Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur –14

18.03.2010 00:25

İbrahim Sediyani

“Benden toprağı sürmemi istiyorsunuz. Bıçağımı alıp annemin göğsünü yırtacak mıyım? Sonra ben öldüğümde dinlenmem için o beni kucağına almayacak. Toprağı kazıp taşları çıkarmamı istiyorsunuz. Annemin kemikleri için derisini mi yüzeceğim? Sonra ben öldüğümde tekrar doğmak için onun bedenine giremeyeceğim. Benden otları biçmemi, saman yapmamı ve satıp beyaz adam gibi zengin olmamı istiyorsunuz. Fakat annemin saçlarını nasıl keseceğim?”

 Kızılderili reisi Wovoka

Mainau Çiçek Adası o kadar güzeldi ki, adada geçirdiğim her anı kanıksaya kanıksaya, sindire sindire yaşamak istiyordum. Yerleşimin olmadığı, üzerinde insan yaşamayan ama yüzlerce hayvan ve binlerce bitki türünün yaşadığı bir adada, hem de yapayalnız, tek başınıza saatlerce gezinti yapsanız, bunun her saniyesini doyasıya yaşamak istersiniz, “doğal” olarak.

Adada beş saate yakın oyalandım. İnanın, her saati, her dakikası o kadar güzeldi ki, hiç ayrılmak istemiyordum buradan.

Keşke izin verseydiler de geceyi bu ada üzerinde geçirseydim; Gülistan’daki gülleri koklayarak, Su Merdiveni’nin altında uzanıp akan suyun şırıltısını dinleyerek, Çocukistan’da günâhsız ve masum olduğum, en önemlisi de küçük bir dünyam olduğu için mutlu olduğum günlerime geri dönerek, dallarını göl sularına sarkıtıp kana kana su içen yeşil ağaçlarla konuşarak, Kelebek Evi’nde binbir çeşit desenleriyle göz kamaştıran kelebeklerin o büyüleyici güzelliğini seyrederek uyusaydım.

Keşke izin verseydiler de bu adada kalsaydım; güllere bakıp şiirler yazsaydım, ağaçların resimlerini çizseydim, kuşlara eşlik edip şarkılar söyleseydim, akan sularla sırlarımı paylaşsaydım, kimseye anlatamadığım derdimi akıntıya dökseydim de alıp götürseydi hepsini.

Keşke izin verseydiler de varsın herkes benden daha fazla para kazansaydı, herkes benden daha büyük kariyer yapsaydı, herkes daha güzel evlerde otursaydı; fakat en güzel şiirleri ben yazsaydım, en güzel kitapları ben kaleme alsaydım, en güzel şarkıları ben besteleseydim, en güzel yağlı boya resimlerini ben çizseydim.

Keşke izin verseydiler de varsın cebimde bir kuruş param, elimde bir tane anahtarım olmasaydı, bir tane sigorta poliçem, üzerime tapulu bir tane duvar bile olmasaydı; bütün mal varlığım 29 harf, 8 nota ve 7 renkten ibaret olsaydı.

Keşke izin verseydiler de varsın başımı sokacağım bir yuvam, üyesi olduğum bir cemaat, cemiyet, örgüt, parti, tebâsı olduğum bir ülke, devlet, mensubu olduğum bir kavim, millet, ırk olmasaydı; ancak kuşlardan ve kelebeklerden oluşan bir ordum, çiçeklerden ve yabanî otlardan oluşan bir ümmetim, ırmaklardan ve çağlayanlardan bir ailem olsaydı.

Keşke izin verseydiler de kimse önümde önünü iliklemeseydi, benim girdiğim yerde kimse ayağa kalkmasaydı, kimsenin hayatı ve geleceği iki dudağımın arasından çıkacak karara bağlı olmasaydı, yattığım yatak kimsenin yatağından daha yüksekte olmasaydı, başkasının bir ayda kazandığını ben bir yılda zar zor kazansaydım; lakin benim yazdığım şiirler genç kızların dilinden düşmeseydi, delikanlılar benim bestelediğim şarkıları mırıldanarak kız arkadaşlarına kur yapsaydı, anne ve babalar benim yaptığım resimleri oturma odalarına assaydı, talebeler özgür vakitlerinde benim kitaplarımı okusaydı.

