1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur –15
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur –15

A+A-

Reichenau adasının en uç noktası olan kuzeybatı burnuna kadar gidip döndükten sonra, 18 km ötede bulunan (aslında adanın hemen karşısında ama adanın etrafı suyla çevrili; dolayısıyla dolanmak gerektiğinden karayolu mesafesi 18 km tutuyor) Radolfzell am Bodensee kentine gitmek üzere yola koyuldum.

Reichanau adasının en kuzeybatı ucundaydım, yani Niedernzell köyünde. Sonra Mittelzell ve Oberzell köylerinin içinden geçerek adanın başına geldim ve ordan da adayı anakaraya bağlayan yoldan geçerek adadan ayrılıp anakaraya vardım. Anakaraya varınca önce L 221 yoluna, sonra da B 33 yoluna girerek kuzeybatı yönüne doğru seyahat ettim. Ardından hızlı gidebildiğim B 33 yolundan ayrılarak, daha yavaş gitmek zorunda olduğum K 6170 yoluna, ordan da K 6167 yoluna girerek 25 dakika içinde Radolfzell am Bodensee kasabasına vardım. Reichenau adasından Radolfzell’e gitmek, arabayla ters bir C harfi çizmek demekti.

Konstanz Gölü (Bodensee) kıyısında kurulmuş bir kent olan Radolfzell am Bodensee, Baden – Württemberg eyaletinin Freiburg ilinin Konstanz ilçesine bağlı bir kasaba durumundadır. Konstanz’a bağlı olduğu için trafik plaka remzi KN olan Radolfzell, deniz seviyesinin 395 – 675 m yükseğinde kurulmuş bir yerleşim birimidir ve 58, 58 km²’lik bir alanı kapsar. 30 bin 343 kişinin yaşadığı bu kent, İsviçre sınırına 16 km mesafede yer alır.

826 tarihinde Veronalı papaz Radolf tarafından kurulan yerleşim birimi, kurucusunun adını taşır. Latince adı “Cella Ratoldi” olan kent, 1455 yılında Habsburg – Avusturya Hükümdarlığı’nın egemenliği altına girdi. 1806 tarihinde Württemberg’e ait olan kent, dört yıl sonra Baden Büyükdüklüğü’ne bağlandı, 1810. Radolfzell, 1872 yılından bu yana idarî olarak Konstanz şehrine bağlıdır.

İki cihan harbi arasındaki dönem, tüm Alman kentleri gibi Radolfzell için de oldukça hareketli geçti. 29 Temmuz 1932 günü, yani Alman İmparatorluğu’ndaki 6. genel seçimlerden sadece iki gün önce, Alman Naziler’in partisi olan Alman Ulusalcı Sosyalist İşçi Partisi (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei / NSDAP), İsviçreli Naziler’in partisi olan İsviçre Ulusalcı Sosyalist İşçi Partisi (Nationalsozialistische Eidgenössische Arbeiterpartei / NSEAP) ile birlikte Radolfzell’deki Mettnau Stadı’nda büyük bir seçim mitingi düzenledi ve NSDAP lideri Adolf Hitler bu mitingde binlerce kişi önünde konuşma yaptı. Ayrıca Hitler ve partisi NSDAP, 30 Ocak 1933’te yine bu kentte bir parti kongresi gerçekleştirdiler. (Hitler’in öncülük ettiği Naziler ile takipçileri olan günümüz Türkiye’sindeki Naziler, birbirlerine ne kadar benziyorlar, değil mi? Hem isim olarak, hem de kafa yapısı olarak aynı yumurta ikizi gibiler. Hatta benzemek ne kelime, arada farklı olan tek şey, “Alman” ve “Türk” sözcükleri. Nazi dönemindeki Alman faşitlerinin partilerinin ismi ve sloganları ile günümüzde Türkiye’deki faşistlerin partilerinin ismi ve sloganları bile aynı. Bütün sözcükler aynı gerçekten! Hitler’in başkanlık ettiği Nazi partisinin ismini oluşturan kavramlara bakar mısınız? “Ulusalcı”, “Sosyalist”, “Ulusalcı Sosyalist”, “Sosyalist İşçi Partisi”, “İşçi Partisi”. Allâh aşkına, Hitler’in partisinin isminde, sadece baştaki “Alman” kelimesini çıkarın ve yerine “Türk” kelimesini koyun! Kimlere tekabül ediyor? Bizim “vatansever” ve “muhalif” Ergenekoncular değil mi bunlar?)

