1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur –13
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur –13

A+A-

“Tabiâtın bahçelerinde küçük bir çocuk hayretiyle gezinirken, kuşların şakımasında, suların çağıldamasında ve çiçeklerin tatlı kokusunda Büyük Yaratıcı’nın fısıltılarını duyarım. Siz buna putperestlik mi diyorsunuz?”

 Kızılderili reisi Zitkala Sa

 

İslam tarihine baktığımızda Sevgili Peygamber (saw)’in çevre korumasına büyük önem verdiğini görürüz. Zira kendisi bizzat çevre konusu ile ilgili çeşitli faaliyetlerde bulunmuştur. Nitekim Sevgili Peygamber (saw), Mekke-i Mükerreme bölgesi gibi Medine-i Münevvere ve etrafını, hatta Taif şehri ve civarını da “Haram Bölgesi” ilan etmiş, bu bölgelerde ağaç kesmeyi ve hayvan avlamayı yasaklamıştır. Yani bugünkü tabirle “sit alanı” ve “millî parklar” gibi kabul etmiştir.(1)

Adiyy bin Zeyd (r a), Allâh Resûlü (saw)’nün Medine’nin her cihetinden 2 beridlik (yaklaşık 12 mil; yaklaşık 36 km) bir alanı “hıma” (harem; koruluk) ilan ettiğini ve ağaçların kesilmesini, dalların koparılmasını yasakladığını rivayet etmektedir.(2) Resûl-i Ekrem (saw), bu bölgenin haremiyetini kollama amacıyla Bilâl bin Haris (ra)’i korucu tayin etti. Bu sahabe, görevine vefât edinceye kadar da devam etti.(3)  

Bugün “Nationalpark” (Ulusal Park) adını verdiğimiz ve hayvanları öldürmenin, bitkilere ve ağaçlara zarar vermenin yasak olduğu düzenlemeyi dünya tarihinde ilk olarak yapan kişi, Allâh Resûlü Mûhâmmed Mustafa (saw)’dır. Siret-i Nebi’yi, yani Peygamber Efendimiz’in mübarek hayatını “çevreci” bir gözle incelediğimizde, “Nationalpark” dediğimiz alanı tarihte ilk uygulayan kişi olduğunu rahatlıkla müşahede edebiliriz. Allâh’ın Sevgili Elçisi (saw), Mekke ve Medine bölgesini “Haram Bölgesi” ilan etmiştir. Bu mukaddes bölgede insan ve hayvan öldürmek, kan akıtmak, doğaya ve çevreye zarar vermek, ağaç kesmek, çiçek koparmak, bir ağacın yaprağını koparmak, yabanî bir otu ezmek, bir böceği ezmek, bir karıncayı incitmek, yerlere çöp atmak, bütün bunların hepsi kesin olarak yasaklanmıştır. Dünya tarihindeki ilk “Nationalpark”, işte burasıdır; Mekke ve Medine civarıdır. (4)

Böylece gerçek anlamda “çevrecilik” hareketi ilk olarak İslam ile başlamıştır, diyebiliriz.

Hz. Enes (ra)’ten gelen rivayete göre, Peygamberimiz (saw), Hayber Seferi’nden Medine’ye dönerken, Medine şehrini göstererek şöyle demiştir: “Yâ Râbbi! Medine’yi ‘Haram Belde’ ilan ettim. Onun iki kayalığı arası haram bölgedir. Ağaçları kesilmez, hayvanları avlanmaz, otu yolunmaz ve ağaçlarının yaprağı koparılmaz.” (5)

Allâh Resûlü, Medine’de belli sınırlar içinde ağaç kesen ve uygunsuz davranışta bulunan kimse için “Allâh’ın, meleklerin ve bütün insanların lâ’neti üzerine olsun” demiştir. Bu yasağın ihlâlini vicdanî yolla önlemek için Hz. Peygamber (saw) şöyle demiştir: “Medine, Air ve Sewr dağları arasında kalan kısımlarıyla haram bölgedir. Orada kim bir suç işlerse veya suç işleyeni himaye ederse, Allâh’ın, meleklerin ve bütün insanların lâ’neti üzerine olsun. Allâh kıyâmet gününde, onun ne tevbesini ne de fidyesini (farzlarını ve nafilelerini) kabul eder.” (6) Bununla kalmayan Peygamber Efendimiz, haram bölgeyi, hususî adamlar çıkararak bizzat işaretlemiştir. (7) Hatta Allâh Resûlü, yaşadıkları coğrafyalarda da bu türden “haram bölgeler” ilan etmek için talepte bulunan bir kısım kabilelere de bu konuda ruhsat vermiştir. Tay ve Ben-i Cureyş gibi.(8) 