Kelebek Evi’ndeki kelebekleri doyasıya, gözlerim büyüleninceye kadar seyrettim. Kanatlarındaki renk renk desenler o kadar güzeldi ki, doyasıya seyrettim diyorum ama, bu güzelliğe doymak mümkün mü?

Biliyor musunuz; kelebeklerin ömrü bir günmüş, onlar için “yarın” diye bir şey yokmuş. Sadece bir gün yaşıyorlarmış.

Kelebeklere bakınca şunu düşündüm: Allâh-û Teâlâ kelebeklere sadece bir gün ömür bağışladığı halde, yine de bu kadar güzel yaratmış, bu kadar desenle süslemiş; “Nasıl olsa bir gün yaşayacak. Bir gün için bu kadar desene, süslemeye gerek var mı?” dememiş.

Demek Allâh katında bir gün bile ne kadar kıymetli, değil mi? Oysa bizim kaç “günümüz” beyhude geçiyor, kaç “günümüzü” boş boş şeylerle harcıyoruz veya tembel tembel oturup hiçbir şey yapmıyoruz? Düşünün; bizim boşa geçen sadece bir günümüz, kelebekler için bir “ömür”.

Kelebeklere bakınca, sevgili Peygamberimiz (saw)’in “İki günü bir olan, ziyandadır” hâdis-i şerîfini daha iyi anlıyorum.

Oysa etrafımızda çok faydalı işlere harcayacakları zamanlarını gerçekten boş, faydasız şeylere harcayan yığınla insan var. Ben bazı erkekleri ve bazı kadınları anlayamıyorum. Bazı erkekler vardır (ben “bazı” diyorum ama siz bu sözcüğü “birçok” okuyun), günün nerdeyse yarısını kahvede oyun oynayarak geçirir. Bir erkek, en değerli varlığı olan “zaman”a karşı böyle bir cinayeti nasıl işler? Aynı şekilde bazı kadınlar vardır (ben “bazı” diyorum ama siz bu sözcüğü “birçok” okuyun), günün nerdeyse yarısını televizyon dizileri izleyerek geçirir. Bir kadın, en değerli varlığı olan “zaman”a karşı böyle bir cinayeti nasıl işler?

Siz bütün gününüzü kahvede oyun oynayarak geçiren erkekler, bütün gün televizyon karşısında dizi seyreden kadınlardan ne farkınız var? Ve siz bütün gün televizyon karşısında olan kadınlar, sizin bütün gün kahvede oyun oynayan erkeklerden ne farkınız var?

Oysa erkek olsun, kadın olsun, insanlar zamanlarını faydalı işlere harcasalar daha iyi olmaz mı? Kitap okusalar, dil öğrenseler, herhangi bir sanat kursuna gitseler, bir şeyler üretseler, ne güzel olur değil mi? Bir insan ki hiçbir şey üretmesin, sadece tüketsin; onun yokluğu asalak varlığından daha evlâ değil midir?

Bakın, kelebekler sadece bir gün yaşıyor, bütün ömürleri sadece bir gün. Bizler sadece bir günümüzü bile boşa harcasak, bir kelebeğin, Allâh’ın yarattığı bir canlının bütün ömrüne denk bir zamanı boşa harcamış oluyoruz.

Yazık değil mi, günâh değil mi? Bir insanın sahip olduğu en büyük hazine, “zaman”dır. Bunu niye anlamıyoruz? Bunu illâ da ihtiyarlayınca mı anlamak lazım?

Allâh Resûlü (saw) şöyle buyuruyor: “Hastalık gelmeden önce sağlığın, fâkirlik gelmeden önce varlığın, yaşlılık gelmeden önce gençliğin kıymetini bilin.”

Mainau Çiçek Adası’ndan ayrıldıktan sonra, park halindeki arabama atladım ve Konstanz Gölü (Bodensee) üzerindeki diğer bir adaya, gölün en büyük adası olan Reichenau adasına gitmek üzere önce L 219 yolu üzerinde kuzeye doğru, sonra da L 220 yoluna girerek batıya doğru yolculuğa başladım.