Savaştan sonra hızla yeniden yapılandırılan Radolfzell, Baden – Württtemberg eyaletine bağlı bir kent oldu ve nüfûsu 1970’li yıllarda 20 bin barajını aştı. “Çevre bilinci” çalışmalarına ve “çevre temizliği” etkinliğine de öncülük eden Radolfzell am Bodensee, 1990 yılında Almanya’nın “Federal Çevre Başkenti” (Bundesumwelthauptstadt) ünvânını kazandı. Hızla çoğalan kentin nüfûsu 2005’ten sonra 30 bin barajını da geçti.

Radolfzell am Bodensee kentine girince, ilk işim, Erkekler Ülkesi Caddesi 44 (Herrenlandstraße 44) adresinde bulunan ve Diyanet İşleri Türk – İslam Birliği (DİTİB) bünyesinde faaliyet yürüten Radolfzell Camiî’ne gitmek oldu.  Bu geceyi geçireceğim ve misafir olacağım Radolfzell Camiî’nde dernek başkanı, din görevlisi ve diğer cami yetkilileri tarafından karşılandım.

Caminin başkanı Mete Yayla 34 yaşında ve Giresun vilayetimizden. 50 yaşındaki din görevlisi Mustafa Polat ise Erzurum ilimizin Pasinler ilçesinden olup Temmuz 2005’te göreve başladı. Daha önce Sakarya ili Adapazarı merkez ilçesinde görev yapıyordu.

Cemiyet 1984 tarihinde kuruldu. Bu bina 2000 yılında satın alınarak camiye çevrildi. Daha önce fabrikaydı. Toplam 1000 m²’lik bir alanı kapsayan caminin kullanım alanı 600 m².

Camiî bünyesinde yönetim bürosu, Qûr’ân kursu, çay ocağı, lokal, kütüphane, cenaze yıkama yeri, mutfak, misafirhane, İtalyanlar’ın çalıştırdığı “Cuca Pizzeria” adlı pizza restoranı, kadınlar sohbet odası, kadınlar mutfağı, bahçe ve 40 araç kapasiteli park yeri bulunuyor. Cemiyetin 110 kayıtlı üyesi var.

Camide sıcak bir şekilde karşılandım. Yetkililer ile birlikte ilk olarak yönetim bürosuna geçtik ve bana cami ile ilgili bilgiler verdiler, ben de bunları not defterime kaydettim. Daha sonra caminin bütün bölümlerinin, dış cephe görüntüsünün ve bahçesinin fotoğraflarını çektim.

Caminin bahçesinde, Avrupa Futbol Şampiyonası dolayısıyla büyükçe bir çadır kurulmuştu. Gençler maçları bu çadırda dev ekrândan izleme şansına sahiptiler. Özellikle Türkiye’nin maçı olduğu zaman içerisi dolup taşıyor bu çadırın. İşte bu gece oynanacak olan İsviçre – Türkiye maçını da misafir olduğum bu cemiyette cami yetkilileri ve Radolfzell gençleriyle birlikte bu çadırda, dev ekrândan izleyecektim.

Caminin bir misafirhanesinin olması, güzeldi benim açımdan. Bu derece yoğun geçen ve tam üç ülkeyi gezdiğim bir günün sonunda iyi bir uyku çekebilirdim.

Yönetim bürosunda oturup cemiyet ile ilgili bilgiler alıp not ettikten ve caminin resimlerini çektikten sonra, işim bitmişti. İşim bitmişti ama, ben de bitmiştim açıkçası. Sabahtan beridir seyahatteydim, tam üç ülke gezdim bugün. O kadar güzel bir gün yaşadım ki, mutluluktan olsa gerek, yorgun ve bitkin olduğumu da ancak cemiyette oturduktan sonra hissedebildim. Ve tabiî, kurt gibi aç olduğumu da!

İnanır mısınız, sabah kahvaltısıyla duruyordum. Sabah Ulm şehrinde abim ve ablalarımla birlikte kahvaltı ettikten sonra (gezinin 6. bölümü) bugünkü geziye başlamış, o kahvaltıdan sonra hiçbir şey yememiştim. Sadece İsviçre’nin Rorschach kentinde rastladığım hemşerilerimin, Elâzığ – Karakoçanlı ailenin çalıştırdığı döner dükkânında çay, Mainau Çiçek Adası üzerindeki Kelebek Evi’nin içinde de soğuk bir şeyler içmiştim. Hepsi buydu. Övünmek gibi olmasına ama, normalde boğazıma çok düşkün bir insanım. Yani benim gibi obur bir insan bile yemekten saatlerinden ferağat ediyorsa, gezilerin nasıl güzel geçtiğini varın siz tahmin edin.