Hatta ve hatta, Allâh’ın Sevgili Elçisi Mûhâmmed (saw), Taif şehrinin tabiât güzelliklerinin korunması, ağaçlarının boş yere kesilmemesi ve hayvanlarının gereksiz yere avlanmaması için bir “Emirname” dahi yazdırmıştır. Peygamber Efendimiz’in yazdırdığı Emirname’de şöyle denilmektedir: “Rahmân ve Râhim olan Allâh’ın adıyla. Allâh’ın Elçisi Peygamber Mûhâmmed’den tüm mü’minlere: ‘Vecc Bölgesi’nin ulu ağaçları asla kesilemez. Hayvanları avlanamaz. Böyle bir şey yapan yakalandığı takdirde, ibret için dövülür ve elbisesi soyulur. Daha da ileri giderse, yakalanıp Mûhâmmed Peygamber’e götürülür. Bu, Allâh Elçisi Mûhâmmed Peygamber’in emridir.” (9)

Hz. Ömer (ra), halifeliği zamanında buranın korunması için hususî korumacı tayin etmiş (10), Ömer bin Abdulâzîz ise harem bölgesinden ağaç kesilmesine karşı nefretini şöyle ifade etmiştir: “Bana bir adamın şarap yüklenmiş olarak getirilmesi, haremden bir şey kesmiş olarak getirilmesinden daha ehvendir.” (11) Çünkü harem bölgesinde savaş esnasında bile ekinlerin tahrib ve imha edilmesi, lüzumsuz yere ağaç kesilmesi, gıda ihtiyacı haricinde hayvan kesilmesi caiz değildir. (12)    

Hz. Mûhâmmed (saw), çevre bilinci ile ilgili konularda sadece tavsiyeyle yetinmemiş, ormanları, ağaçları ve bitkileri, çiçekleri ve hayvanları koruma hususunda davranışlarıyla bizzat öncülük etmiş ve ashâbına her alanda olduğu gibi bu alanda da örnek olmuştur. Meselâ, Medine’nin uzak bir yöresinde “El- Ğabe” (Orman) bölgesini şartlı olarak kesime açmış, ağaç kesmek isteyene, kestiği ağacın yerine yenisini dikme şartını koşmuştur.(13) İbn-u Cûdube ve Ebû Mansur’dan nakledildiğine göre, Resûlullâh (saw) Zuqard Gazvesi’nden dönerken, Medine’nin uzağındaki Ben-i Harise otlağı olan Zuraybu’t- Tawîl denilen yerde konakladıklarında, Ensar’dan Ben-i Hariseler, “Ey Allâh’ın Rasûlü! Burası bizim deve ve koyunlarımızın otlağıdır, kadınlarımızın (tenezzüh için) çıkacağı yerlerdir” dediler. Bu sözleriyle onlar, El- Ğabe’nin yerini kastediyorlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (saw), “Kim ki buradan bir ağaç kesecek olursa, onun karşılığı olmak üzere bir ağaç diksin” diye emretmiştir. Bu emir üzerine ağaçlar dikildi ve “El- Ğabe” (Orman) denen bölge işte bu şekilde oluştu.(14) 

Allâh-û Ekber… İşte Peygamber Efendimiz ve ashâbı, ağaçlar konusunda bu derece hassas idiler. Bir ağacı kesmeye bile, ancak yerine başka bir ağaç dikmek şartıyla izin vermişlerdir. Nitekim bu şart sebebiyle de “El- Ğabe” (Ormanlık) bölgesi vücûd bulmuştur. Şayet ağaç kesmek isteyene, yerine başka bir ağaç dikmesi şartı getirilmemiş olsaydı, böyle bir ormanlık bölge de oluşmayacaktı.

Bu nasıl bir çevreci anlayıştır ki, ağaç kesmek isteyen birine bile, “Ancak yerine başka bir ağaç dikersen kesebilirsin. Aksi halde ağaç kesemezsin” diyor? Çevreye böylesine duyarlı, çevre konusunda bu kadar donanımlı bir bilinçle kuşanmış başka bir öğreti var mıdır? Yoktur. Çünkü nasıl ki insan onur ve haysiyeti, insanın özgürlük ve kurtuluşu ancak ve ancak İslam ile mümkündür ve insana en çok değer veren, ona kimlik ve kişilik kazandıran İslam’dır, nasıl ki insanın can, mal ve namus emniyeti ancak İslamî bir çatı altında hakikî mânâda güvence altındadır, aynı şekilde hayvanların ve bitkilerin hak ve hukukları da ancak İslam ile koruma altına alınabilir, hayvanların ve bitkilerin, develerin, ineklerin, atların, koyunların, keçilerin, kuşların, kelebeklerin, karıncaların, ağaçların, çiçeklerin, meyvelerin, sebzelerin, hatta yabanî otların bile üreme, yaşama, beslenme ve gelişme emniyeti ancak ve ancak İslamî bir çatı altında hakikî mânâda güvence altında olabilirler.

Değerli kardeşlerim;

Bir an için, bütün insanlık âilesinin, yeryüzündeki bütün insanların, en azından sadece bu konuda “Risâlet bahçesinin gülü” olan Sevgili Peygamberimiz Hz. Mûhâmmed Mustafa (saw) Efendimiz’in emrine ve sünnetine uygun davrandıklarını düşünelim. Her ağaç kesen, yerine mecburen bir ağaç dikecek! Bu konuda bütün dünyanın Hz. Mûhâmmed’i örnek aldığını varsayalım. Hiç düşündünüz mü, şimdi nasıl bir çevrede, nasıl bir dünyada yaşıyor olacaktık? Sizce yaşadığımız çevre sorunları, bugünkü nisbette olur muydu; su sorunu, kuraklık, çölleşme, çevre kirliliği, bugünkü korkunç durumda olur muydu?

Elbette ağaçlar, bizim pek çok açıdan faydalandığımız bitkilerdir. Hayvanlarda deve, inek, koyun, keçi gibi büyükbaş hayvanlar neyse, bitkilerde de ağaçlar odur. Benzetmeyi şu açıdan yaptım: Bunlar hem verdikleri ürünlerden, hem de bizzat kendilerinden, kendi vücûdlarından faydalandığımız varlıklardırlar. Misâlen, bu hayvanların hem verdikleri sütten faydalanıyoruz, hem de bizzat etini yiyoruz veya postundan, derisinden, hatta kıllarından yararlanıyoruz. Aynı şekilde ağaçlar da hem bize meyve veriyorlar, hem de onları kesip bizzat vücûdlarından yararlanıyoruz; tahta yapıyoruz, iskemle yapıyoruz, koltuk yapıyoruz, kalem ve kâğıt yapıyoruz.

Dolayısıyla ihtiyaca binaen ve yaşamı kolaylaştırmak amaçlı olarak ağaçları kesmek icab edebiliyor. Fakat işte, öyle güzel bir dînimiz ve öyle güzel bir peygamberimiz var ki, ihtiyaçlarımız için ağaç kesmemize müsaade ediyor, ancak kestiğimiz her ağaca karşılık yeni bir ağaç dikmemizi şart koşuyor. Bu şarta uyan bir dünyada “çölleşme, su sorunu, çevre kirliliği, kuraklık, ekolojik bozulma” gibi sorunlar olabilir mi? Qûr’ân ve Sünnet’teki emir ve yasakların hayata geçirildiği, insanlar tarafından tatbik edildiği bir dünya, ağaçların yemyeşil, suların masmavi, güneşin sapsarı, çiçeklerin kıpkırmızı olduğu bir dünya değil midir?

Resûlullâh (saw), ağaç dikmeye çok ehemmiyet vermiş ve sürekli ashâbına ve ümmetine teşviklerde bulunmuştur. Bir hâdis-i şerîflerinde Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kim yolcuların ve hayvanların gölgelendiği bir ağacı boşuna ve haksız olarak keserse, Allâh onu baş aşağı cehenneme atar.” (15) Düşünebiliyor musunuz? Bir ağaçı haksız yere kesmemiz bile cehennem azabıyla cezalandırılmayı gerektiriyor. Bu ise anlaşılamayacak bir durum değildir; zira toprağı ve suyu en iyi koruyan âmillerden biri ağaçtır. O toprak ve su ki, bizim yaratılışımızın iki hammadesidir. Nitekim Allâh Resûlü, “Ağaçtan her kim istifade etse, diken adına bir sadaka hükmündedir” buyurmuştur.(16) Ağaçtan istifade onun odunundan, yaprağından, güzelliğinden veya gölgesinden olabilir. Bu istifadeyi Allâh’ın herhangi bir mahluku, müşteri, hırsız, satıcı veya yolcu sıfatıyla yapar, bazen bir yabanî veya ehil hayvan yapar, fark etmez. Şu halde bunların hepsi ağacı diken kimse adına bir sadaka olmaktadır ve ağaç ayakta kaldığı müddetçe o kimseye bir sadaka-i cariye hükmüne geçmektedir.(17)    

Düşünün, sizin diktiğiniz ağaçtan istifade eden kişi, bunu hırsızlık amacıyla yapsa bile, bu durum sizin sevap kazanmanıza mani olmuyor. Yani siz bir ağaç dikiyorsunuz, birileri gelip o ağaçtan bir şey çalıyor, yaptığı şey hırsızlık, o bu hareketiyle günâh kazanıyor ama siz sevap kazanıyorsunuz. Hırsızın hırsızlığı bile size sevap kazandırıyor. Çünkü siz onu hayır amacıyla diktiniz.

Aynı şekilde, hâdis-i şerîfteki “ağaçtan istifade”, yalnızca o ağacın meyvesini yemek değildir. O’nun “güzelliğinden ve gölgesinden yararlanmak” da aynı kapsamda değerlendirilmiştir. Ağacın gölgesinden yararlanmak ne demektir? Yani bir yolcu gelip de bizim diktiğimiz ağacın gölgesinde oturup dinlense dahi biz bundan dolayı sevap kazanıyoruz. Peki, ağacın güzelliğinden yararlanmak ne demektir? Yani bir insan, çok sıkıntılı ve karamsar bir gününde ağacın yanına gelse, bizim diktiğimiz ağaca bakıp da içine birazcık olsun ferahlık gelse, biraz olsun içi açılsa bile biz bundan dolayı sevap kazanıyoruz.

İşte İslam, doğaya bu derece büyük önem vermiştir; bu derece çevre bilinci veren bir dîndir. O halde sevgili kardeşlerim, aynı bilinç, kendine “Müslüman” diyen ve İslam ümmetinin bir ferdi olma gayretinde olan bizlerde de olması gerekmez mi? İslam çevre bilincine bu derece büyük ehemmiyet gösterirken, bizim çevre bilincine sahip olmamamız, bu tür konulara karşı ilgisiz ve duyarsız olmamız, mensubu olduğumuz itikad dairesi içinde bir tezat oluşturmuyor mu?

Bakınız, Taif halkı Müslüman olmak üzere Medine’ye bir heyet gönderdiğinde, Hz. Peygamber (saw)’in hazırlattığı anlaşma metnine Taif bölgesi vadilerinin de koruma altına alındığı ve orada bitki örtüsünü tahrib etmenin, hayvan avlamanın yasaklandığı, bu yasağa uymayanların cezalandırılacağı bir madde konulmuştu.(18)  Hz.Ömer (ra) döneminde Sâ’d bin Ebi Waqqas (ra), bu emirnameyi esas tutarak yasağa uymayan birini cezalandırmıştır.(19)  Öyle ki, Hz. Peygamber (saw), gölgesinde yolcuların ve hayvanların gölgelendiği bir çöl bitkisi olan sidr ağacını bile kesmeyi yasaklamış ve kesene beddûâ etmiş, lâ’netlemiştir.(20)

Resûl-i Ekrem ve ashâbı, ağaçlandırma konusuna büyük önem vermişlerdir. Dolayısıyla “ilk Qûr’an nesli” dediğimiz ashâb-ı kiramın örnek almamız gereken ilk özelliklerinden biri de budur diye düşünüyorum. İlk halife Hz. Ebû Bekr (ra), Usame bin Zeyd (ra)’i ordunun başında Şam’a gönderdiğinde, ona şöyle vasiyet etmiştir: “Hurma ağaçlarını sökmeyin, yakmayın; diğer meyvâ ağaçlarını telef etmeyin. Koyunu, ineği, buzağıyı ve diğer hayvanları yemek haricinde bir amaçla öldürmeyin.” (21) İkinci halife Hz. Ömer (ra), Ebû Musa el- Eş’ârî’ (ra)’yi Basra’ya vali olarak gönderirken, görevleri arasında sokakların temizliğini de saymış (22), üçüncü halife Hz. Osman (ra), geç bir vakitte ağaç dikerken yanına gelen ve “Yâ Emîr’el- Mû’mînîn! Bu vakitte mi dikim yapıyorsun?” diye soran birine, “Bana uğradığında beni böyle hayırlı bir iş yaparken bulman, bozgunculardan biri gibi bulmandan daha iyidir” şeklinde cevap vermiştir.(23)   

Sahabe-i Kiram’ın ileri gelenlerinden Ebû’d- Derdâ (ra), Şam’da ikamet etmeye başlayınca orada fazla yeşillik olmadığını görmüş ve hemen ağaç dikmeye koyulmuştu. Bir gün ağaç dikmekle meşgul iken yanına biri yaklaştı ve “Sen Resûlullâh’ın sahabesi iken ağaç dikmekle mi uğraşıyorsun? Oysa senin daha mühim görevlerin olmalı” diyerek onun bu halini yadırgadı. Ebû’d- Derdâ hazretleri ise bu adama şu cevabı verdi: “Hele dur bakalım, hemen rastgele böyle alelacele hüküm verme. Ben Resûlullâh’ın şöyle buyurduğunu işittim: ‘Bir kimse bir ağaç diker de, o ağacın meyvesinden herhangi bir insan veya Allâh’ın yarattıklarından herhangi bir yaratık yerse, bu, o ağacı diken kimse için sadaka olur.’” (24)   

Nitekim râhmet peygamberi Hz. Mûhâmmed (saw), hayvanlara karşı da çok merhametli, hayvan haklarına çok saygılıydı. Bu hususta Hûd Sûresi’nin 40. âyet-i kerîmesinden yola çıkarak şöyle buyurmuştur: “Bu dili – ağzı söylemez hayvanlar hakkında Allâh’tan korkun. Onlara eziyet vermeden binin, acı çektirmeden boğazlayın.” (25)

İbn-i Mesud (ra) şöyle bir olay nakletmektedir: “Biz Allâh Resûlü ile bir seferde bulunuyorduk. Bir ara yanımızdan ayrılmıştı. Bu esnada yanında iki yavrusu bulunan bir serçe gördük ve yavrularını aldık. Kuş gelip üstümüzde dönmeye başladı. Hz. Peygamber gelip durumu görünce, ‘Yavrularını alarak bu kuşa kim eziyet verdi? Derhal yavrularını yerine koysun. Yavrularını kuşa geri vermedikçe ibadetleri kabul olmayacaktır’ dedi.” (26)

Hz. Peygamber (saw), yedirip içirmeyerek hapsedip ölümüne sebep olduğu bir kedi yüzünden bir kadının cehennemlik olduğunu (27), bir kişinin ise susuzluktan kıvranan bir köpeğe acıyıp ayakkabısıyla kuyudan su çekip içirdiği için cennete girdiğini haber vermiştir.(28)  

Bitkilere ve hayvanlara bu derece büyük önem veren ve hukuklarının olduğunu kabul edip bunların korunmasını salık veren âzîz İslam dîni, nebatata ve hayvanata karşı gösterdiği bu hassasiyetin aynısını suya karşı da göstermiş, su kaynaklarının korunmasına ve temiz tutulmasına büyük önem vermiş, suyun israfına, gereksiz yere kullanımına ve tüketimine şiddetle karşı çıkmıştır.

Allâh’ın Sevgili Elçisi (saw), bir hâdis-i şerîfinde şöyle buyurmuştur: “Her kim boş, kuru ve çorak bir araziyi ihyâ ederse, bu amelinden dolayı Allâh tarafından mükâfatlandırılır. Herhangi bir canlı ondan faydalandıkça orayı ihyâ edene sadaka yazılır.” (29)

İşte günümüzün en büyük sorunu olan su sorununa, çölleşme ve kuraklık gibi büyük sorunlara karşı mücadele etmemiz için elimizdeki reçete budur; Allâh Resûlü (saw)’nün bu hâdisidir. Bu hâdisin üzerinde gerçekten ciddî olarak düşünmek ve eğer bu hâdise uygun davranışlar sergilenirse yaşadığımız topraklarda ne tür değişimler olabileceği üzerinde kafa yormak gerekir.

Bugün dünyada her üç kişiden biri su sıkıntısı çekiyor. Dünya genelinde 2 milyar 400 milyon insan sağlık hizmetleri ve hijyenin yetersiz olduğu yerlerde yaşarken Afrika’da bir insan günde ortalama 5 saatini temiz su bulmak için harcıyor. Her yıl 1 milyon 600 bin insan temiz su bulamadığı için ölüyor. Bunların % 90’ı da 5 yaşın altındaki çocuklar. 2050 yılına gelindiğinde dünya nüfûsunun 9, 3 milyara ulaşmasının beklendiği ve iklim değişiklikleri yüzünden 60 ülkede toplam 7 milyar insanın su kıtlığı yaşayacağı bildiriliyor. (30)

Dünyanın üçte birinin 2100 yılında çöl olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu belirtiliyor. 250 milyonu aşkın insan çölleşmeden doğrudan etkileniyor. Dünya yüzeyinin üçte biri çölleşme tehdidi altında bulunuyor. Yaklaşık 135 milyon kişi sırf bu durum nedeniyle göç olgusuyla karşı karşıya. Dünyada yaklaşık 24 bin köy, 1400 km trenyolu, 30 bin km karayolu, 50 bin km kanal ve su yolu daimî olarak çölleşme tehdidi altında bulunuyor. Tahminler, dünyada 2025 yılında, 1990 yılına oranla çok daha az işlenebilir arazi kalacağına işaret ediyor. Dünyadaki tüm arazilerin % 30’u çölleşme nedeniyle tahrib olmuştur veya tehdit altında bulunuyor. (31)

İslam ise bu sorunla bilinçli ve bilimsel bir mücadeleyi öneriyor. Bu konuda Resûlullâh (saw), “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Müslümanlar su ve korularda ortaktırlar” buyurmuştur. (32) Oysa Allâh Resûlü’nün bu tavsiyesine uymayan bugünkü devletler, birden fazla ülkenin topraklarında akan nehir suları için kavga etmekte, savaşlar yapmaktadır. Bu çok büyük bir tehlikedir; çünkü yeryüzünde 269 ırmak en az iki ülke tarafından paylaşılıyor.

İslam, çölleşmeye karşı tedbirler almayı, ağaçlandırmayı, sulandırmayı, su kaynaklarını ölçülü kullanmayı önerirken, suyu kirletmemeyi de emrediyor. Peygamber Efendimiz (saw), su kaynaklarının kirletilmemesi ve korunması için pek çok tavsiyelerde bulunmuştur. Resûl-i Ekrem (saw), içme sularının yakın çevresine çöp dökülmesini yasaklamış (33), “Hiç biriniz durgun sulara idrar yapmayın” diye buyurmuş (34), kuyulara yarıçapı 50 ziralık (arşınlık), yeni açılanlara ise 25 ziralık harîm mecburiyeti koymuş (35), kuyuların hayvan ağıllarına en az 40 zira mesafede olmaları gerektiğini ilan etmiş (36), kuyuların 25 ziralık çevresinin boş bırakılmasını emretmiştir.(37)    

Yüce dînimiz, tabiat nimetlerinden ölçülü faydalanmaya, suyun dengeli kullanımına o derece büyük ehemmiyet vermiştir ki, bir akarsudan abdest alırken bile, evet, yanlış duymadınız, akan bir nehirden, suyu akmakta olan bir ırmaktan abdest alırken bile suyu idareli kullanmamızı tavsiye etmiş, akan suyu bile israf etmemizi haram kılmıştır. Bir gün Sevgili Peygamberimiz (saw), akan bir dereden abdest almakta olan Sâ’d (ra)’e, “Bu israf nedir yâ Sâ’d?” diye sorduğunda, Sâ’d, “Dereden abdest almak israf olur mu yâ Resûlullâh?” diye karşılık vermiştir. Bunun üzerine Allâh Resûlü (saw) şöyle buyurmştur: “Evet, akan bir nehrin kenarında olsan dahi. Akan suyu bile gereksiniminden fazla kullanırsan israftır.” (38)       

Oysa bugün yeryüzünde israf, bilinçsiz tüketim, su kaynaklarının doğru kullanılmaması, temel gıda maddelerinin yetersiz oluşu ve olanların da adaletsiz dağılımı yüzünden yeryüzünde açlık ve sefalet kol gezmekte, dünyada 852 milyon insan açlık sınırının altında yaşamakta, her yıl 5 milyon çocuk açlıktan ölmektedir.(39)

İslam Peygamberi (saw)’nin en önemli tavsiyelerinden 7’si şunlardır:

1 – Nimetlerin adil bir şekilde bölüşümü, infak, sadaka, fakirlere ve yoksullara yardım,

2 – Bitki ve hayvanların yaşam ve gelişim haklarının güvence altına alınıp korunması, ekolojik dengenin tahrib edilmemesi,

3 - Su kaynaklarının ölçülü ve bilinçli kullanımı,

4 – Kurak bölgelerin sulandırılması, ağaçlandırılması ve yeniden tabiî hayatın canlandırılmasının sağlanması,

5 – Çevreyi temiz tutmak,   

6 – Ormanlık alanların korunması, yeni ormanlık alanlar kurulması,

7 – Şehirleşmenin planlı bir şekilde yapılması, şehir inşâsının ve mimarinin belli bir ölçü ve ahenge göre düzenlenmesi.

Şu ibretâmiz hikmete bakın ki, bugün dünyanın ve insanlığın en büyük 7 sorunu ise şunlardır:

1 – Açlık ve yoksulluk,

2 – Ekolojik dengenin tahrib edilmesi,

3 – Su kaynaklarının yetersiz oluşu ve bilinçsiz kullanımı,

4 – Çölleşme,

5 – Çevre kirliliği,

6 – Orman yangınları,

7 – Çarpık şehirleşme.

İslam, bitki örtüsünün korunmasına, hayvanların yaşam ve gelişim haklarının güvence altına alınmasına, ekolojik dengenin korunmasına, su kaynaklarının bilinçli kullanılmasına, ağaçlandırmaya, çevre temizliğine büyük önem verdiği gibi, çarpık şehirleşmeye de şiddetle karşı çıkmıştır. Zira şehirleşme bilinci ve belediyecilik de İslam medeniyeti içinde çok müstesna ve önemli bir yer tutmaktadır. Bugün özellikle ülkemizdeki çarpık şehirleşme ve gecekondu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, İslam medeniyetinden öğreneceğimiz derslerin bizim açımızdan ne derece hayatî önem taşıdığı rahatça anlaşılacaktır.

Alman kadın dînbilimci Dr. Sigrid Hunke’nin dediği gibi, İslam medeniyetinde insanla tabiât arasındaki denge, ister küçük bir köyde, isterse büyük şehirde olsun, insan yerleşiminde doğrudan izlenilmektedir. İslam medeniyetinde evlerin ve binaların mimarîsi manzarayla bütünleşmiş, tabiâtla özdeşleşmiştir. Müslümanlar’ın elinden çıkmış ev, camiî, cadde, pazar ve şehir hayatının öteki bütün temel unsurları, tabiî faktörlerden maksimum ölçüde yararlanma esasına dayanıyordu. Evleri serinletmek için kullanılan rüzgâr kuleleri, yaz aylarında sığınmak üzere yapılan serin bodrumlar, soğuk ve tedariki için hazırlanan yeraltı sarnıçları bunun ifadesidir. (40) 

İslam tarihinde modern ve sağlıklı şehirleşmeye dair canlı örnekler vardır. Iraq’ın güneyindeki Basra şehrinin mevkiî ve planı bizzat Hz. Ömer (ra) tarafından tesbit edilmiş ve 10 mil mesafedeki Dicle Nehri’nden şehre kanal açılmıştır. (41) Kufe şehrinin inşâsı ve şehir planı konusunda da Hz. Ömer (ra) açık talimat vermiş, buna göre ana caddeler 40 kol, ikinci caddeler 30 kol, üçüncü caddeler 20 kol, talî yollar 7 kol boyu genişliğinde inşâ edilmişti. 40 bin kişinin namaz kılabildiği camiînin etrafında geniş ve boş sahalar bırakılmıştı. (42) 

İslam tarihinde şehirlerin fevkalade temiz ve bakımlı olduğuna dair de ilginç misaller vardır. Endülüs coğrafyasındaki Kurtuba, sadece İberya Yarımadası’nın değil, tüm Avrupa’nın en geniş ve modern şehriydi. Bu şehir, bundan tâ 500 yıl önce tek başına 300 hamam ve 50 hastahaneye sahipti. Avrupa şehirleri karanlık ve pislik içinde yüzerken Kurtuba’nın caddeleri öküz arabalarıyla muntazaman temizleniyor, evlerin duvarlarına tesbit olunan lambalarla aydınlanıyordu. Etrafını çeviren ve içlerinde gönül çeken her şeyin bulunduğu mesireleriyle meşhur olan genç şehir, dünyanın gözlerini kamaştıran süsüydü. (43) 

Büyük düşünür ve sosyoloji ilminin kurucusu İbn-i Haldun, ünlü yapıtı “Mukaddime”de, şehirlerin kurulmasında dikkat edilecek hususları belirtirken, savunmaya elverişli, temiz havalı, bol sulu, mera ve tarım alanlarına yakın yerlerin seçilmesi gereğine işaret etmekte, havasız ve rüzgâra açık olmayan yerlerde hastalıkların başgöstereceğini söylemektedir. (44)

İşte İslam, böyle bir medeniyettir, kardeşlerim. Yitirdiğimiz hazine, böyle bir hazinedir. Yapmamız gereken, bu kayıp hazineyi ortaya çıkarmak ve bu muazzam medeniyeti kürre-i arzda yeniden inşâ etmektir.

Bunu yeniden diriltmek, yeniden inşâ etmek, sanıldığı gibi zor da değildir. Her birimiz sadece bir ağaç dikse, her birimiz sadece bir karış toprak sulasa, her birimiz sadece bir tuğla taşısa, bu medeniyet yeniden inşâ olacaktır.

sediyani@gmail.com

 

DİPNOTLAR:

(1) : İbrahim Sediyani, Federal Almanya Cumhuriyeti Çevre, Doğa Koruma ve Reaktör Güvenliği Bakanlığı Doğa Koruma Dairesi, Federal Almanya Cumhuriyeti Doğa Koruma Birliği, Türkiye Araştırmalar Merkezi ve Lüneburg Üniversitesi işbirliğiyle gerçekleştirilen “Doğa ve Çevre Korumasında Biyolojik Çeşitliliğe Dair Kültürlerarası Duyarlılaştırma” adlı sempozyumda Almanca olarak yaptığı “Hayat Ağacımızdaki Yeşil Renk Yok Olmasın” adlı konuşmasından, Frankfurt 22.01.2009 

(2) : Ebû Dawud, Menasiq 96 

(3) : Yakut el- Hamewî, Mucem’ul- Buldan, cilt 5, s. 87, Beyrut 1957

(4) : İbrahim Sediyani, agk

(5) : Ebû Dawud, age

(6) : İbrahim Canan, Çevre Ahlakı, s. 72 – 80, Nesil Yayınları, İstanbul 1995

(7) : Semhudî, cilt 1, s. 97

(8) : İbrahim Canan, age, s. 78 – 80

(9) : Ebû Dawud, age

(10) : Belazurî, Fütuh’ul- Buldan, cilt 1, s. 15, Beyrut 1987

(11) : Yakut el- Hamewî, age

(12) : Mûhâmmed Hamidullâh, İslam’da Devlet İdaresi, s. 319

(13) : Belazurî, age, cilt 1, s. 17

(14) : Belazurî, age

(15) : Ebû Dawud, age, cilt 2, s. 650 – 651

(16) : Mûslim, Musakat 10; Buharî, Edeb 27

(17) : Aliyy’ul- Muttaqî el- Hindî, Kenz’ul- Ummal, cilt 3, s. 896

(18) : Mûhâmmed Hamidullâh, El- Wesaiq, s. 236 – 238, s. 240, Beyrut 1969; Mûhâmmed Hamidullâh, İslam Peygamberi, cilt 1, s. 500, İstanbul 2003 

(19) : Ebû Dawud, Menasiq 96

(20) : Ebû Dawud, Edeb 159  

(21) : İbn’ul- Esir, El- Kâmil Fi’t- Tarih, cilt 2, s. 200, Beyrut 1987

(22) : Darimî, Sûnen, Muqaddime 46

(23) : Aliyy’ul- Muttaqî el- Hindî, age, cilt 3, s. 909

(24) : Ahmed ibn-i Hanbel, Mûsned, cilt 6, s. 444 

(25) : Tefsir-i İbn-i Kesir, cilt 4, s. 254, İstanbul 1985 

(26) : A. Wahhab Şa’ranî, Keşf’ul- Ğumme, cilt 2, s. 155, Kahire 1964

(27) : Buharî, Ezan 90  

(28) : Buharî, Bed’ul- Xelq, cilt 17, Edeb 17; İmâm Newewî, Riyaz’us- Salihîn, Hâdis no: 1608

(29) : Mûnawî, Feyz’ul- Qadir, cilt 6, s. 39

(30) : İbrahim Sediyani, Su, 2. Yudum, 14.03.2009

(31) : İbrahim Sediyani, agm 

(32) : Ebû Ubeyd, Kitab’ul- Emwal, s. 323, İstanbul 1981

(33) : Servet Armağan, İslam’da Çevre Hukukunun Genel Esasları, İslam ve Çevre, s. 250

(34) : Ebû Dawud, Sûnen, cilt 1, s. 17

(35) : Hâkim, Mûstedrek, cilt 4, s. 97 – 98

(36) : İbn-i Mace, Rûhun, cilt 2, s. 831

(37) : Ahmer, Mûsned, cilt 2, s. 494

(38) : Şeyh Dr. Ahmed Kuftaru, Sovyetler Birliği’nde düzenlenen “İnsanlığın Yaşamı İçin Dünya Çevre Düzenlemesi ve Gelişimi” konulu panelde yaptığı konuşma, Moskova 15. – 19.01.1990

(39) : İbrahim Sediyani, Çocuklarımız Aç, 26.04.2006

(40) : Dr. Sigrid Hunke, Allahs Sonne über dem Abendland – Unser arabisches Erbe, Stuttgart 1960 

(41) : Şibl-i Numanî, Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, cilt 2, s. 125 – 126

(42) : Şibl-i Numanî, age, cilt 2, s. 128

(43) : Dr. Sigrid Hunke, age

(44) : İbn-i Haldun, Mukaddime, s. 313 – 314

 

 

FOTOĞRAFLAR

 

Mainau Çiçek Adası’nın her köşesinde çiçek yetiştiriliyor (ALMANYA)

 

Yaşlı ve emeklilerin uzanıp göl sularını seyretmesini ve dinlenmesini de düşünmüşler  (ALMANYA)

 

Mainau Çiçek Adası’ndan anakaraya, Konstanz şehrinin Egg köyüne bakış (ALMANYA)

 

Mainau Şatosu’nun hemen altında oturup karnınızı doyurabileceğiniz, bir şeyler içebileceğiniz restoran ve caféler var (ALMANYA)

 

Adada baştan başa çiçekçilik yapılıyor (ALMANYA)

 

“Almanya’nın en güzel yeri Mainau Çiçek Adası, Mainau’nun en güzel yeri de Kelebek Evi’dir” demiştik. İşte, “Kelebek Evi” (Schmetterlingshaus) denen muhteşem yer. 1000 (bin) metrekare büyüklüğündeki bu yer, aynı zamanda Almanya’nın en büyük kelebek yuvasıdır. Kelebek Evi’nin girişine “çizgi film” şeklinde kocaman bir kelebek yapmışlar. Birazdan içeri gireceğimiz için çok heyecanlıyız. (ALMANYA)

 

Kelebek Evi’nin önünde renk renk çiçek saksıları (ALMANYA)

 

Ve içerideyiz… Kelebek Evi’nin içi, adından da anlaşılacağı üzere kelebeklerle dolu bir binadır ve içerisinin sıcaklığı 26º’dir; ikliminin yüzde 80 – 90’ı ekzotiktir.  (ALMANYA)

 

Burada kendinizi Amazon ormanlarında veya bir masal ortamında hissedersiniz… Oturup güzel bir yerde olmayı hayâl etseniz bile aklınıza böylesine güzellikler gelmez. Kelebek Evi’nin içinde kelebekler, arılar, kuşlar, kaplumbağalar, çiçekler, ağaçlar, akarsular, şelâleler, köprüler… Bu eve giren, bir daha çıkmak istemez. (ALMANYA)

 

Kelebek Evi’nin ziyaretçisi hiç eksik olmaz (ALMANYA)

 

Güvercinler daha çok zemini beton olan kısımlarda yürümeyi tercih ediyorlar (ALMANYA)

 

Bir insanın böyle güzel bir fotoğrafı olsun, başka ne ister!? (ALMANYA)

 

Objektifi biraz yaklaştıralım; olağanüstü, harika… (ALMANYA)

 

Suya dokununca bütün sıkıntılarınız yok olur (ALMANYA)

 

Emzirmesi biten bir bebeğin
ağzının iki yanından süzülen
anne sütü gibi akıyor Dicle ve Fırat
çocukların iki memesi arasında büyüyor
ve özgürleşiyor yitik ülkem Gülistan
ana kucağı gibi sıcaktır Ğarzan ovası
ve bir babanın merhametini saklar bağrında Serhat
ağladıkça yeşile çalar gözlerin
yeşile çalar Zigana geçidi
yeşile çalar Eleşkirt
yeşile Beytüşşebap, Erbaa ve Şebinkarahisar
daha bir asildir Kızılırmak sen ağladıkça
daha bir ulaşılmaz kılınır Erciyes

ve Ninova’ya daha bir yakın durur Hattuşaş.

Gecenin çıplak ayaklarıdır
takip eder kapanmamış iki göz
ayışığı saçlarında
yakamoz gözlerinde
Muhammed’e salavat getirerek açar bütün güller Isparta’da
ve kıyıya her vuruşunda tekbir getirir dalgaları Karadeniz’in
bir daha yemin edilir üzerine incirin zeytinin
ağladıkça daha bir Nusaybin kokuludur şairleri yurdumun
daha bir buğday renklidir saçları çocukların
ağladıkça yeşile çalar gözlerin
ağladıkça daha bir Kadifekale’dir her tarafı memleketimin
daha bir Halkalı’dır tüm başkentleri Ortadoğu’nun
ağladıkça yeşile çalar gözlerin
yeşile çalar sayfaları Nech’ul- Belağa’nın
yeşile çalar Şerefname
yeşile Mukaddime, Mesnevî ve Risale-i Nûr
ağladıkça daha bir Elif’tir kadınları ülkemin
daha bir kara sevdalıdır doğurdukları oğullar
ve daha bir Sarıkamış’tır alın yazıları.

YAZIYA YORUM KAT

5 Yorum