Mainau Çiçek Adası ile Reichenau Adası arasında sadece 10 km kadar bir mesafe vardı. Konstanz Gölü’nü tavaf etme aksiyonumuzu, işte bu Reichenau Adası üzerinde tamamlayacaktık. Tavafın bitişine ve bu muhteşem aksiyonu zafer ile sonuçlandırmamıza çok az kalmıştı. Büyük bir heyecanla araç kullanarak, 15 dakika içinde Reichenau adasına ulaşmıştım.

Reichenau, Bodensee üzerindeki en büyük adadır ve gölün en batısında yer alır. Bu ada, Baden – Württemberg eyaletinin Freiburg ilinin Konstanz ilçesine bağlıdır ve merkezi, adanın ortasındeki Mittelzell köyüdür.

Bodensee (Konstanz Gölü) üzerindeki en büyük ikinci ada olan Inselstadt Lindau im Bodensee (Konstanz Gölü’ndeki Adaşehir Lindau) ve en büyük üçüncü ada olan Blumeninsel Mainau (Mainau Çiçek Adası) adlı adalara şimdiye dek ikişer kez gittim ama en büyük ada olan Reichenau’ya ömrümde ilk defa gidiyordum. Ve bu muhteşem doğa aksiyonumu, işte ilk defa ayak basacağım bu güzel ada üzerinde tamamlayacaktım. Bir yeri eğer ilk defa görüyorsam, mutlaka içimde çocuksu bir heyecan olur ve ilk kez gittiğim her yere, bir yetişkin olarak değil, küçük bir çocuk olarak giderim. Öyle giderim ki, maksat orada büyüleneyim ve büyülenerek büyüyeyim. Reichenau adasına da böyle geldim işte.

Bugüne dek bana, şu adalara ayak basmak nasib oldu: Büyükada (Marmara Denizi / Türkiye), Heybeliada (Marmara Denizi / Türkiye), Inselstadt Lindau im Bodensee (Konstanz Gölü / Almanya), Marken (Marken Denizi / Hollanda), Texel (Kuzey Denizi / Hollanda), Blumeninsel Mainau (Konstanz Gölü / Almanya), Canada (Eğirdir Gölü / Türkiye), Yeşilada (Eğirdir Gölü / Türkiye) ve Reichenau (Konstanz Gölü / Almanya).

Hani bilim adamları her alanda gruplandırmalar ve sınıflandırmalar yaparlar, böylece tarihe geçerler, bizler de onların yaptığı şeyleri okuldaki derslerimizde okuruz ya, belki tarihe geçerim umuduyla :) ben de böyle bir sınıflandırma yaptım. Bakalım beğenecek misiniz? (Beğenmeyecek olanlara hakkımı helâl etmiyorum; beğenenler bunu yorum olarak yazsın ki herkes okusun, beğenmeyenler bana mail çeksin ve bu konu aramızda kalsın)

Adaları iki ayrı grupta toplayarak sınıflandırıyorum: Üzerinde bulundukları suya göre ve adalar üzerindeki yerleşime göre.

Adaları, üzerinde bulundukları suya göre üçe ayırıyorum:

1 – Okyanus üzerinde bulunan adalar (Örnek: Kanarya Adaları, Azor Adaları, Madagaskar, Seylan, Hawaii Adaları... ),

2 – Deniz üzerinde bulunan adalar (Örnek: Büyükada, Heybeliada, Texel, Juist, Helgoland, Kıbrıs, Girit, Rodos, Malta... ),

3 – Göl üzerinde bulunan adalar (Örnek: Mainau Çiçek Adası, Reichenau, Yeşilada, Akdamar Adası, İğdeli Adası, Mada Adası... ).

Adaları, adalar üzerindeki yerleşime göre de yine üçe ayırıyorum:

1 – Yerleşimin olmadığı adalar (Örnek: Mainau Çiçek Adası, Sedef Adası, Yassıada, Sivriada, Canada, Akdamar Adası... ),

2 – Yerleşimin olduğu adalar (Örnek: Reichenau, Büyükada, Heybeliada, Burgazada, Kınalıada, Gökçeada, Bozcaada, Kiş Adası... ),

3 – Adaşehirler (Örnek: Lindau, Venedik, Ebu Dabi, Zadar... ).