Cemiyette bana “Aç mısın İbrahim?” diye sorduklarında, tebessüm etmekle yetinmiştim sadece.

Cami bünyesinde İtalyanlar’ın çalıştırdığı “Cuca Pizzeria” adlı bir pizza salonu vardı. Hep birlikte bu İtalyan pizza dükkânına gittik ve pizza yedik. Kocaman pizzalar ısmarlamıştık, önüme iki kişilik pizza koymuşlardı. Ve ben tek başıma bu iki kişilik pizzalardan tam iki tane yiyerek, yani dört kişinin yiyebileceği kadar çok pizzayı tek başıma yiyerek adımı lezzet tarihine de altın harflerle yazdırdım.

Pizzalarımızı yiyip kalktıktan sonra, saate baktım: Maçın başlamasına daha bir buçuk saat vardı. “Haydi bahçede çay içmeye gidelim” dediler. Arayıp da bulmayacağım bir teklifti bu, ama aklımda başka şeyler vardı. Ziyaret etmem gereken bir sonraki cemiyet olan Singen Tuğralı Serhat Camiî’nin bulunduğu Singen kenti, buraya fazla uzak değildi. Normalde yarın sabah da gidebilirdim ama eğer bu akşam o cemiyeti aradan çıkartabilirsem, yarın o olmayacak ve dolayısıyla yarın daha çok yeri gezebilirdim. Durumu onlara anlatınca, “Yapma İbrahim, ayakta duracak halin yok! Singen’e yarın gidersin. Sonra bir şey olur, yolda kuyruğa yakalanırsın, maça da yetişmezsin” cevabını aldım. Aslında makul olan da buydu.

Fakat yarın gezmek istediğim çok güzel yerler vardı, maça daha bir buçuk saat var, bu süre içinde Singen’i halledebilirdim. Onlara, “Siz bahçede oturup çaylarınızı için. Yarın hem Tuna Nehri’ni, hem de Ren Nehri’ni gezecem. Tekrar İsviçre’ye gidecem, Avrupa’nın en büyük şelâlesine gidecem yarın. Evet çok yorgunum ama, hesapladım, eğer Singen’i bu akşam aradan çıkartabilirsem, yarın hakikaten bayağı bir rahat edeceğim” dedim. Cemiyettekiler oldukça şaştılar bu duruma, zira bütün gün yaptığım gezileri yemekte onlara anlatmıştım. Onlar böyle bir geziyi değil bir gün, bir hafta içinde bile yapsalar dizlerinde derman kalmayacağını söylemişlerdi.

Ben ısrar ettim, gidecektim ve onu bu akşam aradan çıkartacaktım. Bir buçuk saat iyi bir zamandı, bunu rahatlıkla yapabilirdim. Israrıma karşılık kabul etmek zorunda kaldılar. Kendilerinden bir buçuk saatliğine hatır istedim ve maçın başlama vuruşundan önce burada olacağımı söyledim. Ardımdan “Şu gazeteci milleti yorulmak nedir bilmez mi?” diye sordular. Gülümsedim, onlara bakıp şöyle dedim: “Ağaçlar ayakta ölürler.”

Caminin parkındaki arabama atladığım gibi Radolfzell am Bodensee kentinin 15 km batısında bulunan Singen (Hohentwiel) kentine gitmek üzere önce L 192 yoluna, ardından K 6158 yoluna girdim. Daha sonra L 191 üzerinden giderek 19 dakika içinde Singen’e vardım.

Singen’e girince doğruca Berlin Caddesi 17 (Berlinerstraße 17) adresinde bulunan ve DİTİB bünyesinde faaliyet yürüten Singen Tuğralı Serhat Camiî’nin yolunu tuttum. Camiyi yolda cep telefonuyla arayıp geleceğimi bildirmiştim.

Camiyi karşımda görünce, adeta küçük dilimi yuttum. İnanılmaz bir şeydi, muhteşem bir eserle karşılaşmıştım. Karşımda Almanya’nın, hatta Avrupa’nın en ilginç camilerinden biri duruyordu. Singen Tuğralı Serhat Camiî, gemi şeklinde yapılmıştı. Eh, Konstanz Gölü (Bodensee) bölgesindeki bir cami için de, bundan daha hoş bir mimarî düşünülemezdi doğrusu. Çünkü bu coğrafyanın kültürünü oluşturan en temel unsur, “su” idi.  

