kantondaki kiliselerde ayinler yapılmakta, minaresiz camilerde mevlütler okutulmakta, büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öpülmektedir.)

16. yy’dan başlayarak tüm Avrupa’ya dalga dalga yayılan ve etkisi altına alan “dînde reform” hareketleri, özellikle İsviçre’de güçlü bir kabul görür. Ve tabiî, Schaffhausen kantonunda da. 1524 tarihi, Schaffhausen için dînî açıdan bir dönüm noktasıdır. 1049 – 64 yılları arasında Eberhard von Nellenburg ile kızkardeşi Ita von Nellenburg tarafından Katolik mezhebine bağlı olarak yaptırılmış olan Kutsal Yortu Manastırı (Kloster Allerheiligen) yıktırılır ve o tarihe kadar kiliseleri Konstanz Konsülü’ne bağlı olan Schaffhausen, 1525 tarihinde Konstanz’dan kopar. Reformcu papaz Sebastian Hofmeister’in fikirleri halk tabanında büyük kabul görür. Ve nihayet 1529 yılında Schaffhausen dîn, daha doğrusu mezheb değiştirerek Katolik inancından ayrılır ve Reformist düşünceye bağlı bir şehir olur. Katolik inanca göre inşâ edilmiş olan manastırdan kurtulan Schaffhausen, yeni inançlarını yansıtan bir yapıya ihtiyaç duyar. 1563 – 85 yılları arasında, şehrin en tepe yerinde, en yüksek noktasında ve şehrin her tarafından görülebilen Munot adlı kale yapılır ki, bu Munot, halen dahi Schaffhausen şehrinin sembolüdür. (Yazının altında fotoğrafı var; aha bizzat kendim çektim, Mardin fetvâsı çarpsın ki)

Otuz Yıl Savaşları (1618 – 48) başgösterince, şehri İsveç ve Bavyera ordularının saldırılarından korumak amacıyla etrafındaki surlar daha da genişletilerek sağlamlaştırıldı. 1629 yılında büyük bir veba salgını oldu ve bu salgında Schaffhausen kentinde 2 bin 595 kişi hastalıktan dolayı hayatını kaybetti. Bu rakam, o dönem için korkunç bir rakamdı; zira bu sayı, kent nüfûsunun yarısına tekabül ediyordu. Halkın yarısı vebadan öldü.

1798 yılında Fransız ordusu Schaffhausen’e saldırdı ve işgal etti. Aynı yıl içinde Fransızlar, Avusturya ve Rusya’ya karşı savaştılar. Fransızlar, Stein am Rhein ile Ramsen kasabalarını Schaffhausen’den kopardılar. Daha sonra yenilgiye uğrayan Fransız askerleri, Avusturya ordusundan kaçarken, bu kaçış esnasında, Nisan 1799’da, o dönemin en güzel eserlerinden biri olan ve Ren Nehri üzerinde tahtadan yapılmış olan Grubenmann Ren Köprüsü’nü ateşe verip yaktılar (heyvan oğlu heyvanlar!). Tamamen yanıp kül olan bu güzelim köprü, 1758 tarihinde Appenzellli mimar Hans Ulrich Grabenmann tarafından yaptırıldığı için onun adını taşıyordu.

1802 tarihinden başlanarak kentte hızlı bir sanayiîleşme hareketi başlar ve onlarca yeni firma ve fabrika kurulur. 1866’da Ren Nehri üzerinde Heinrich Moser tarafından, kendi adını verdiği Moser Barajı inşâ edilir (Fotoğrafını çektim ama barajlara karşı olduğum için resmini burada yayınlatmıyorum; benim “devrimciliğim” de bu şekilde, idare edin). Bu baraj, yapıldığı dönemde İsviçre’nin en büyük barajı durumundaydı.

Kentte ilk demiryolu, 1857 tarihinde inşâ edilir ve “Rheinfallbahn” (Ren Şelâlesi Demiryolu) adı verilir. İlk ray bağlantısı ise, Winterthur kentiyle sağlanır. 