Böylece adaları güzel bir şekilde sınıflandırarak, adımı coğrafya tarihine altın harflerle yazdırmış bulundum, sevgili kardeşlerim ve kızkardeşlerim, değerli amcaoğullarım ve teyzekızlarım. (Daha önce de, tek abdestle beş vakit namazın tamamını kılarak adımı İslam tarihine altın harflerle, kendime ait bir şiir hakkında dört bölümlük uzun bir makale kaleme alarak adımı edebiyat tarihine altın harflerle, Yaşar Burak’ın “Sürgündeyim” şarkısını dünyaca ünlü İtalyan şarkıcı Eros Ramazzotti’ye dinleterek adımı sanat tarihine altın harflerle, bir gün içinde tam dört ülkeyi birden gezerek adımı seyahat tarihine altın harflerle, iki farklı isimle bir günlük gazete, bir aylık gazete, iki televizyon kanalı, bir haber ajansı ve iki web sitesinde aynı anda çalışıp emek vererek adımı basın – yayın tarihine altın harflerle, geçtiğimiz Ramazan ayında, kendisiyle bir gazeteci olarak röportaj yapmak için Almanya’da bir otelde buluştuğum Türkiye’deki bir siyasî parti lideriyle söyleşi bittikten sonra sohbet ederken, başka bir ifadeyle konuşma sırası bana gelince, ona Türkiye’nin sorunları hakkındaki düşüncelerimi ve bu sorunlara yönelik çözüm önerilerimi anlatıp ağzını açıkta bırakarak kendisinden partiye katılmam ve önümüzdeki seçimde bu partiden “Elâzığ milletvekili adayı” olmam yönünde teklif alırken daha da nazlandığım için bu kez “Kabul edersen, iktidar olmamız halinde seni kültür bakanı yapacağım” sözünü alarak adımı siyaset tarihine altın harflerle – bu olay üzerine çalıştığım gazete çalkalanmış ve bu teklife yanaşmadığım için müdürlerim bana kızmıştı -, bundan birkaç yıl önce arkadaşlar arasında futbol oynarken, beton sahada rövaşata yaparak sol köprücük kemiğimi kırıp birbuçuk yıl omuzumda demir çubukla yaşayarak adımı spor tarihine altın harflerle, yıllar önce kendime ait bir döner büfesini çalıştırırken, bütün döner dükkânlarının ve restoranların kapalı olduğu, Almanlar’ın Hristiyan inançlarından dolayı kırmızı et yemedikleri Noel yortusu gününde – bundan haberim olmadığı için – döner büfemi açarak ve o gün siftah bile yapmadan büfeyi kapatarak adımı iktisat tarihine altın harflerle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde “Demokratik Açılım” konusunun görüşüldüğü tarihî 13 Kasım 2009 günü, bir milletvekilinin davetlisi olarak yanıma 15 tane de “Adını Arayan Coğrafya” kitabı alarak Ankara’da mecliste bulunurken ve oturumu izlerken, saatlerce meclis koridorlarında elimde bu kitapla dolaşıp karşılaştığım milletvekillerine gösterirken, konuşma sırasının kendisinde olduğu MHP lideri Devlet Bahçeli kürsüden “Bu adamlar Norşin’in ismi Güroymak oldu diye dağa çıkmadılar” diye bağırdığı esnada ben tam karşısına geçip AK Parti’li ve DTP’li milletvekillerine “Adını Arayan Coğrafya” kitabımı imzalayarak ve onlara Kürdistan’daki yerleşim birimlerinin isimlerinin asimilasyon politikaları sonucu zorla değiştirildiğini, köylerin ve şehirlerin Kürtçe isimlerini geri istediğimizi anlatarak, bütün bunları da bizzat TBMM çatısı altında yaparak adımı Cumhuriyet tarihine altın harflerle yazdırmıştım. / ANLATTIKLARIMIN HEPSİ GERÇEKTİR)