Su; akarsa nehir, düşerse şelâle, durursa göl oluyordu olmasına da, namaz kılarsa ne oluyordu peki? Bunu da şimdi caminin içine girince anlayacaktık.

Camide din görevlisi Davut Turgut tarafından kaşılandım. Ondan başka da kisme yoktu zaten. Singen’deki cami, Radolfzell’deki cami gibi bahçeye çadır kurmamıştı; herkes maçı evinde veya kahvede izliyordu. Dolayısıyla kimse camide değildi, insnalar ya evlerinde ya da kahvehanelerdeydi ve herkes maç öncesi hazırlıklarıyla meşguldü. Size bir şey diyeyim mi? Esasında camilerde bu tür dev ekrânlar kurulmasının esas sebebi de gençleri kahvehane, birahabe ve benzeri yerlerden uzak tutmak. “Yani gençler nasıl olsa bu maçları seyredecek, bunun için kahvehane ve birahane gibi pis yerlere gideceklerine, gelsinler camide seyretsinler. O tür yerlerden de uzak durmuş olurlar” gibi bir mantık sözkonusu ki bu açıdan düşünürsek, aslında hiç de olumsuz bir düşünce değil.

Singen Tuğralı Serhat Camiî çok hoşuma gitmişti. Caminin içindeyken, kendinizi bir geminin içindeymiş gibi hissediyorsunuz. Çok hoş bir mimarî bu. Cami, gemi şeklinde yapılmış. Sarı renkli cami binasının gemi şeklindeki görüntüsü ve iç mimarisinin de ziyaretçileri bir geminin içindeymiş hissine kaptırması gerçekten hayranlık uyandırıyor.

Mart 2001 tarihinde Hollanda’nın kuzeyindeki Frizya (Friesland) coğrafyasını gezerken, Sneek kentinde gemi şeklinde yapılmış bir “Mc Donald’s” görmüştüm. Fakat gemi şeklindeki bir camiye ilk kez şâhid oluyordum. 

Singen Tuğralı Serhad Camiî’nin başkanı Fikret Kanık 37 yaşında ve Sakarya vilayetimizin Adapazarı merkez ilçesinden. 37 yaşındaki din görevlisi Davut Turgut ise Manisa ilimizin Alaşehir ilçesinden olup 1 Aralık 2004’te göreve başladı. Daha önce Denizli’nin Buldun ilçesinde görev yapıyordu. Başkanla tanışmak nasip olmadı ama sıcakkanlı hocamızla sohbet edip kendisinden gerekli bilgileri alma imkânı buldum.

Cemiyet 1977 tarihinde kuruldu. Bu cami 1996 yılında inşa edildi. Toplam 4 bin m²’lik bir alanı kapsayan caminin kullanım alanı 1000 m².

Camiî bünyesinde yönetim bürosu, Qûr’ân kursu, dershane, çay ocağı, lokal, kütüphane, cenaze yıkama yeri, morg, mutfak, bayanlar salonu, konferans salonu, gençlik salonu, şark odası, lojman, açıkhava oturma terası, bahçe ve 150 araç kapasiteli park yeri bulunuyor. Cemiyetin 184 kayıtlı üyesi var.

Camideki işimi alelacele bitirdim ama hocamız bunu anlayışla karşılamıştı. Açıkçası kendisi de aynı duygular içindeydi. Zira ikimizin de maçı kaçırmaya niyeti yoktu; o evinde izleyecekti, ben de Radolfzell Camiî’nde. Gerekli bilgileri alıp fotoğrafları çektikten sonra kendisinden hatır istedim ve Radolfzell şehrine dönmek üzere camiden ayrıldım.

Baden – Württemberg eyaletinin Freiburg ilinin Konstanz ilçesine bağlı olan Singen’in Konstanz’a bağlı olduğu trafik plaka remzi KN’dir. Deniz seviyesinin 429 m yükseğinde kurulmuş olan bu yerleşim birimi 61, 75 km²’lik bir alanı kapsar. 45 bin 531 kişinin yaşadığı Singen, İsviçre sınırına 8 km, Konstanz Gölü’ne ise 11 km mesafede bulunuyor.

787 tarihinde “Sisinga” adıyla kurulan Singen, stratejik bir noktada yer alır. Kent ilk kurulduğu zamanlarda İsviçre’deki St. Gallen Manastırı’na bağlı bir yerleşim birimiyken, 11. yy’dan itibaren özgür bir kent statüsüne kavuştu. Kente 1466’dan itibaren Fulach ailesi, 1518’den itibaren von Klingenberg ailesi, 1530’dan itibaren ise Bodman prensleri hâkim oldular. Bodman prensleri burayı Avusturya’ya sattılar ancak 1571’de tekrar geri aldılar. 1607’den itibaren kente egemen olan Reischach prensleri de aynı şekilde, bir süre sonra burayı tekrar Avusturya’ya sattılar, 1632.

18. yy’da kentte bir şato inşâ edildi. Kent, 1805 tarihinde Württemberg’e, 1810’da ise Baden Büyükdüklüğü’ne bağlandı. 19. yy sonlarında sanayiîleşmeye başlayan Singen kentinde 1887 tarihinde faaliyete başlayan “Maggi” adlı fabrikanın ismine, Nazi tarihini okuyanlar sıkça rastlarlar. II. Dünya Savaşı (1939 – 45) esnasında binlerce erkek, kadın ve çocuk, evet, binlerce kadın ve çocuk, esir olarak Singen şehrine getirilip başta Maggi, Aluminium Walzwerke ve Georg Fischer AG olmak üzere buradaki fabrikalarda yıllarca zorla çalıştırıldılar. Bu durum öyle bir hal aldı ki, II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, Singen şehrindeki her altı kişiden biri, Sowyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) vatandaşı idi. Yani şehir nüfûsunun altıda biri, esirlerden oluşuyordu ve bunlar, şehrin 17 ayrı mahallesinde yaşıyorlardı.

Tarihin cilvesine bakın ki, savaştan tam 25 sene sonra, 1970 yılında Almanya’da “Kızıl Ordu Fraksiyonu” (Rote Armee Fraktion / RAF) adında sosyalist – komünist bir illegal örgüt kuruldu ve kendilerine Latin Amerika ülkesi Uruguay’daki anti – emperyalist “Tupamaros” şehir gerillalarını örnek alan bu devrimci örgütün iki önemli ismi olan kadın militan Verena Becker ve erkek militan Günter Sonnenberg, 3 Mayıs 1977 tarihinde, işte bu şehirde, Singen’de yakalandılar.

Radolfzell Camiî’ne tam vaktinde yetişmiştim. Zira cami bahçesindeki çadırın içine girdiğimde, maç henüz başlamamıştı ama başlamak üzereydi. Takımlar tam seramoniye çıktığı anda ben yetişmiştim. Ben çadırın içinde kendime yer bulup yerleşmekle meşgulken, televizyonda iki ülkenin millî marşları okunuyordu.

İsviçre’nin Basel şehrindeki St. Jakob Park adlı stadyumda 39 bin 730 seyirci önünde oynanan bu heyecanı ve elektriği yüksek maçı, Slovak hakem L’uboš Michel’ yönetiyordu.

Her ikisinin de renkleri kırmızı – beyaz olan takımlar sahaya şu tertiple çıktılar:

İSVİÇRE: Diego Benaglio – Stephan Lichtsteiner, Patrick Müller, Philippe Senderos, Ludovič Magnin (C) – Valon Behrami, Gökhan İnler, Gelson Fernandes (76. Ricardo Cabanas), Tranquillo Barnetta (66. Johan Vonlanthen) – Hakan Yakın (85. Daniel Gygax), Eren Derdiyok.

Teknik direktör: Jakob Kuhn. 

TÜRKİYE: Volkan Demirel – Hamit Altıntop, Emre Aşık, Servet Çetin, Hakan Balta – Mehmet Aurélio, Gökdeniz Karadeniz (46. Semih Şentürk), Arda Turan, Tümer Metin (46. Mehmet Topal) – Nihat Kahveci (C) (85. Colin Kâzım), Tuncay Şanlı. 

Teknik direktör: Fatih Terim.

Görüldüğü gibi her iki takım da sahaya 4 – 4- 2 taktiğiyle yayılmışlardı; yani “önce savunmanı sağlam tut, sonra rakibin üstüne git” anlayışıyla karşılaşmaya çıkmışlardı. İsviçre ilk maçında Çek Cumhuriyeti’ne karşı 1 – 0, biz de Portekiz’e karşı 2 – 0 kaybetmiştik. Dolayısıyla her iki takım da maça “mutlak galibiyet” parolasıyla çıkmıştı. Bu maçı kaybeden, çeyrekfinali unutacak ve son maçını sadece formalite amaçlı oynayacaktı.

İsviçre millî takımının kadrosuna bakarsanız, Türkiye kökenli üç futbolcunun ismini görürsünüz: Babası Tekirdağlı annesi Samsunlu ama kendisi 1984 İsviçre doğumlu olan Gökhan İnler, 1977 İsviçre doğumlu olan Hakan Yakın (kardeşi Murat Yakın da İsviçre millî takımında ama bu maçta oynamadı) ve sendika başkanı olan Tuncelili babasının siyasî nedenlerden dolayı 1977 yılında Türkiye’den göç edip İsviçre’ye sığındığı ama kendisi 1988 İsviçre doğumlu olan Kürt futbolcu Eren Derdiyok. Ancak Türkiye kökenli bu üç futbolcu, İsviçre vatandaşı ve İsviçre millî takımının futbolcuları oldukları için bu maçta bize karşı oynuyorlardı.

Türkiye’nin kadrosunda ise Brezilya kökenli olan 1977 Rio de Janeiro doğumlu Mehmet Aurélio (TC vatandaşı olmadan önceki adı Marco Aurélio Brito dos Prazeros) ile babası Antigua – Berbudalı annesi Kıbrıslı ama kendisi 1986 İngiltere doğumlu olan Kâzım Kâzım (gerçek adı Colin Kâzım – Richards) vardı. Bunlar da Türkiye için oynayacaklardı.

Seramoniden sonra Slovak hakem ilk düdüğü çaldı ve maç başladı.

6. dakikada Gökdeniz’in ara pasında topla ceza alanında buluşan kaptan Nihat, dönerek vuruşunu yaptı. Meşin yuvarlak kaleci Benaglio’da kaldı.

12. dakikada başlayan sağanak yağış takımların oyun düzenini bozdu. Ağırlaşan sahada oynamakta zorlanan futbolcular zor anlar yaşadı.

23. dakikada Fernandes’in pasında ceza alanı sol çaprazında topla buluşan Hakan Yakın’ın sert şutunda kaleci Volkan topu güçlükle kornere çeldi.

25. dakikada Barnetta’nın serbest vuruştan kaleye gönderdiği sert şutta, topa kaleci Volkan parmaklarıyla müdahale ederek mutlak bir golü önledi.

29. dakikada Nihat’ın ortasında kaleci Benaglio’nun tokatladığı top Arda’nın kafasına çarparak yan direkten döndü.

31. dakikada hakem ilk sarı kartını çıkardı. Tuncay sarı kart gördü.

GOL: 32. dakikada Eren Derdiyok, kaleci Volkan’dan da sıyrıldıktan sonra topu altı pas içine çıkardı. Top yağmur nedeniyle su birikintisine takılınca, Hakan Yakın topu boş kaleye göndererek İsviçre’yi 1 - 0 öne taşıyan golü kaydetti. Böylece Türkiye kökenli iki futbolcu, İsviçre’yi Türkiye karşısında öne geçiren gole imza attılar. Eren Derdiyok pası verdi, Hakan Yakın golü attı ve İsviçre bize karşı 1 – 0 öne geçti. (NOT: 2008 Avrupa Kupası’nda İsviçre’nin bütün gollerini Hakan Yakın attı)

35. dakikada Behrami’nin ortaladığı topa 6 pas içinde Hakan Yakın uygun durumda kötü vurunca, meşin yuvarlak auta çıktı.

41. dakikada Aurélio sarı kart gördü. Böylece maçın ikinci sarı kartı da Türkiye’ye gösterilmiş oldu.

Kalan dakikalarda başka gol olmayınca, ilk yarı ev sahibi İsviçre’nin 1 - 0 üstünlüğüyle tamamlandı.

Maçın devre arasında abdestlerimizi aldık ve mescidde namazlarımızı kıldık. Akşam ve yatsı namazlarını seferî olarak birleştirdim. 15 dakikalık aradan sonra karşılaşmanın ikinci devresi başladı. Maçı önde götüren İsviçre ikinci yarıya aynı kadroyla çıkarken, Türkiye iki oyuncusunu değiştirerek sahaya çıkmıştı. Gökdeniz’in yerine Semih, Tümer’in yerine de Mehmet Topal oyundaydı.

48. dakikada sarı kart kervanına Hakan Balta da katıldı. Üçüncü sarı kart da Türkiye’ye.

49. dakikada Behrami’nin sağ taraftan ceza alanına gönderdiği topa kaleci Volkan, Hakan Yakın’dan önce yükselerek kontrol etti.

55. dakikada İsviçre ilk sarı kartını gördü ama gören futbolcu Türkiye kökenli Eren Derdiyok.

GOOOL: 57. dakikada Nihat’ın ceza alanına gönderdiği topa altı pas içinde iyi yükselen Semih, kafayla meşin yuvarlağı filelere göndererek skoru 1 - 1 yaptı. İkinci yarıda oyuna giren golcü Semih, skora dengeyi getirdi. Maçın son yarım saati kıran kırana geçecek.

61. dakikada sağ taraftan kullanılan köşe atışından ceza alanına gelen topu Servet kafayla ceza alanı dışına çıkardı. Meşin yuvarlağı göğsünde yumuşatan Magnin’in vuruşunda, top az farkla yandan auta çıktı.

64. dakikada ceza yayı içinde Tuncay’ın çektiği şutta top yandan auta gitti.

66. dakikada İsviçre maçtaki ilk oyuncu değişikliğini yaptı. Barnetta’nın yerine Vonlanthen oyunda.

71. dakikada Gökhan İnler’in pasında ceza alanı dışından topun gelişine sert vuran Hakan Yakın’ın şutunda, top yandan auta çıktı.

73. dakikada Arda’nın ara pasında sağ çaprazda topla buluşan Tuncay, kaleye şut atmak yerine arkadaşına pas verince, Nihat’ın yetişemediği meşin yuvarlak yandan auta gitti.

76. dakikada İsviçre bir oyuncu değişikliği daha yaptı. Fernandes çıktı, yerine Cabanas girdi.

84. dakikada Vonlanthen’in pasında Hakan Yakın’ın yakın mesafeden şutunda kaleci Volkan gole izin vermedi.

85. dakikada her iki takım da aynı anda son oyuncu değişikliklerini yaptılar. İsviçre’nin golünü atan Hakan Yakın kenara alınırken, yerine Daniel Gygax oyuna girdi. Türkiye’de ise kaptan Nihat, yerini Kâzım’a bıraktı.

GOOOOOOOOOOOOL: 90 + 2. dakikada Arda, çalımlarla ceza alanı çizgisi üzerine gelerek topu doğrudan kaleye gönderdi ve kalecinin üstünden filelerle buluştu: 2 – 1. Karşılaşmada artık duraklama anları oynanırken Türkiye golü buldu ve 1 – 0 yenik durumda olduğu maçı 2 – 1 lehine çevirdi. Golden kısa bir süre sonra da hakem maçın bitiş düdüğünü çaldı. Maç, Türkiye’nin 2 - 1 üstünlüğüyle tamamlandı.

Maçın bitiş düdüğüyle birlikte adeta yer yerinden oynadı. Bayrağı kapan kendini sokağa attı; kimileri arabayla kortej oluşturmuş, korna çalıp bağırıyordu, kimileri sokakta halay çekiyor, kimileri de davul zurna çalıyordu. Yaşlı genç, kadın erkek, çocuk, herkes sokaklardaydı. Türkiye, İsviçre’yi İsviçre’de yenmiş, İsviçre sınırındaki Radolfzell şehri ise bayram yerine dönmüştü.

Saatlerce devam eden gösterilerden resimler çektikten sonra camiye geri döndüğümde, gösteriler halen devam ediyordu. Bizim gazetenin bölge muhabiri de camiye gelmiş, birlikte maçı izlemiş, sonra gösterilerin resimlerini birlikte çekmeye başlamıştık. O da makinâsını getirmişti; çift tabanca çalışıyorduk.

Caminin hem uyumam için misafirhanesini, hem de bilgisayarda işlerimi görmem için yönetim bürosunu bana tahsis etmişlerdi. Fakat o kadar yorgundum ki, ayakta duracak takatim bile yoktu. Normalde bu gezilerin gecelerinde, böyle cemiyetlerin misafiriyken, saatlerce internet başında olur, maillerime bakar, haberleri okur ve yazılarımı yazardım ama bu gece çok yorgundum. Sadece maillerime bakmakla ve takip ettiğim sitelere hızlı bir şekilde göz gezdirmekle yetindim. Sonra bilgisayarı kapattım ve uyumak üzere misafir odasına geçtim.

İnanır mısınız, yatacağım yatağa bir harekette uzanamamıştım. Sanki her tarafım kırılmıştı. Sırtımı, bacaklarımı, sizlerimi ve ayaklarımı ayrı ayrı koymuştum yatağa. Vücûdumun her tarafında ağrılar vardı.

Bu nasıl bir gündü böyle? Nasıl bir 24 saat yaşattın bana böyle, Allâh’ım? Ben bugünün tarihini, 11 Haziran 2008, hayatta unutamam. Ömrümün en muhteşem günlerinden birini yaşamıştım. (Öyle bir gün ki, yazması bile tam 10 bölüm sürdü! Düşünün, bu gezi dizisinin 6. bölümünden itibaren bütün okuduklarınız, sadece 24 saat içinde yaşadıklarımızı anlatıyordu. Gezinin 6. – 15. bölümleri, sadece bir gün içindeki geziyi anlatıyordu. Tam 10 bölüm!)

Bakın, sadece bugün, bir gün içinde neler neler görmüştüm: 3 ülke (Almanya, Avusturya, İsviçre), 3 eyalet (Baden – Württemberg, Bavyera, Bregenz), 1 eyalet başkenti (Bregenz), 2 kanton (St. Gallen, Thurgau), 1 sıradağ (Alpler), 1 göl (Konstanz Gölü), 2 nehir (Tuna, Ren) ve 2 ada (Mainau Çiçek Adası, Reichenau).

İlginç olan bir diğer husus da neydi, biliyor musunuz? Gezimizin ikinci gününü geride bırakıyorduk ve yaşadığımız her günde bir hayvan, başroldeydi. Gezinin birinci gününe maymunlar, ikinci gününe de kelebekler damga vurdular. İlk gümümüzü maymunlarla, ikinci günümüzü de kelebeklerle geçirmiştik.

Öyle bir yorgundum ki, yatağa girmemle gözlerimi kapayıp uyumam bir olmuştu. Hani bazen dolu dolu bir gün yaşarsınız da, gece uyuduğunuzda, o gün yaşadığınız olaylar ve gördüğünüz şeyler tekrar rüyanıza girer. Aynı şeyleri bir daha rüyanızda görürsünüz ama rüyada her ne kadar aktörler aynı olsa da, bu kez öykü farklıdır. Yani o gün karşılaştığınız kişilerle rüyada başka bir senaryoyla, değişik bir öyküyle yine birlikte olursunuz.

Aynı şey oldu o gece; rüya gördüm. Rüyamda, tarihteki ilk gazetenin yazıişlerine uğradım ve kendime “basın kartı” çıkardım. Ordan güzel bir çiçek adasına gittim. Adanın her tarafında çiçekler, ağaçlar, meyve ve sebzeler vardı. Orda çiçek topladım, elma topladım. Bir elimde elma dolu sepet, bir elimde de çiçek demetiyle adadan ayrıldım ve bir şehre geldim. Karşıma “sevimli” Mocmoc ve “güzel” İmperia çıktı. Onlarla konuşmaya başladığımda, üstümüzde kelebekler uçuştu. Çiçekleri İmperia’ya, elmaları da Mocmoc’a verdim. 

 

sediyani@gmail.com

FOTOĞRAFLAR

Almanya’nın, hatta Avrupa’nın en ilginç camilerinden biri. Konstanz Gölü yakınlarındaki Singen Tuğralı Serhat Camiî’nin mimarisi gemi şeklinde yapılmış. Bu cami, bir gemi. (ALMANYA)

 

Caminin içi, adeta bir geminin içi (ALMANYA)

 

Caminin içindeyken, kendinizi bir geminin içinde hissedersiniz (ALMANYA)

 

Tuğralı Serhat Camiî, adını duvarındaki turadan alıyor. Bu tuğrada, “Bismillâhirrahmânirrahîm” yazıyor (ALMANYA)

 

Maçı kazanınca kadınlar sokakta halay çektiler. Halayın içindeki bir teyzemiz, sevinçten adeta uçuyordu. Öyle bir kendinden geçmişti ki, o anda ayağımda bir top olsaydı ve teyzeme orta yapsaydım, teyzem o topa rövaşata bile yapardı evelallâh. (ALMANYA)

YAZIYA YORUM KAT

2 Yorum