I. Dünya Savaşı (1914 – 18) esnasında Schaffhausen’in Almanya’ya olan sınırı İsviçre askerleri tarafından çok sıkı bir şekilde korunduğu için Alman ordusu bir türlü kente giremedi ve Schaffhausen’e hiçbir şey olmadı. (Biz o savaşa Almanya’nın hizmetinde ve Alman ordusunun emrinde girmiştik; keşke Çanakkale’deki kuvvetlerimizin bir kısmını buraya, Alman ordusuna yardıma gönderseydik. Belki de şimdi Schaffhausen bizim 82. vilayetimizdi. Ne güzel olurdu vallâh, bol bol çikolata yerdik; Tadelle ve Çokoprens’e bağlı kalmazdık. Schaffhausen’deki Breite Stadı’nın adını Atatürk Stadı yapardık, Ren Şelâlesi’nin üzerine kocaman harflerle “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazardık, Alman çocuklarına her sabah “Türküm, doğruyum, çalışkanım” dedirtirdik. Bir de Schaffhausen’ın adını Şafakhavuzu olarak değiştirirdik.)

II. Dünya Savaşı (1939 – 45)’na bizim katılmayışımızdan cesaret alan ABD ordusu, 1 Nisan 1944 tarihinde Schaffhausen kentini yoğun bir bombardımana tabi tuttu. Bu bombardımanda 49 kişi hayatını kaybetti, 271 kişi ağır bir şekilde yaralandı ve 300 kişi de evsiz kaldı. Fabrikalarda meydana gelen tahribatlardan dolayı da binlerce kişi işinden oldu. Herrenacker Doğa ve Tarih Müzesi önemli ölçüde tahrib oldu. Bu bombardımanda hayatlarını kaybeden 49 kişi, Schaffhausen Mezarlığı’nda toplu halde gömülüdür. Bu, bir İsviçre kentine karşı düzenlenen tarihteki en büyük hava bombardımanıydı. Ancak daha sonra, İsmet Paşa’nın CHP’sinden ve Atatürkçü sarışınlar tarafından İzmir’de düzenlenen “Ne ABD Ne AB – Tam Bağımsız Türkiye” mitinglerinden korkan dönemin ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt, Schaffhausen halkından özür diledi ve şehri yeniden imar etmek için 40 milyon İsviçre Frankı (CHF) bağışladı.   

Schaffhausen kentinde arabayı park edip dışarı çıkınca, ilk işim, “Vordergasse” adlı sokağı aramak olmuştu. Niye mi? Bu sokakta küçük bir otel vardı; o oteli yeniden görmek ve hatıra olarak kalsın diye fotoğrafını çekmek istiyordum. “Hotel Zum Sittich” adlı bu otelin benim için çok özel bir anlamı vardı çünkü.

Yolda yürürken karşılaştığım İsviçreli kardeşlerimize ve bacılarımıza sora sora Vordergasse’yi buldum. Zaten sokağı görür görmez tanıdım ve hemen oteli gördüm. Önce tebessüm halinde biraz otele baktım; inanın, bu küçük otele bakarken gözlerim doldu, ağladım. Evet, farkında olmadan gözyaşları akmıştı gözlerimden. Derin bir iç çekerek çantamdan fotoğraf makinâsını çıkardım ve Hotel Zum Sittich’in resimlerini çektim.

Güzel Schaffhausen kentinde, Vordergasse 43 adresinde bulunan Hotel Zum Sittich… 3 yıldızlı bu otelin dışarıdan görünüşüne ve bulunduğu sokağa bakıp aldanmayın; otelin içi çok güzeldir, odaları ve yatakları konforlu, restoranı ve sabah kahvaltıları ise tek kelimeyle mükemmeldir.