Konstanz Gölü (Bodensee) üzerinde bulunan en büyük ada olan Reichenau, gölün en batısında, Zeller See kısmındadır. Anakarayla 1838 tarihinde inşâ edilen bir yolla bağlantısı kurulmuş olup, araçla adaya gitmek mümkündür. Adanın merkezi, ortasında bulunan Mittelzell köyüdür. Ada 4, 3 km²’lik bir alanı kapsar. Uzunluğu 4 km 500 m, genişliği ise 1 km 600 m’dir. 3 bin 203 kişinin yaşadığı bu güzel adanın en yüksek noktası olan Hochwart yükseltisi, deniz seviyesinin 438, 7 m üzerindedir. Ada üzerindeki yerleşme, üç tane köyden ibarettir. Bunlar ortada Mittelzell (nüfûs 2 bin 454), doğuda Oberzell (nüfûs 511) ve batıda Niederzell (nüfûs 238) köyleridir.

Bodensee üzerindeki en büyük ada olan Reichenau, ikinci büyük ada olan ve Bavyera eyaletine bağlı bulunan Lindau adasından altı kat daha büyüktür. Göl üzerindeki ikinci büyük ada olan Lindau Adaşehri, 1980 yılına kadar gölün en yoğun nüfûslu adasıydı. Ancak Lindau adasından altı kat daha büyük olan Reichenau adası, 1980 yılından sonra nüfûs olarak da Lindau’yu geçti ve böylece salt büyüklük olarak değil, nüfûs olarak da “en büyük ada” durumuna geldi. Adanın en kuzeybatı noktasında 724 yılında inşâ edilen Reichenau Manastırı (Kloster Reichenau) sayesinde Reichenau Adası, 2000 yılından beri Birleşmiş Milletler (BM) tarafından “dünya kültür mirası” listesine dahil edilmiştir. Ada turistler tarafından yoğun olarak ziyaret edilir. Ada üzerinde yıllık ortalama 200 bin turist geceler, ancak günlük olarak gezip dönenler daha çok olduğu için kesin ziyaretçi sayısı bu rakamın çok üzerindedir.

Evet... Konstanz Gölü (Bodensee) etrafında tur atıp, gölü tavaf etme aksiyonumu başarıyla tamamlamıştım. 3 ülke, Almanya – Avusturya – İsviçre arasında bulunan bu devasa gölün bütün kıyılarını gezmişi gölün etrafında dolanmıştım. Başarmıştım bunu.

Nisan 1994 tarihinde Van Gölü etrafında yaptığım aksiyonu, Haziran 2008 tarihinde Konstanz Gölü etrafında tekrarlamıştım.

Allâh-û Ekber... Allâh-û Ekber... Allâh-û Ekber...

Siz hiç “doğayla ve coğrafyayla kucaklaşmak” diye bir şey duydunuz mu? Buna “doğayla ve coğrafyayla yarışmak” da diyebilirsiniz.

Hatırlayacağınız üzere, daha önce “Bir gün içinde 4 tane ülke gezmek” istemiştik ve bunu başarmıştık. Sizler Almanya, Avusturya, Liechtenstein ve İsviçre’yi kapsayan bu geziyi “Bir Günde 4 Ülke ve Alpler’in Eteklerinde 4 Gün” adı altında okumuştunuz. 

Daha sonra da, “Avrupa’nın en büyük sıradağları olan Alp Dağları’nı bir gün içinde bir baştan bir başa gidip yine geri dönebilir miyiz?” diye denemiş, bunu da başarmıştık. Ve üstelik Almanya, Avusturya ve İtalya’yı kapsayan bu maceramızda Alpler’i baştan başa kat etmeyi başarmakla kalmamış, aynı zamanda Almanya’nın en yüksek dağı olan 2962 m’lik Zugspitze’nin doruğuna, Almanya’nın en yüksek noktasına çıkmıştık sizlerle. O geziyi de “Alpler’in En Başından En Sonuna ve En Tepesinden En Aşağısına” adı altında okumuştunuz.

Bu seferki “doğa ve coğrafya maceramız”ın amacı ise, Almanya, Avusturya ve İsviçre arasında yer alan 536 km² büyüklüğündeki bu dev gölü tavaf etmek, gölün etrafında tur atıp bir baştan bir başa dolaşmaktı. Ve bunu da başardık, elhâmdulillâh.

Deniz büyüklüğündeki bir gölü, hem de dağlar arasında yer alan bir gölü bir baştan bir başa dolaşıp etrafında tur atmak ve tavaf etmek, takdir edersiniz ki muhteşem bir olaydır, olağanüstü bir eylemdir. Ben böyle bir “deliliği” ilk kez yapmıyordum, daha önce de yapmıştım. Daha Almanya’ya gelmeden önce, henüz Türkiye’de yaşadığım yıllarda böyle bir eylem yapmayı kafama koymuştum. Nisan – Mayıs 1994 tarihinde, “Türkiye’nin en büyük gölü” olan Kürdistan’daki Van Gölü’nü tavaf etmeye niyetlenmiştim. Lakabı “Kürdistan’ın Denizi” olan 3713 km² büyüklüğündeki Van Gölü’nü tavaf etmek amacıyla, memleketim olan Elâzığ (Mezrâ)’ın Karakoçan (Dep) ilçesinde otobüse binip Bitlis’in Tatvan (Tûx) ilçesine, Van Gölü’nün en batı kıyısına gelmiş, ordan otobüsle kuzeye doğru (yani saat yönünde) gölü tavaf etmeye başlamıştım. Bitlis’in Ahlat (Xelat) ve Adilcevaz (El Cewaz) ilçeleri üzerinden Van’ın Erciş (Erdîş) ilçesine geçmiş, Erciş’te bir gece kaldıktan sonra, ertesi gün gölün öte tarafından güneye doğru yol almıştım ve Van (Tuşba) şehir merkezine gelmiştim. Van’da bir ay kaldıktan sonra gölün güneyinden Edremit (Artemetan) ve Gevaş (Westan) üzeri tekrar Tatvan’a gelmiş, ordan da Bitlis (Zûlqarneyn) il merkezine giderek bir hafta Bitlis’te kalmıştım. Böylece Van Gölü’nü başarıyla tavaf etmiş, “doğa ve coğrafyayla kucaklaşma” ya da “doğa ve coğrafyayla yarışma” eylemini başarıyla tamamlamıştım.

İşte 14 yıl önce, Mayıs 1994’te başardığım olayı 14 yıl sonra, Haziran 2008’de bir kez daha başardım. 14 yıl önce “Kürdistan’ın Denizi” olarak tabir edilen Van Gölü’nü tavaf etmiştim. 14 yıl sonra bu kez ise “Alpler’in Denizi” olarak tabir edilen Bodensee’yi, yani Konstanz Gölü’nü tavaf ettim.  

Ancak benim “doğa” ve coğrafya” ile ilgili olarak hayatımda yaşadığım en ilginç olay, Ocak 2006’da Pakistan’a yaptığım bir haftalık seyahatte başıma gelmişti. Şöyle ki: Kurban Bayramı’nda Pakistan’ın kuzeyindeki Keşmir coğrafyasındaydım; dünyanın en yüksek yerleri olan Himalaya Dağları eteklerinde. Üç gün sonra da başkent İslamâbâd’da uçağa binip rakımı deniz seviyesinin bile altında olan Hollanda’nın başkenti Amsterdam’a gelmiştim. Üç gün önce “dünyanın en yüksek yerleri olan” Himalaya Dağları eteklerinde, üç gün sonra da “dünyanın en alçak yerleri olan” Hollanda’da.

Düşünün; bunlar üç gün arayla oluyordu. Üç gün önce bu gezegenin en yüksek yerinde, çatısında, üç gün sonra da en alçak yerinde, bodrumunda. Ve ben bu seyahati, “’Muzaffer’ Bir Komutan Gibi ‘Âbâd’ Fethetmenin Yolu, ‘İslâm’ İle ‘Âbâd’ Olmaktan Geçer” adıyla kaleme almıştım ki bu sitede yayınlanan ilk yazımdır. 4 yıldır emek verdiğim ve ağırlıklı olarak da gezi yazıları kaleme aldığım bu platformdaki ilk yazım da, bir gezi yazısıydı zaten, gezi yazısıyla başlamıştım.

Bakın, 24 Şubat 2006 tarihinde yayınlanan o ilk yazımda, bu ilginç hadiseyi nasıl anlatmış ve olaya nasıl bir yorum getirmiştim. Yeniden hatırlatmak istiyorum:

“Şu son yaşadığım olayı hayatım boyunca unutamam: 11 Ocak Çarşamba günü, Pakistanlılar’ın ‘dünyanın çatısı’ anlamında Urduca olarak ‘bâm-ı dûnya’ diye nitelendirdiği Himalaya Dağları’ndaydım. Üç gün sonra bugün, 14 Ocak Cumartesi, rakımı sıfırın altında olan Hollanda’dayım.

Üç gün önce, deniz seviyesinden 8000 metre yüksekteki Himalaya Dağları’ndaydım, bugün, deniz seviyesinden daha aşağıdaki Hollanda’nın başkenti Amsterdam’dayım.

Bunlar üç gün arayla oluyor. Üç gün önce dünyanın en yüksek yerlerinde, üç gün sonra bugün ise dünyanın en alçak yerlerindeyim.

Üç gün önce Himalaya Dağları’nda geziyordum. Şu anda hiçbir dağı olmayan ve topraklarının çoğu insanlar tarafından suya ekilerek ülke büyütülmüş olan Hollanda’dayım.

Nasıl ki Suudî Arabistan’da bir tane bile nehir (ırmak) yoksa, Hollanda’da da bir tane bile dağ yok.

Son üç günlük yaşamım, insanoğlunun yaşadığı serüveni sembolize ediyor sanki. 8000 metre yüksekteki Himalaya Dağları’ndayken, birden kendimi deniz seviyesinden bile daha alçaktaki Hollanda’da bulmak, neyi simgeliyor, dersiniz? Ben söyleyeyim: Allâh tarafından ‘melekut-i âlâ(yücelerin yücesi) seviyesine yükseltilen ‘insan’ın, birden ‘esfel'es- sâfilin’ (aşağıların aşağısı) seviyesine düşmesini.

11 Ocak Çarşamba günü Himalaya Dağları’ndayım; 14 Ocak Cumartesi günü ise Hollanda’dayım. Arada sadece üç gün var. Pakistanlılar, Himalaya Dağları'na ‘bâm-ı dûnya’ diyorlar. Bu kelime, o ülkenin anadili olan Urduca bir kelime ve ‘dünyanın çatısı’ demek. Hollandalılar ise Hollandaya ‘Nederland’ diyorlar. Bu kelime de o ülkenin anadili olan Flamanca bir kelime ve ‘alçak ülke’ demek.

Demek ki Allâh öyle güçlü ve öyle kudretlidir ki, en yüksek seviyelerdeki bir insanı üç gün içinde en aşağı seviyelere düşürebilir. Tıpkı en aşağı seviyelerdeki bir insanı üç gün içinde en yüksek seviyelere çıkarabildiği gibi.

İhdina’s- sirat’el- mustaqîm.

Sirat’el- lezîne en’âmte aleyhim.

Ğayr’il- meğdubi aleyhim we lâ’ddallîn.

Âmin.

 

sediyani@gmail.com

 

FOTOĞRAFLAR

 

Mainau Çiçek Adası’ndaki Kelebek Evi’nin her tarafında suları şırıl şırıl akan şelâleler var (ALMANYA)

 

Kelebek Evi’nde her sezon, 80 çeşit kelebek familyasına ait 700 ila 1000 arası kelebek uçuşur ki bunların ekseri Latin Amerika kökenlidir (ALMANYA)

 

Kelebek Evi’ndeki kelebekleri doyasıya, gözlerim büyüleninceye kadar seyrettim. Kanatlarındaki renk renk desenler o kadar güzeldi ki, doyasıya seyrettim diyorum ama, bu güzelliğe doymak mümkün mü? (ALMANYA)

 

Biliyor musunuz; kelebeklerin ömrü bir günmüş, onlar için “yarın” diye bir şey yokmuş. Sadece bir gün yaşıyorlarmış. (ALMANYA)

 

Kelebeklere bakınca şunu düşündüm: Allâh-û Teâlâ kelebeklere sadece bir gün ömür bağışladığı halde, yine de bu kadar güzel yaratmış, bu kadar desenle süslemiş; “Nasıl olsa bir gün yaşayacak. Bir gün için bu kadar desene, süslemeye gerek var mı?” dememiş. Demek Allâh katında bir gün bile ne kadar kıymetli, değil mi? Oysa bizim kaç “günümüz” beyhude geçiyor, kaç “günümüzü” boş boş şeylerle harcıyoruz veya tembel tembel oturup hiçbir şey yapmıyoruz? Düşünün; bizim boşa geçen sadece bir günümüz, kelebekler için bir “ömür”.

 (ALMANYA)

 

Kelebek Evi’nde ayrıca kaplumbağalar, böcekler ve kuşlar da vardır (ALMANYA)

 

Objektifi biraz yakınlaştıralım; çok şekerler, değil mi? (ALMANYA)

 

Kelebeklere bakınca, sevgili Peygamberimiz (saw)’in “İki günü bir olan, ziyandadır” hâdis-i şerîfini daha iyi anlıyorum  (ALMANYA)

 

Kelebeklerin her biri ayrı bir renkte ve hepsi de birbirinden güzel (ALMANYA)

 

Kelebek Evi bitki ve yeşillik bakımından da oldukça zengindir; içinde 150 çeşit bitki vardır  (ALMANYA)

 

Uçtu uçtu, bir kelebek uçtu (ALMANYA)

 

Keşke izin verseydiler de geceyi bu ada üzerinde geçirseydim; Gülistan’daki gülleri koklayarak, Su Merdiveni’nin altında uzanıp akan suyun şırıltısını dinleyerek, Çocukistan’da günâhsız ve masum olduğum, en önemlisi de küçük bir dünyam olduğu için mutlu olduğum günlerime geri dönerek, dallarını göl sularına sarkıtıp kana kana su içen yeşil ağaçlarla konuşarak, Kelebek Evi’nde binbir çeşit desenleriyle göz kamaştıran kelebeklerin o büyüleyici güzelliğini seyrederek uyusaydım. (ALMANYA)

 

Kelebek Evi, benim Mainau Çiçek Adası’nda uğradığım son yerdi. Adadan ayrılmadan önce, Kelebek Evi’nin içinde soğuk bir şeyler içip yaşadığım tüm güzellikleri birkaç dakikalığına tefekkür etmek istiyordum. Boy boy kelebek resimlerini arka tarafta, mutluluğun resmini ise yüzümde görüyorsunuz. (ALMANYA)

 

Bodensee üzerindeki en büyük ada olan Reichenau adasının havadan görünüşü. Gölü tavaf etme aksiyonumuzu bu ada üzerinde noktaladık. (ALMANYA)

 

Göçmen kuşlar konmuş kırık pencereme
kanatlarında ayışığı, müzdelife ve yavru yılan derisi
bebek hıçkırıkları duyuyorum dere kenarlarında
kiraz dalında bahar çiçekleri sanki
gülüşlerinin her bir tanesi
lapa lapa kar yağıyor, bak
kar örtüyor anne dudaklı ninnileri
görünmez oluyor beyaz kelebekler
üşüyor sevgiye dair tüm sözcükler
ölünce beni de beyazlar içinde gömün
kefenim olsun gúla rozín, kefenim
yıllar önce giydiğin beyaz gelinlik.

Düğün alayı kurulmuş eteklerinde dağların
yaylalar şenlenir eğlenir kalabalıklar
en güzel kıyafetlerini giymiş kadınlar ve çocuklar
düğündür bu, süslenir atlar çalar davullar
düğündür, halaylar çekilir delilo delilo seyrané
düğündür, türküler söylenir delalé lorke
düğündür, göğe yükselir zılgıtlar tililililili
düğündür, kesilir kurbanlar deh deh deh
düğündür, yemekler pişer kazanda tey tey tey
ve gelin, aşiretin en taze kurbanı
gelin, gúlperí baxça gúlistané
gelin, tríya nava rézé
gelin, kınalı ellerinde ayrılığın çizgileri
gelin, yitik ülkenin kayıp yaşamı
gelin, duvağında günbatımının utancı
gelin, gülteninde yere düşen bir yaprak
gelin, çeyizinde adını arayan bir coğrafya
kaç tane ırmak aksın suskun gözlerinden, bilmem ki
kaç tane şiir yeşile çalsın
gelin gelin, kaç tane asiye emzirsin bebelerini.

  • Yorumlar 17
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim