1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur –16
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur –16

A+A-

Sabah kalktığımda, üzerimde hem dünden kalan yorgunluğun belirtileri, hem de yeni bir güne başlamanın enerjisi vardı. Özellikle geceyarısına kadar sokaklarda bağrırıp çağıran, halay çeken ve araba konvoylarıyla sevinç turu atan insanların arasında kaldıktan sonra, şimdi güneş ışığıyla aydınlanan odamdaki şu sessizlik, tek başına dinlendirici geliyordu.

Kalkıp yatağımı topladıktan ve yüzümü yıkadıktan sonra caminin içinde biraz gezindim ama kimseyi bulamadım. Sanırım dün gece sabahlara kadar sokakta eğlendikten sonra bugün öğle namazından önce kimse gelemezdi buraya. Misafirhanenin kapısını kapatıp camiden çıktım ve İtalyanlar’ın çalıştırdığı bitişikteki pizza salonuna gittim. Yoo, hayır! “Dinlerarası diyalog” yapmak gibi bir niyetim yoktu; benim tek ihtiyacım, bir “kahvaltı diyaloğu” idi. 

Dün, akşam yemeğini yediğim aynı yerde sabah kahvaltısını da “mangiare” yaptıktan sonra (bu kez dört kişilik değil, tek kişilik pizza), İtalyan “fratello”larımdan hatır istedim ve bugünkü geziye başlamak üzere caminin parkındaki “macchina”ma bindim.

12 HAZİRAN: ALMANYA – İSVİÇRE

Gece misafir olduğum, Konstanz Gölü (Bodensee) kıyısındaki Radolfzell am Bodensee kentinden ayrıldıktan sonra ilk hedefim, 50 km kuzeyindeki Tuttlingen kentine gitmekti. B 33 ve B 491 yollarında direksiyon kullanarak, Singen (Hohentwiel), Engen ve Emmingen kentlerinden geçerek 42 dakika içinde Tuttlingen’e ulaştım.

Baden – Württemberg eyaletinin Freiburg iline bağlı bir ilçe olan Tuttlingen, deniz seviyesinin 645 m üzerinde kurulu bir yerleşim birimidir ve 90, 48 km²’lik bir alanı kapsar. Trafik plaka remzi TUT olan ilçede 34 bin 696 kişi yaşıyor. Avrupa kıt’âsının en uzun 2. ırmağı olan Tuna (Donau) Nehri üzerinde yer alan Tuttlingen, Konstanz Gölü’ne 29 km, İsviçre sınırına ise 30 km mesafede bulunuyor.

Tuttlingen ilçesi, 797 tarihinde kurulmuş bir yerleşim birimidir; ilk kurulduğunda, dün ziyaret ettiğimiz ve gölü tavaf aksiyonumuzu noktaladığımız Reichenau adası üzerinde bulunan Reichenau Manastırı’ndan yönetiliyordu. 1250 tarihinde “şehir” statüsü kazanan Tuttlingen, 14. yy’dan itibaren Württemberg sınırları dahilindedir.

Otuz Yıl Savaşları (1618 – 48)’na sahne olan Tuttlingen kentinde, 24 Kasım 1643’te “Tuttlingen Meydan Muharebesi” yaşandı. Fransız ordusu ile Bavyera krallık ordusu arasında yaşanan ve tarihe trajedik bir muharebe olarak geçen savaşta, yenilgiye uğrayan Fransız ordusunda binlerce kişi hayatını kaybetti. Bavyera ordusuna esir düşen 7 bin Fransız askeri (tamamı erkek), bizzat Bavyera komutanları tarafından tamamı kılıçtan geçirilip öldürülürken, Fransa’ya kaçmaya çalışan binlerce kişi de Ren Nehri’ni geçemeyerek soğuk ve açlıktan dolayı yolda öldüler.

Kentte 1 Kasım 1803 tarihinde meydana gelen büyük yangında Tuttlingen, etrafını saran kalelere varıncaya kadar tamamen yandı; şehrin en önemli ve sağlam binaları bile kül oldu. Şehir bir yıl sonra, 1804, mimar ve inşaat ustası Carl Leonard von Uber öncülüğünde, belli bir plan içinde yeniden kurulmaya başlandı.

II. Dünya Savaşı (1939 – 45) esnasında Tuttlingen, birçok savaş esirinin tutulduğu bir kent olarak tarihe geçti. Bu esirler, kentteki çeşitli iş dallarında zorla çalıştırılıyordu. Mecburî çalışmaya zorlanan esirlerin haricinde, o dönemde kentte 1500 civarında da yabancı işçi vardı ve bunlar gönüllü olarak çalışan yabancılardı. Savaşın son yılında, Şubat – Mart 1945 günlerinde Tuttlingen tam beş kez havadan bombalandı ki bu bombardımandan en çok zararı, kentin tren istasyonu gördü.

Tuttlingen’in 1622 tarihinde 1560 olan nüfûsu 1739 tarihinde 1960 kişiye, 1803 tarihinde 3 bin 560 kişiye, 1849 tarihinde 6 bin 66 kişiye, 1 Aralık 1871 tarihinde 7 bin 181 kişiye, 1 Aralık 1880 tarihinde 8 bin 313 kişiye, 1 Aralık 1900 tarihinde 13 bin 530 kişiye, 1 Aralık 1910 tarihinde 15 bin 862 kişiye, 16 Haziran 1925 tarihinde 16 bin 281 kişiye, 17 Mayıs 1939 tarihinde 18 bin 10 kişiye, 13 Eylül 1950 tarihinde 21 bin 271 kişiye, 6 Haziran 1961 tarihinde 24 bin 874 kişiye, 31 Aralık 1975 tarihinde 32 bin 342 kişiye, 31 Aralık 1990 tarihinde 33 bin 543 kişiye ve 31 Aralık 2005 tarihinde 34 bin 886 kişiye yükseldi.

Tuttlingen şehrinin günümüzde en önemli özelliği şudur: Halihazırda tıp ve biyomedikal mühendisliği alanında faaliyet gösteren ve üretim yapan 600’e yakın tıb ve eczacılık firması bulunan Tuttlingen, “Dünyanın tıp ve biyomedikal tekniği başkenti” ünvânına sahiptir. Bu alanda, yani tıb ve eczacılık dalındaki üretim konusunda Almanya veya Avrupa’nın değil, “dünyanın başkenti” durumundadır.

Freiburg ilinin Tuttlingen ilçesinde halihazırda 3 tane camiî bulunuyor. 

Tuttlingen’e girince ilk işim, Möhring Caddesi 50 (Möhringerstraße 50) adresinde bulunan Tuttlingen Merkez Camiî’ne gitmek oldu. Arabayı caminin park yerine bırakıp çıktım ve “Bismillah” deyip girdim caminin kapısından içeri.

Caminin başkanı Muzaffer Güleçer 42 yaşında ve Nevşehir vilayetimizden. 37 yaşındaki din görevlisi Selami Sayın ise Elâzığ ilimizin Baskil ilçesinden olup Eylül 2006’da göreve başladı. Daha önce memleketinde görev yapıyordu.

Cemiyet 1984 tarihinde kuruldu. Bu bina 1989’da satın alınarak camiye çevrildi. Daha önce ayakkabı fabrikasıydı. Toplam 450 m²’lik bir alanı kapsayan caminin arsası bulunmuyor.

Camiî bünyesinde yönetim bürosu, Qûr’ân kursu, dershane, çay ocağı, lokal, kütüphane, lojman, berber ve 8 araç kapasiteli park yeri bulunuyor. Caminin 250 kayıtlı üyesi var.

Camide din görevlisi Selami Sayın ve cemaatten Almanca bilen bir kişi tarafından karşılandım. Hocamızın Elâzığlı çıkması, akademik çalışmalarımızı yakından takip eden ve düşünce hayatına yaptığımız entellektüel katkıyı bilenlerin rahatça anlayacağı üzere, çok güzel bir sürpriz olmuştu benim için ve çok mutlu olmuştum. Bununla birlikte, kaleme aldığımız ilmî eserleri okuma şansı bulmuş kardeşlerimizin rahatlıkla tahmin edeceği gibi, biz iki Elâzığlı yanyana gelince hemen memleketin havasından suyundan sohbet etmeye başlamış ve bir yandan çaylarımızı içerken, bir yandan neşeli bir şekilde “kaynatmaya” başlatmıştık.

Camideki her iki kişinin de şık giyinmiş olması dikkatimi çekmişti. Sordum; meğer bugün bir okul, camiye ziyarette bulunacakmış. Sınıfın öğrencileri, öğretmenleri tarafından camiye getirilip gezdirilecek, böylece Alman çocukları camiler ve İslam dini hakkında bilgi sahibi olacaklarmış. Hocanın takım elbiseli olması ve yanında da cemaatten Almanca bilen birinin bulunması, meğer bu yüzdenmiş! Okulun böyle bir gezi tertib etmesinin sebebi de, çocukların farklı dîn ve kültürleri tanıması, İslam dîni ve camileri yakından görmesi. Bunu Alman okulları, özellikle 11 Eylül’den sonra toplumda yerleşen “İslamofobia” duygusunu ortadan kaldırmak amaçlı yapıyor. (Dikkatinizi çekerim: Gezinin yapıldığı tarihte daha İbn-i Teymiyye’nin 700 yıl önceki “cihad fetvâsı” ortadan kaldırılmamıştı.)

Biz caminin lokalinde çaylarımızı içip sohbet ederken, misafirlerimiz de geldiler. Bunlar, Tuttlingen’deki “Schroten Schule” (Schroten Okulu) adlı ilkokulun 4. sınıf öğrencileriydiler. Toplam 19 çocuktan oluşan öğrenci grubunun başında, Protestan bayan dîn öğretmeni Ulrike Brugger vardı. Önce kısa bir tanışma faslından sonra ayakkabılar çıkarılıp mescîde geçildi.

Elâzığ - Baskilli dîn görevlisi Selami Sayın, Protestan dîn öğretmeni Ulrike Brugger nezaretindeki öğrencilere İslâm dini ile ilgili bilgiler verdi. İslâm’ın şartları, Hz. Mûhâmmed (saw)’in hayatı ve Resûl-i Ekrem’den önce gönderilen peygamberler hakkında bilgiler veren, Hacc ibadetini ve taşıdığı özü detaylıca ve öğrencilerin anlayabileceği bir dille sade olarak anlatan Selami Hoca’yı öğrenciler büyük bir dikkatle dinlediler. Selami Hoca ayrıca öğrencilerin gözleri önünde sesli olarak namaz kılarak onlara namazın nasıl kılındığını da gösterdi. 

Alman çocukların İslâm hakkında çok soru sorması ve bu soruların da gayet güzel olması ciddî olarak dikkatimi çekmişti. Henüz ilkokul 4. sınıf öğrencisi olan, Hristiyan ailelerin çocukları olan bu çocuklar, İslam hakkında öylesine kaliteli sorular sordular ki, bu kadarını hiç beklememiştim doğrusu. İçimden tebrik ettim çocukları. (Emin olun, Yaşar Nuri Öztürk’ün Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesine yorum yazanlar ve Nihat Hatipoğlu’nun sohbetlerine katılanlar, İslam hakkında bu kalitedeki soruları asla soramazlar)

Ancak, ne hazindir ki, Alman çocukların İslam’ı tanımak için sorduğu bu kaliteli sorulara verilen cevaplarda “İslam” değil, “Türk usulü İslamiyet” anlatılıyordu. Örneğin namazı anlatmak – nasıl kılınacağı pratik olarak gösterildiği halde – namazdan sonra çekilen tesbihten daha kısa sürmüştü.

Olayın talihsiz boyutu şuydu aslında: Hoca Türkçe anlatıyor, bir yere kadar da güzel ve doğru anlatıyor, fakat dîn ile gelenek görenek arasındaki farkı dahi kavramaktan uzak olan cemaatteki kişi bunu Almanca’ya tercüme ederek çocuklara anlattığı için, nisbeten doğru ve makul olan cevap ve açıklamaları iyice bozuyordu. Hoca’nın bilgi ve birikimi fena değildi aslında, ama onun cevapladığı şekliyle tercüme edilip çocuklara aktarılmıyordu. Zaten o kişinin orada bulunması, dînî bilgilerinin olmasından değil, Almanca bilmesindendi.

Çocuklar namaz, oruç, zekât, Hacc, cami gibi belli başlı konularda bilgilendirildiler; velâkin bu Alman çocuklar, İslam’da tesbihin namazdan, minarenin camiden, ilmihalî bilgilerin Qûr’ân’dan, zemzem suyunu oturarak içmenin de Kâbe’yi tavaf etmekten daha önemli olduğunu öğrenerek ayrıldılar. Bir de, camilerin her köşesinde bir Türk bayrağı asılmasının İslam’ın şartlarından biri olduğunu. Ayrıca İslam aleminin dînî bayramlarının Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı, 23 Nisan Bayramı, 19 Mayıs Bayramı ve Çanakkale Zaferi Kutlamaları Bayramı olduğunu.

Çocuklar camiyi gezdikten ve İslam(iyet!) hakkında bilgiler aldıktan sonra caminin lokaline geçildi. Burada bütün çocuklara (ben dahil) içecek ve aperatif ikram edildi. Daha sonra önce onlar camiden “memnun” bir şekilde ayrıldılar, sonra da ben “mecnun” bir şekilde ayrıldım.

Bir sonraki hedefim, 32 km batıdaki Hüfingen köyüydü.  Bunun için önce B 311 yoluna, sonra B 33 yoluna, sonra da 171 yoluna girerek, Immendingen ve Geisingen köylerinden geçerek yarım saat içinde Hüfingen’e vardım.

Freiburg ilinin Schwarzwald – Baar – Kreis ilçesine (merkezi Villingen – Schwenningen) bağlı bir köy olan Hüfingen, deniz seviyesinin 684 m yükseğinde kurulmuş bir yerleşim birimidir ve 58, 53 km²’lik bir alanı kapsar. 7 bin 760 kişilik bir nüfûsa sahip olan köyün, Villingen – Schwenningen ilçesine bağlı olduğu için trafik plaka remzi VS’dir.

“Hüfingen” adına tarih sahnesinde ilk 1083 yılında rastlandı. 1274’te Blumberg prenslerinin egemenliğine girdi. 1382 – 83 arasında bir yıl için Schellenberg prenslerinin oldu. 1620’den itibaren ise Fürstenberg kontları ele geçirerek yerleşim biriminde önemli eserler inşâ ettiler. Köy, 1712 tarihinde ise yeniden kuruldu.

Hüfingen, İsviçre sınırına 18 km, Konstanz Gölü’ne 53 km, Fransa sınırına ise 88 km mesafede bulunuyor.

Hüfingen’e girince doğruca Donaueschingen Caddesi 22 (Donaueschingerstraße 22) adresinde bulunan Hüfingen Mescid-i Aksa Camiî’ne gittim. Camide cemiyet başkanı ve din görevlisi tarafından karşılandım.

Hüfingen Mescid-i Aksa Camiî’nin başkanı Dursun Ali Turan 63 yaşında ve Sinop vilayetimizin Gerze ilçesinden. 43 yaşındaki din görevlisi Hayati Yelkovan ise Ağrı ilimizin Eleşkirt ilçesinden olup Eylül 2006’da göreve başladı. Daha önce Şırnak’ın Uludere ilçesinde görev yapıyordu. Bugün ziyaret ettiğim her iki cemiyetin hocası da Doğu Anadolulu çıkmıştı; buna çok sevinmiştim.

Cemiyet 1993 tarihinde kuruldu. Bu bina 2000 yılında satın alınarak camiye çevrildi. Daha önce belediyeye ait bir binaydı. Toplam 1630 m²’lik bir alanı kapsayan caminin kullanım alanı 150 m².

Camiî bünyesinde yönetim bürosu, Qûr’ân kursu, dershane, çay ocağı, lokal, kütüphane, lojman, berber, mutfak, bayanlar salonu, sohbet odası, bahçe ve 30 araç kapasiteli park yeri bulunuyor. Cemiyetin 211 kayıtlı üyesi var.

Cemiyette bir saat kadar kaldıktan ve işimi bitirdikten sonra ayrıldım oradan. Şimdi sıra, heyecanla sırasını beklediğim işe gelmişti: Bir “su kaynağına” gidecektim; yerin altından çıkıp küçük bir dere olarak akmaya başlayan bir su kaynağı. Ancak bu kaynağı, diğer kaynaklardan ayrıcalıklı kılan bir özelliği vardı. Bu kaynak, sadece bu bölge veya eyalet için değil, sadece Almanya için de değil, tüm Avrupa için büyük bir öneme sahipti. Zira bu kaynak, tam 10 ülke dolaşarak, Balkan topraklarını sulayarak Karadeniz’e dökülüyordu. Bu kaynak, Avrupa kıt’âsının en uzun 2. ırmağı olan Tuna (Donau) Nehri’nin doğduğu kaynaktı.

Tuna’nın doğduğu kaynak, bulunduğum Hüfingen köyüyle adeta bitişik olan 2 km kuzeyindeki Donaueschingen kasabasındaydı. Arabayı büyük bir heyecanla Donaueschingen’e doğru sürdüm ve sadece birkaç dakika içinde kente vardım.

Freiburg ilinin Schwarzwald – Baar – Kreis ilçesine (merkezi Villingen – Schwenningen) bağlı bir kasaba olan Donaueschingen, deniz seviyesinin 686 m yükseğinde kurulmuş bir yerleşim birimidir ve 104, 63 km²’lik bir alanı kapsar. 21 bin 338 kişilik bir nüfûsa sahip olan kasabanın, Villingen – Schwenningen ilçesine bağlı olduğu için trafik plaka remzi VS’dir. Donaueschingen, İsviçre sınırına 20 km, Konstanz Gölü’ne 55 km, Fransa sınırına ise 87 km mesafede bulunuyor.

889 tarihinde “Esginga” adıyla kurulan Donaueschingen, 1101 yılından 15. yy’a kadar Kosntanz Gölü (Bodensee) üzerindeki Reichenau adasında ikamet eden asilzade ailelerden birine ait bir yerleşimdi. Kent, 1488’de Fürstenberg kontları tarafından satın alındı. 1653 yılında Ferdinand Friedrich von Fürstenberg burayı residanz olarak seçti. 1716’dan itibaren ise Fürstenberg derebeylerinin başkenti oldu. 1806 tarihinde Baden Büyükdüklüğü’ne bağlandı. 1908 yılındaki korkunç yangında kentin bir bölümü tamamen yandı. 

Donaueschingen’in 1750 tarihinde 1800 olan nüfûsu 1812 tarihinde 2 bin 32 kişiye, 1830 tarihinde 3 bin 23 kişiye, 1 Aralık 1910 tarihinde 4 bin 77 kişiye, 16 Haziran 1925 tarihinde 5 bin 2 kişiye, 16 Haziran 1933 tarihinde 6 bin 260 kişiye, 17 Mayıs 1939 tarihinde 8 bin 901 kişiye, 6 Haziran 1961 tarihinde 10 bin 715 kişiye, 27 Mayıs 1970 tarihinde 11 bin 648 kişiye, 31 Aralık 1975 tarihinde 17 bin 578 kişiye, 31 Aralık 1992 tarihinde 20 bin 141 kişiye ve 31 Aralık 2005 tarihinde 21 bin 439 kişiye yükseldi.

Donaueschingen, her ne kadar 21 bin kişilik bir kasaba olsa da, isminde “Donau” (Tuna) kelimesi bulunan bu yerleşim birimi, tüm Avrupa, hatta tüm dünya çapında meşhurdur. Bunun sebebi, adından da anlaşılacağı üzere, Tuna (Donau) Nehri’nin burada doğmasıdır. 

Tuna Nehri, Batı Avrupa’nın en uzun akarsuyu, Avrupa’nın en uzun 2. akarsuyu, dünyanın ise en uzun 40. akarsuyudur. (Bu satırları kaleme alabilmek için internet arama motorlarında yaptığım araştırmada karşıma pek çok liste çıktı ancak, bu listelerin her birinde sıralamalar biribirinden farklıydı. Tuna Nehri ‘nin Avrupa’da ikinci sırada olduğu konusunda bütün listeler hemfikir idiler fakat bu nehir, bazı listelerde dünyanın en uzun 24. ırmağı olarak gösterilirken, bazı listelerde ise dünyanın en uzun 40. ırmağı olarak gösteriliyordu. Gezimize akıntısıyla tanıklık eden diğer akarsu olan Ren Nehri ise bazı listelerde Avrupa’nın en uzun 6. ırmağı, bazı listelerde Avrupa’nın en uzun 10. ırmağı, bazı listelerde ise Avrupa’nın en uzun 11. ırmağı olarak gösteriliyordu. Aslında ben elime metreyi alıp, Avrupa’daki bütün nehirleri sizler için tek tek ölçerdim ama “çevre bilinci” konusundaki yazılarımın altına yazdığınız alakasız şeylerden dolayı size küstüğüm için bunu yapmayacağım.)

Avrupa kıt’âsının en uzun ırmakları şunlardır:

1. Volga Nehri → 3534 km (Rusya Federasyonu)

2. Tuna Nehri → 2888 km (Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya, Moldova, Ukrayna)

3. Ural Nehri → 2534 km (Rusya Federasyonu)

4. Dinyeper Nehri → 2285 km (Rusya Federasyonu, Beyaz Rusya, Ukrayna)

5. Don Nehri → 1870 km (Rusya Federasyonu)

6. Peçora Nehri → 1809 km (Rusya Federasyonu)

7. Kama Nehri → 1805 km (Rusya Federasyonu)

8. Oka Nehri → 1480 km (Rusya Federasyonu)

9. Belaya Nehri → 1430 km (Rusya Federasyonu)

10. Dnyester Nehri → 1352 km (Ukrayna, Moldova)

11. Ren Nehri → 1320 km (İsviçre, Liechtenstein, Avusturya, Almanya, Fransa, Hollanda)

12. Labe Nehri → 1091 km (Çek Cumhuriyeti, Almanya)

13. Wisla Nehri → 1047 km (Polonya)

14. Dwina Nehri → 1020 km (Rusya Federasyonu, Beyaz Rusya, Letonya)

15. Loire Nehri → 1013 km (Fransa)

16. Tajo Nehri → 1007 km (İspanya, Portekiz)

17. Memel Nehri → 937 km (Beyaz Rusya, Litvanya, Rusya Federasyonu)

18. Ebro Nehri → 925 km (İspanya)

19. Maas Nehri → 925 km (Fransa, Belçika, Hollanda)

20. Odra Nehri → 866 km (Çek Cumhuriyeti, Polonya, Almanya)

(NOT: Koyu puntolarla yazdığım nehirler, bizzat gidip gördüğüm ve kıyısında oturup “Aaaah ulan ahh! Bana bunu yapmayacaktın Hayriye” dediğim nehirlerdir)

Avrupa kıt’âsının en uzun nehri olan Volga Nehri (Rusça adı “Wolga”, Tatarca adı “İdel”, Mordwince adı “Raw”, Çuvaşça adı “Atal”, Marice adı “Yal”) sadece Rusya Federasyonu topraklarında akan bir ırmaktır. Oysa Avrupa’nın en uzun ikinci nehri olan Tuna, tam 10 ülke dolaşır.

İşte sabah kahvaltısını yaptığım dakikalardan beri heyecanla ve büyük bir sabırsızlıkla beklediğim o an gelmişti. Donaueschingen kentine girer girmez, Tuna Nehri’nin kaynağını aramaya başladım. Zaten kentin her yerinde “Donauquelle” (Tuna Kaynağı) yazan trafik tabelaları var; onları takip ede ede kaynağı buldum. Arabayı uygun bir yere park ettikten sonra, içinde not defterim ve fotoğraf mâkinam bulunan siyâh çantamı aldım ve büyük bir sevinçle Yusuf Can’ın “Karanfil” şarkısını söyleye söyleye kaynağa doğru yürüdüm:

“Beyaz bir buluttan bir gün ansızın,
Bir karanfil düştü parmaklarıma,
Gözlerine kuşlar doldu bir yüzün,
Elleri karıştı ırmaklarıma.
Gözlerine kuşlar doldu bir yüzün,
Elleri karıştı ırmaklarıma.

O kızıl bir deniz, bense tenhayım,
Onda umut bende yalnızlık büyür,
Ne dünya sonsuzluk ne ben dehâyım,
İçimde sadece şâirler uyur.
Ne dünya sonsuzluk ne ben dehâyım,
İçimde sadece şâirler uyur.”

Muhteşem bir olaydı bu! Tuna Nehri’nin doğduğu kaynağa gelmiştim. Avrupa’nın en uzun ikinci nehri olan, Merkezî Avrupa’dan Doğu Avrupa’ya doğru akan ve Balkanlar’ı sulayarak Karadeniz’e dökülen, tam 10 ülkenin (Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya, Moldova, Ukrayna) topraklarında akan ve 4 başkentin (Viyana, Bratislava, Budapeşte, Belgrad) içinden geçen, binlerce yıllık tarihe tanıklık etmiş, kıyılarında yüzlerce savaşlar yaşanmış, dramlara ve ağıtlara şâhid olmuş, hakkında şiirler ve destanlar yazılmış, üzerine şarkılar ve marşlar bestelenmiş Tuna Nehri’nin sularının toprak altından çıktığı noktadaydım; bu ırmağın doğuşunu, ana rahminden dünyaya gelişini, akıntıya başlamasını görecek, ilk çığlıklarını, doğum çığlıklarını dinleyecektim.

Tuna’nın doğduğu kaynağın etrafını güzelce betonla çevirmişler; burayı adeta bir havuza çevirmişlerdi. Orada bulunduğum süre içinde en çok dikkatimi çeken husus, kaynağı ziyarete gelen insanların ekseri Balkan kökenli insanlar olmasıydı. Burası en çok Macaristan, Sırbistan, Bulgaristan ve Romanya gibi ülkelerden turist akınına uğruyor. Eh, bu da normal tabiî. Çünkü Tuna, en çok bü ülkeler için önemli. En çok onların ülkelerinde kalıyor, Almanya’da dünyaya gelen ve emekleme dönemlerini Almanya ve Avusturya’da geçiren bu çocuk, “delikanlı çağlarını” bu ülkelerin topraklarında geçiriyor, bunların başkentlerini ve büyük şehirlerini güzelleştiriyor.

Kaynağın etrafında çeşitli tabelalar ve tabletler var. Hristiyan inançlarını yansıtan heykelin altına Almanca “Donauquelle” (Tuna Kaynağı), başka bir yerde de yine Almanca olarak “Bis zum Meere 2840 Kilometer (Denize kadar 2840 kilometre var) yazıyor. Ayrıca Tuna Nehri ile ilgili bilgilerin yer aldığı tabletler var ve bunlar, bu ırmağın geçtiği ülkelerde konuşulan dillerin hepsinde yazılmış; Almanca, Slovakça, Macarca, Sırpça, Bulgarca, Romence, Ukraynaca, Moldovca.

Kaynağın içine baktım; suyun altı bozuk paralarla doluydu. Buraya gelen insanlar kaynağa demir para atıyorlar ve dilek tutuyorlar.

Donaueschingen kentinin içinde doğan Tuna Nehri’nin uzunluğu, bazı kaynaklarda 2840 km, bazı kaynaklarda 2845 km, bazı kaynaklarda da 2888 km olarak geçiyor. Tuna Kaynağı’ndaki tabelada 2840 yazıyor ancak sizler için gecemi gündüzüme katarak ve uykusuz geceler geçirerek yaptığım araştırmalar ve yoğun çalışmalar sonucu, her üç sayının içinde en güvenilir ve en güçlü olanının 2888 olduğunu öğrendim.

Tuna’nın doğuşundan denize dökülüşüne kadar olan akıntısı, güneydoğuya doğru bir yolculuktur; nehir bazı yerlerde doğuya doğru, bazı yerlerde güneye doğru, hatta bazı yerlerde de kuzeye doğru akar. Fakat Sırbistan – Romanya sınırını çizdiği güzergâhtaki çok çok kısa bir mesafe hariç, hiçbir yerinde batıya doğru akmamaktadır. En uzun akıntı, doğuya doğrudur. Tuna, Almanya’daki Karaorman (Schwarzwald) bölgesinde doğar, Romanya ile Ukrayna arasında çatal gibi üçe ayrılarak (en kuzeydeki akıntı iki ülkenin sınırını çizer, diğer ikisi ise Romanya topraklarındadır) üç başlı bir yılan gibi kafalarını Karadeniz sularına sokar.

Tuna Nehri, 10 ülkenin topraklarını sulamaktadır ki bu ülkeler Almanya (Deutschland), Avusturya (Österreich), Slovakya (Slovensko), Macaristan (Magyarország), Hırvatistan (Hrvatska), Sırbistan (Srbiya), Bulgaristan (Bılgariya), Romanya (România), Moldova (Moldova) ve Ukrayna (Ukraïna)’dır. Ancak Tuna, bu 10 ülkeden yalnızca 6’sında sınırdan içeri girmektedir; Hırvatistan, Bulgaristan, Moldova ve Ukrayna için bu nehir, sadece bir sınır nehridir. Tuna’nın suladığı toplam alan, 795 bin 686 km² genişliğinde davasa bir coğrafyadır.

Tuna Nehri, pek çok yerde iki ülke arasındaki sınırı çizmektedir. Bunlar Avusturya – Slovakya sınırı, Slovakya – Macaristan sınırı, Hırvatistan – Sırbistan sınırı, Sırbistan – Romanya sınırı, Bulgaristan – Romanya sınırı, Romanya – Moldova sınırı ve Romanya – Ukrayna sınırıdır. Tuna’nın iki ülke arasındaki sınırı çizdiği uzunluk toplam 1071 km’dir; başka bir ifadeyle, bu ırmağın % 37’si “sınır çizgisi” hüviyetindedir.

Tuna Nehri, tam 4 başkente uğramaktadır ki bunlar Avusturya’nın başkenti Viyana (Wien), Slovakya’nın başkenti Bratislava, Macaristan’ın başkenti Budapeşte (Budapest) ve Sırbistan’ın başkenti Belgrad (Beograd)’dır.

Tuna Nehri’nin Almanya ve Avusturya’daki adı “Donau”, Slovakya’daki adı “Dunaj”, Macaristan’daki adı “Duna”, Hırvatistan ve Sırbistan’daki adı “Dunav”, Bulgaristan’daki adı “Dunaw”, Romanya ve Moldova’daki adı “Dunǎrea”, Ukrayna’daki adı “Dunaj”dır. 

Almanya’nın Baden – Württemberg eyaletinin Donaueschingen kentinde doğan Tuna Nehri sırasıyla Almanya’da Ulm (dünyanın en uzun kilisesi olan ve daha önce resimlerini çekip bu platformda size gösterdiğim Ulm Katedrali’nin bulunduğu, iki tane ablamın yaşadığı ve bu geziye de başladığımız yer olan şehir), Ingolstadt, Regensburg (şimdiki Bavyeralı Papa’nın doğum yeri) ve Passau şehirlerini, Avusturya’da Linz ve başkent Viyana, Slovakya’da başkent Bratislava, Macaristan’da başkent Budapeşte (Tuna Nehri başkent Budapeşte’yi ortadan ikiye bölmektedir ve nehrin bir tarafı “Buda”, bir tarafı ise “Peşte”dir), Sırbistan’da Novi Sad, başkent Belgrad (şehrin Sırbistan’daki adı “Beograd” şeklindedir ve bu isim Sırpça’da “beyaz şehir / ak şehir” anlamına gelmektedir), Bulgaristan’da Guse ve Silistre, Romanya’da Drobeta Turnu Severin, Brǎila, Galati ve Tulcea şehirlerinin içinden geçer. Ben görmedim ama, Tuna’nın en güzel olduğu yerin, Macaristan’ın başkenti Budapeşte olduğu konusunda benden daha hızlı olan seyyâhların tamamı hemfikirdirler.

Evet... Tuna Nehri geçmişte hep acılı akardı. Şimdi ise acı yok ama, hüzün var Tuna’nın gözlerinde. Niye mi? Boşverin... Oraya girersem, bu yazı bitmez.

Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya (Nordrhein – Westfalen) eyaletinin başkenti Düsseldorf’a bağlı Neuss ilçesinde faaliyet gösteren İrşad Kitabevi’nin 23 Ağustos 2008 tarihinde yapılan açılışına konuşmacı olarak davet edilen sevgili büyüğümüz Selahaddin Eş Çakırgil, burada yaptığı konuşmada, kendisini dinleyen kalabalığa aynen şunları söylemişti: “Müslümanlar’ın Avrupa macerası 710 yılında Tarıq bin Ziyad’ın İberya kıyılarına çıkıp gemileri yakması ve bu coğrafyada Endülüs İslam Devleti’nin kurulmasıyla başladı. Sadece Balkanlar’dan 400 yıl sonra çekilmeyi tahkik ediniz. İşte sizler, kılıçla geldiği ve kaldığı bir coğrafyada yüzyıllarca kaldıktan sonra dramatik bir şekilde bu toprakları terk eden insanların, bir yüzyıl bile geçmeden elinizde süpürgeyle gelen torunlarının 2., 3. nesil çocuklarısınız.”

İşte dert bu, kardeşlerim... 1300 yıl önce “kitap ve ilim” ile, 600 yıl önce “kılıç ve zor” ile geldikleri bu “Günindi” topraklarına Müslümanlar, şimdi de ellerinde “süpürge ve kürek” ile geldiler. Sefil, garip, muhtaç ve onurlarını ayaklar altına almış bir şekilde. Bu duygu, kılıç darbelerinden de, giyotin darbelerinden de daha çok acı veren bir duygu, maalesef.

Sevgili şâir Ali Akbaş, bu duyguyu “Göç” adlı şiirinde oldukça içli vurgularla dile getirir:

Sirkeci’den tren gider,
Varım yoğum törem gider,
Tuna bizden utanır, biz Tuna’dan,
Yüzüne kapatır ellerini…
Aldırma be Tuna’m,
Yiğit çıplak doğar anadan.

Sirkeci’den tren gider,
Vagon gider, derdim gider,
Gurbet elde bir başıma,
Varım yoğum alır gider.

Sirkeci’den tren gider,
Ona giden verem gider,
Bir kampana çalar analar, ağlar,
Oğul oğul, çocuklar öksüz, gelinler dul…
Akşam olur, hüzün çöker,
Omuzlarım bir bir düşer,
Sirkeci’den tren gider,
Gözyaşımı döker gider.

Sirkeci’den tren gider,
Erzurumlu Duran, Ankaralı Burhan gider,
Burada ezan var, orda çan,
Her sabah çınlar tepemizde:
Uyan, uyan!

Sirkeci’den tren gider,
Bir yaldızlı Kur’an gider,
Su serperler ya gidenlerin ardında,
Dün askere Hint’e, Yemen’e,
Bugün ekmeğe, yaban ellerine,
Dönmezler ya ondan.

Sirkeci’den tren gider,
Evim barkım viran gider,
Biz hep atla geçtik Tuna’dan,
Böyle geçmedik avrat, uşak,
Biz hiç böyle geçmedik,
Tuna bizden utanır, biz Tuna’dan…
Aldırma be Tuna’m,
Yiğit çıplak doğar anadan.

Sirkeci’den tren gider,
Vagon gider, derdim gider,
Gurbet elde bir başıma,
Varım yoğum alır gider.

Sirkeci’den tren gider,
Erzurumlu Duran, Ankaralı Burhan gider,
Burada ezan var, orda çan,
Her sabah çınlar tepemizde:
Uyan, uyan!”

 

sediyani@gmail.com

 

 

FOTOĞRAFLAR:

 

Camiyi ziyaret eden Alman ilkokul öğrencileri, İslam dini ve camiler hakkında hocadan bilgi alıyorlar (ALMANYA)

 

Bak evladım, buna tesbih derler / Namazdan sonra şakşak ederler / Etrak’tırlar matraktırlar ama / Tesbihin iyisini Türkler çekerler (ALMANYA)

 

İşte Tuna Nehri’nin doğduğu kaynak... Avrupa’nın en uzun ikinci nehri olan ve Karadeniz’e dökülen Tuna, işte böyle doğuyor. (ALMANYA)

 

Tuna’nın doğduğu kaynağın etrafını güzelce betonla çevirmişler; burayı adeta bir havuza çevirmişlerdi (ALMANYA)

 

Tuna Nehri geçmişte hep acılı akardı. Şimdi ise acı yok ama, hüzün var Tuna’nın gözlerinde. Ve ben aynı hüzünlü gözlerle Tuna’nın kaynağını seyrederken, bir de baktım ki silüetim suyun üzerine düşmüş. Tuna’nın doğuşunu seyrederken, aslında kendi benliğimin batışını seyrediyormuşum. (ALMANYA)

 

“Sirkeci’den tren gider / Vagon gider, derdim gider / Gurbet elde bir başıma / Varım yoğum alır gider / … / Sirkeci’den tren gider / Erzurumlu Duran, Ankaralı Burhan gider / Burada ezan var, orda çan / Her sabah çınlar tepemizde / Uyaaan, uyaaan!” (ALMANYA)

 

Burada Almanca olarak “Donauquelle” (Tuna Kaynağı) yazıyor (ALMANYA)

 

Burada Almanca olarak “Bis zum Meere 2840 Kilometer” (Denize kadar 2840 kilometre var) yazıyor (ALMANYA)

 

Tuna Kaynağı’nın etrafında, Tuna Nehri’nin Karadeniz’e kadar akarken topraklarından geçtiği bütün ülkelerin dilinde bilgilerin yazılı olduğu taş ve mermer tabletler bulunuyor. Hepsinin tek tek resimlerini çektim ama sadece birini örnek olarak göstermek yeterli sanırım. İşte; bu, Ukrayna dilinde yazılı olanı. (ALMANYA)

 

Orada bulunduğum süre içinde en çok dikkatimi çeken husus, kaynağı ziyarete gelen insanların ekseri Balkan kökenli insanlar olmasıydı. Burası en çok Macaristan, Sırbistan, Bulgaristan ve Romanya gibi ülkelerden turist akınına uğruyor. Eh, bu da normal tabiî. Çünkü Tuna, en çok bü ülkeler için önemli. En çok onların ülkelerinde kalıyor, Almanya’da dünyaya gelen ve emekleme dönemlerini Almanya ve Avusturya’da geçiren bu çocuk, “delikanlı çağlarını” bu ülkelerin topraklarında geçiriyor, bunların başkentlerini ve büyük şehirlerini güzelleştiriyor. (ALMANYA)

 

 

Tuna’nın doğduğu kaynak (ALMANYA)

 

Kaynağın içine baktım; suyun altı bozuk paralarla doluydu. Buraya gelen insanlar kaynağa demir para atıyorlar ve dilek tutuyorlar. (ALMANYA)

 

 

Tuna Nehri’nin Karadeniz’e kadar olan akıntısını gösteren ve üzerinde Macarca bir şeyler yazan bir mermer (ALMANYA)

 

 

Bu fotoğrafa iyi bakın, kardeşlerim... Bu fotoğrafı, başka bir yerde öyle kolay kolay bulamazsınız. Ne görüyorsunuz? Sıradan bir havuz ve o havuzdan boşalan su, değil mi? Aslında bu resimdeki olayı, dünyanın her tarafında görebilirsiniz. Fakat öyle değil işte! Bu resimdeki, farklı. Çok farklı hem de. Farklı ve çok çok özel. Çünkü bu fotoğrafta gördüğünüz şey, şu havuzun kenarından boşalan ve dışarı çıkan su, küçük bir dere olarak kalmayacak. İşte oradan çıkan su, tam 2888 km akacak, tam 10 ülkeyi dolaşacak ve buradan çıkan şu su var ya, tâ Karadeniz’e kadar akacak, bu su gidip Karadeniz sularına karışacak. Zira bu fotoğrafta gördüğünüz şu olay, Avrupa’nın en büyük ikinci ırmağı olan Tuna’nın doğuşudur, kardeşlerim. Yaşlı ve yorgun bir şekilde Karadeniz’e dökülen, Balkanlar’da genç bir delikanlı olan, Bavyera’da çocukluğunu yaşayan Tuna’nın, dertli Tuna’nın ana rahminden doğmasıdır, şu gördüğünüz olay. Dünyaya ilk adımlarını atması, ilk saniyeleri, ilk doğum çığlıklarıdır bu resimde gördüğünüz... Bu fotoğrafa iyi bakın, kardeşlerim. Çünkü bu fotoğrafı başka bir yerde bulamazsınız, bu fotoğrafı kimse kolay kolay göstermez size. Bu fotoğrafa iyi bakın, kardeşlerim. İyi bakın, sizler için çektim; Tuna’nın doğuşudur bu. (ALMANYA)

 

Tuna’nın doğuşundan denize dökülüşüne kadar olan akıntısı, güneydoğuya doğru bir yolculuktur; nehir bazı yerlerde doğuya doğru, bazı yerlerde güneye doğru, hatta bazı yerlerde de kuzeye doğru akar. Fakat Sırbistan – Romanya sınırını çizdiği güzergâhtaki çok çok kısa bir mesafe hariç, hiçbir yerinde batıya doğru akmamaktadır. En uzun akıntı, doğuya doğrudur. Tuna, Almanya’daki Karaorman (Schwarzwald) bölgesinde doğar, Romanya ile Ukrayna arasında çatal gibi üçe ayrılarak (en kuzeydeki akıntı iki ülkenin sınrıını çizer, diğer ikisi ise Romanya topraklarındadır) üç başlı bir yılan gibi kafalarını Karadeniz sularına sokar... Tuna Nehri, 10 ülkenin topraklarını sulamaktadır ki bu ülkeler Almanya (Deutschland), Avusturya (Österreich), Slovakya (Slovensko), Macaristan (Magyarország), Hırvatistan (Hrvatska), Sırbistan (Srbiya), Bulgaristan (Bılgariya), Romanya (România), Moldova (Moldova) ve Ukrayna (Ukraïna)’dır. Ancak Tuna, bu 10 ülkeden yalnızca 6’sında sınırdan içeri girmektedir; Hırvatistan, Bulgaristan, Moldova ve Ukrayna için bu nehir, sadece bir sınır nehridir. Tuna’nın suladığı toplam alan, 795 bin 686 km² genişliğinde davasa bir coğrafyadır.

YAZIYA YORUM KAT

11 Yorum