Bütün bunları nereden mi biliyorum? Sizleri daha fazla merakta bırakmadan, anlatayım: 30 Haziran – 1 Temmuz 2001 günlerinde, o zamanlar henüz 4 yaşında olan ve doğaya, suya, ağaçlara ve çiçeklere, kuşlara ve kelebeklere, karıncalara ve böceklere hayran olan sevgili oğlum Malcolm’la beraber iki günlük bir geziye çıkmıştık. Birinci gün Almanya’da, Konstanz Gölü üzerindeki Mainau Çiçek Adası’nı, ikinci gün de İsviçre’de, Schaffhausen’deki Ren Şelâlesi’ni gezmiştik ve geceyi de Schaffhausen’de, işte bu Zum Sittich adlı otelde geçirmiştik.

Sabah kalktığımızda, otelde güzel bir kahvaltı yapmıştık oğlumla; ki o günün sabahını ve o kahvaltıyı unutmam mümkün değil. İşte bu yüzden, 7 yıl aradan sonra bu şehre gelince, ilk işim, Vordergasse adlı sokağı aramak; yıllar öncesini yeniden yâd etmek için bu otelin fotoğrafını çekmek oldu.

Otelin içi ve verdiği hizmet gerçekten çok güzel ancak fiyatı oldukça pahalı (İsviçre zengin bir ülke olduğu için, aslında burada bize her şey pahalı geliyor). Toplam 8 odalı ve 20 yataklı bu küçük ve güzel otelin tek yataklı odalarda geceliği 110 CHF, çift yataklı odalarda ise geceliği 160 CHF’dir. Fiyatlara sadece sabah kahvaltısı dahil.

Şehrin merkezinde olan Hotel Zum Sittich, nehir iskelesine 2 dakika, tren istasyonuna 5 dakika, otobana 7 dakika, Ren Şelâlesi’ne 10 dakika, havaalanına (Zürih) ise 40 dakika mesafede bulunuyor.

Benim de, tıpkı sizin bu yazıyı okurken güldüğünüz gibi güldüğüm o eski günlere ise sonsuz zaman mesafesinde bulunuyor.

 

sediyani@gmail.com

 

 

FOTOĞRAFLAR:

 

Schaffhausen kantonunun merkezi olan Schaffhausen şehri, İsviçre’nin en kuzeydeki kentidir. Schaffhausen’i uluslararası çapta meşhur yapan özelliği, Avrupa kıt’âsının en büyük şelâlesi olan Ren Şelâlesi’nin burada bulunmasıdır. (İSVİÇRE)

 

Schaffhausen şehir merkezinde hayat cıvıl cıvıl akıyor. Özellikle yaz mevsimlerinde hava da sıcak olunca, insanlar dondurmacılara akın ediyorlar. (İSVİÇRE)

 

Bu ülkede düzenlenen Avrupa Futbol Şampiyonası nedeniyle İsviçre’nin tüm şehirleri gibi Schaffhausen de bayraklarla süslenmiş durumda. Yukarıdaki resimde İsviçre, Almanya, Rusya, İsveç, Polonya, Fransa, Çek Cumhuriyeti, Hollanda ve Avusturya bayrakları seçilebiliyor. (İSVİÇRE)

 

Güneşli bir havada, mavi göğün altında ilginç bir görüntü. Portekiz ve Türkiye bayrakları birlikte dalgalanıyorlar. Aynı grupta yer alan bu iki ülkenin oynadığı maçı Portekiz 2 – 0 kazanmıştı. (İSVİÇRE)

 

Güzel Schaffhausen kentinde, Vordergasse 43 adresinde bulunan Hotel Zum Sittich… 3 yıldızlı bu otelin dışarıdan görünüşüne ve bulunduğu sokağa bakıp aldanmayın; otelin içi çok güzeldir, odaları ve yatakları konforlu, restoranı ve sabah kahvaltıları ise tek kelimeyle mükemmeldir. Bütün bunları nereden mi biliyorum? 30 Haziran – 1 Temmuz 2001 günlerinde, o zamanlar henüz 4 yaşında olan ve doğaya, suya, ağaçlara ve çiçeklere, kuşlara ve kelebeklere, karıncalara ve böceklere hayran olan sevgili oğlum Malcolm’la beraber iki günlük bir geziye çıkmıştık. Birinci gün Almanya’da, Konstanz Gölü üzerindeki Mainau Çiçek Adası’nı, ikinci gün de İsviçre’de, Schaffhausen’deki Ren Şelâlesi’ni gezmiştik ve geceyi de Schaffhausen’de, işte bu Zum Sittich adlı otelde geçirmiştik. Sabah kalktığımızda, otelde güzel bir kahvaltı yapmıştık oğlumla; ki o günün sabahını ve o kahvaltıyı unutmam mümkün değil. İşte bu yüzden, 7 yıl aradan sonra bu şehre gelince, ilk işim, Vordergasse adlı sokağı aramak; yıllar öncesini yeniden yâd etmek için bu otelin fotoğrafını çekmek oldu. Otelin içi ve verdiği hizmet gerçekten çok güzel ancak fiyatı oldukça pahalı (İsviçre zengin bir ülke olduğu için, aslında burada bize her şey pahalı geliyor). Toplam 8 odalı ve 20 yataklı bu küçük ve güzel otelin tek yataklı odalarda geceliği 110 CHF, çift yataklı odalarda ise geceliği 160 CHF’dir. Fiyatlara sadece sabah kahvaltısı dahil. Şehrin merkezinde olan Hotel Zum Sittich, nehir iskelesine 2 dakika, tren istasyonuna 5 dakika, otobana 7 dakika, Ren Şelâlesi’ne 10 dakika, havaalanına (Zürih) ise 40 dakika mesafede bulunuyor. (İSVİÇRE)

 

Schaffhausen’in sembolü, yüksek bir tepede bulunan ve şehrin her tarafından görülebilen Munot’tur (İSVİÇRE)

 

Ren Nehri ve üzerindeki şirin köprü, Schaffhausen şehrine ayrı bir güzellik katar (İSVİÇRE)

 

Şu fotoğrafa bakar mısınız? Cenab-ı Allâh bütün tabiâtı, nehirleri ve suları ne kadar güzel yaratmış, değil mi? Şu ırmağın rengine bakın; yemyeşil… İster deniz olsun, ister göl, ister nehir, suyun rengi yeşil oldu mu daha bir başka güzel oluyor. 6 ülkenin topraklarını sulayan 1320 km’lik Ren Nehri, coğrafyadan coğrafyaya renk değiştiren bir nehir. Ren suları, ilk doğduğu yerler olan İsviçre’nin güneyinde “beyaz”, Fransa ve Almanya’da “mavi”, Hollanda’da ise “bej” renginde akıyor. İşte burada, Schaffhausen kentinde ise “yeşil” akıyor, hem de “yemyeşil”. O kadar güzel bir yeşil ki, kıyısında oturup dakikalarca seyrettim bu akıntıyı. (İSVİÇRE)

 

Behra Hêşin, işev disa tû keti bira mın, dınalım,
J’çavê xwe hêşin baran bışine mı’ra, ez Herran a zelalım,
Tarîya şevê buye ser mın laser, Behra Hêşin,
Ez ğeribım, nıkarım hember ğurbetîyê bıkım tekoşîn.

Her dem hışyarım ez, heya rewşa berbanga kitabî,
Hemo durın em l’hev, j’lev tû nıkari mı’ra yâr bi,
Bawer bıke kû mın qe te birnekıriye, sond dıxwûm,
Ez her deri welat te dıgerım, Tuşba’yê heya Gırgûm.

Tû mayi l’diyarê ğeribî, navçenda Ewropa ê Rojava,
Ez ji diyarê Romî bume helbestkarê stêrk û heyva,
Şev pır grane, lewra bume bendewanê rewşa Rojhılat,
Têm û terım her dem, têm û terım, lı her dû alîyê Fırat.

Pır xweş dızanım ez, tû mın hezdıki qasi “çılkek av”,
Ev çılkana bune behrek hêşin l’ber her dû çav,
Ez hêvîdarım kû Xwedâ ê Mezın me neke bındestan,
J’hêstrıkên l’ser gewrîyên te şên be baxça GÚLİSTAN.

  • Yorumlar 8
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim