1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur –12
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur –12

A+A-

“Çocuklarınıza bizim öğrettiğimiz şeyleri öğretin. Toprak bizim anamızdır. Ve toprağa tükürülmez. Toprak insana değil, insan toprağa aittir. İnsan hayat dokusunun içindeki bir liftir sadece. Beyaz adam neyi satın almak istiyor? Gökyüzünü ve toprakların sıcaklığını mı? Koşan antilopların çabukluğunu mu? Biz size bunları nasıl satabiliriz? Ve siz nasıl satın alabilirsiniz? İnsan topraktandır. Toprak, insanların anasıdır. Hiç insan annesine sahip olabilir mi?”

 

 Kızılderili reisi Seattle

Qûr’ân dilinin kendine özgü bir üslûbu ve anlatım tarzı vardır. Qûr’ân dilini “üslûb” ve “anlatım tarzı” bakımından incelediğimizde, iki belirgin özellik göze çarpmaktadır:

1 – Allâh Tebareke we Teâlâ, Qûr’ân-ı Kerîm’de bir konuyu anlatırken, muhatabıyla adeta konuşuyormuş gibi, onunla sohbet ediyormuş gibi anlatmaktadır. Muhatabın tekil veya çoğul olması, ikinci veya üçüncü şahıs zamirleri olması bu anlatım tarzında değişiklik meydana getirmemektedir, aynı üslûb kullanılmaktadır. Ve bu anlatım, oldukça akıcı ve edebî bir üslûba sahiptir.

2 – Allâh Tebareke we Teâlâ, Qûr’ân-ı Kerîm’de bir konuyu anlatırken, muhataplarının daha iyi anlayabilmesi ve konuyu algılayabilmesi, verilen mesajı idrak edebilmesi için sürekli olarak misaller vermekte, tekrar tekrar çeşitli örneklerle konuyu anlatmaktdır. Âyet-i kerîmelerde anlatılan konular dahilinde verilen misalleri dikkatli bir şekilde incelediğimizde ise ilginç bir gerçekle karşılaşırız ki o da şudur: Alemlerin Râbbi olan Allâh, örnekler verirken en çok iki alanı tercih etmektedir. Birinci alan ekoloji (çevre bilimi), ikinci alan da tarihtir, geçmiş ümmetlerin yaşadıkları ve başlarına gelenlerdir. Allâh en çok çevreden, doğa olaylarından, bitki ve hayvanlardan, denizler, akarsular, bulutlar, dağlar, ağaçlar, çiçekler, kuşlar, böcekler ve topraktan örnekler vermektedir.

Qûr’ân diliyle ilgili bu iki durumun bize verdiği iki ders vardır:

1 – Bir konuyu anlatmak, sadece “ne” anlatıldığı ile sınırlı bir fiil değildir, aynı zamanda “nasıl” anlatıldığını da kapsayan bir eylemdir. Konu anlatımında, anlatılan ve söylenen şeylerin doğru olması, tek başına yetmez; bunu güzel bir üslûb ve akıcı bir anlatımla anlatmak da aynı derecede önemlidir.

2 – Allâh Tebareke we Teâlâ, yarattığı kâinata, doğa olaylarına, tabiattaki dengeye, sular, yağmurlar, topraklar, bitkiler ve hayvanlara değer vermekte, insanların da değer vermesi için sürekli doğadan ve doğadaki varlık ve olaylardan örnekler vermektedir. Dolayısıyla çevre bilinci İslam’da çok güzide bir yere sahip olmakta ve Müslümanlar’ın da sürekli olarak doğa ile birlikte yaşaması ve çevreye değer vermesi gerekmektedir.

Örneğin Waqıâ Sûresi’ndeki şu âyet-i kerîmelerin, hem anlatımdaki akıcılık ve üslûbdaki edebî tad, hem de Allâh-û Teâlâ’nın doğadan nasıl özenle örnekler verdiğini göstermesi bakımından dikkatle incelenmesi gerekir. Birlikte okuyalım:

 

أَفَرَأَيْتُم مَّا تَحْرُثُونَ * أَأَنتُمْ تَزْرَعُونَهُ أَمْ نَحْنُ الزَّارِعُونَ * لَوْ نَشَاء لَجَعَلْنَاهُ حُطَاماً فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ * إِنَّا لَمُغْرَمُونَ * بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ * أَفَرَأَيْتُمُ الْمَاء الَّذِي تَشْرَبُونَ * أَأَنتُمْ أَنزَلْتُمُوهُ مِنَ الْمُزْنِ أَمْ نَحْنُ الْمُنزِلُونَ * لَوْ نَشَاء جَعَلْنَاهُ أُجَاجاً فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ * أَفَرَأَيْتُمُ النَّارَ الَّتِي تُورُونَ * أَأَنتُمْ أَنشَأْتُمْ شَجَرَتَهَا أَمْ نَحْنُ الْمُنشِؤُونَ * نَحْنُ جَعَلْنَاهَا تَذْكِرَةً وَمَتَاعاً لِّلْمُقْوِينَ * فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ

 

“Ektiğiniz tohuma ne dersiniz? Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz? Dileseydik onu kuru bir çöp yapardık da şaşkınlık içinde şöyle geveleyip dururdunuz: ‘Muhakkak biz çok ziyandayız. Daha doğrusu büsbütün mahrumuz’. İçtiğiniz suya ne dersiniz? Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indiren Biz miyiz? Dileseydik onu acı bir su yapardık. O halde şükretseydiniz ya! Tutuşturduğunuz ateşe ne dersiniz? Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan Biz miyiz? Biz onu bir ibret ve ıssız yerlerde yaşayanlara bir yarar kaynağı kıldık. O halde, O yüce Rabbinin adını yücelt.” (1)

Qûr’ân’da kâinattaki hadiselerden, doğa olaylarından, coğrafya ve toprak kökenli olgulardan, akarsulardan, bitkilerden, ağaçlardan, çiçeklerden ve hayvanlardan böylesine sıkça söz edilmesinin bir gayesi de, Qûr’ân’ın “Tewhîd” merkezli yeni bir inanç ve insan modeli oluşturma gayretidir. İslam’ın özünü ve temelini oluşturan kavram olan Tewhîd, “Allâh’ın birliğini” ifade eder. Allâh’ın birliği ise, insanlığın ve doğanın, insan, hayvan ve bitki tüm yaratılmışların birliğinde kendini göstermektedir. (2) Çünkü bütün kâinat, Allâh tarafından yaratılmıştır. Gökleri güneş, ay ve yıldızlarla, yeryüzünü çiçekler, ağaçlar, bağlar, bahçeler ve çeşitli hayvan türleriyle süsleyen Allâh’tır. Yeryüzünde suları akıtan, gökleri direksiz tutan, yağmurları yağdıran, gece ve gündüz arasındaki sınırı koruyan yine Allâh’tır. Kâinat bütün zenginliği ve canlılığıyla Allâh’ın eseri ve sanâtıdır. Nitekim Kızılderililer’in ünlü reisi Zitkala Sa’nın “Tabiâtın bahçelerinde küçük bir çocuk hayretiyle gezinirken, kuşların şakımasında, suların çağıldamasında ve çiçeklerin tatlı kokusunda Büyük Yaratıcı’nın fısıltılarını duyarım. ” şeklindeki veciz sözü, bu birliğe belki de en güzel bir biçimde vurgu yapmaktadır. (3)

Zira dünyada ve kâinatta bulunan her şey Allâh’ı tesbih etmekte, Büyük Yaratıcı’yı övmektedir. (4) Buna göklerde olanların ve yerlerde olanların tümü, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar ve bütün hayvanlar dahildir. (5) Bizlere tohumlar, bitkiler, ağaçları sarmaş dolaş olmuş bağlar ve bahçeler yetiştirmek için üst üste yığılıp sıkışan bulutlardan şarıl şarıl akan sular indiren O’dur. (6)

Allâh Tebareke we Teâlâ, bizler ve hayvanlarımız yararlanalım diye yağmurlar yağdırmakta ve bu vesileyle toprakta ekinler, üzüm bağları, sebzeler, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlıklar bitmektedir. (7) Gökten inen suyla bize besin olsun diye toprağın altından çeşitli ürünler çıkmaktadır. (8)

İnsan, yeryüzünün iki unsurundan yaratılmıştır; toprak ve su. Dolayısıyla insanın “toprağa” ve “suya” yabancılaşması, kendi özüne de yabancılaşmasıdır. Coğrafyaya, toprağa, ekine, kültüre, suya, denizlere, akarsulara, nehirlere, ırmaklara yabancılaşan insan, aslında kendine yabancılaşan insandır; öz kimliğini kaybetmiş, öz varlığından uzaklaşmış insandır. Yazının başında aktardığımız, Kızılderililer’in efsanevî reisi Seattle’nin de çok güzel bir şekilde ifade ettiği gibi, “toprak insana değil, insan toprağa aittir”.

Yazımızın başında Qûr’ân dili ile ilgili olarak sohbet ederken, Allâh’ın sürekli olarak doğadan, bitki türlerinden, ağaç ve çiçeklerden örnekler verdiğini söylemiştik. Nûh Sûresi’nde öyle bir anlatım vardır ki, okuduğumuzda bedenimizde titreme meydana getirecek, yüreklerimizde yeşillikler açtıracak özelliğe sahiptir. Allâh-û Teâlâ bu sûrede, insanı bitkiye benzetmektedir. Evet, yanlış duymadınız! Yüce Râbbimiz, biz kullarını bitkiye benzetmektedir. Sözünü ettiğimiz âyet-i kerîmeler şunlardır:

 

وَاللَّهُ أَنبَتَكُم مِّنَ الْأَرْضِ نَبَاتاً * ثُمَّ يُعِيدُكُمْ فِيهَا وَيُخْرِجُكُمْ إِخْرَاجاً

 

“Allâh sizi yerden bir bitki olarak bitirdi. Sonra sizi yine oraya döndürecek ve sizi yeniden çıkaracaktır.” (9)

Allâh-û Ekber... İnsanı büyüleyen ve tüm hücreleriyle titreten muhteşem bir anlatım. Bu iki âyetin hemen akabinde gelen iki âyette ise tam iki kere “arz” (yeryüzü) kelimesi zikredilmektedir. (10) Qûr’ân-ı Kerîm’in tamamında ise “yeryüzü” kelimesi 485 defa geçmektedir.

Üstâd Bediuzzaman Sâîd-i Nûrsî, aktardığımız âyet-i kerîmlerin anlamlarını kendine özgü hoş üslûbuyla o kadar güzel ve akıcı bir dille anlatmaktadır ki okuması ve dinlemesi hakikaten doyumsuz bir lezzet vermektedir: “Bir bahçeye benzeyen arzını, san’atının sergisi, yarattıklarının toplanma yeri, kudretinin aynası, hikmetinin medârı, râhmetinin çiçekdanlığı, cennetinin tarlası, mahlukâtının geçiş yeri, mevcudâtının mecrâsı, mesnuâtının ölçeği yapan Allâh, bütün noksan sıfatlardan beridir. Süslü canlılar, nakışlı kuşlar, meyveli ağaçlar, çiçekli bitkiler ilminin mucizeleri, san’atının harikaları, cömertliğinin hediyeleri, lütfunun müjdecileridir. Meyvelerin zinetinden, çiçeklerin tebessümü, seher meltemlerinde kuşların ötüşmesi, çiçeklerin yaprakları üzerine yağmurların âhengle düşmesi, annelerin küçük yavrulara karşı şefkat beslemeleri bir Vedud’un, cin ve insanlara rûhanî ve canlılara, meleklere ve cinlere kendisini tanıttırması, bir Rahmân’ın merhametini sergilemesi, bir Mennan’ın şefkatini göstermektedir.” (11)

Qûr’ân, kainâta bütüncül bir bakış açısıyla bakar ki Üstâd Bediuzzaman bunu oldukça veciz bir dille ifade etmiştir. Zira Qûr’ân’da ekolojik denge gözler önüne serilerek dünyanın adeta bir ev olduğuna vurgu yapılır, yeryüzü için “döşek” benzetmesinde bulunulur.(12)  Üstâd Seyyîd Qutb, “O ki yeryüzünü sizler için bir döşek yaptı” (13) âyetini tefsir ederken, “Eğer yeryüzünün bu uyumu, bu âhengli bütünlüğü olmasaydı, insanlar bu gezegen üzerinde böylesine kolay ve güvenli bir biçimde yaşayamazlardı. Eğer bu gezegende bir araya gelen hayat unsurlarından bir tanesi bile var olmasaydı insanlar, yaşamlarını garanti eden bu uygun ortamın yokluğunda var olamazlardı. Eğer çevremizi saran havanın herhangi bir elementi belirlenen orandan birazcık daha eksik bırakılsaydı, insanların hayatlarını sürdürecekleri varsayılsa bile mutlaka nefes alıp vermeleri son derece güçleşecekti” demektedir.(14)  

Allâh Tebareke we Teâlâ, başka bir âyet-i kerîmede “Yeri de döşedik. Oraya dengeyi sağlayacak sağlam ulu dağlar yerleştirdik. Orada gönüller ve gözler açan her çeşit bitkiden çiftler bitirdik” (15) buyurmaktadır. Dikkat edilirse, Qâdir-i Mutlaq olan Allâh Celle we Celaluhu, bitkilerden bahsederken “gönüller ve gözler açan” ifadesini kullanmaktadır. Qûr’ân’ı dikkatli bir zihin ile okuyan herkes rahatlıkla fark edecektir ki, Allâh Tebareke we Teâlâ bitkilerden, ağaçlardan ve çiçeklerden, kendisinin muazzam bir san’atı olan doğadaki güzelliklerden hem sıkça söz etmekte, hem de söz ettiği vakit, onları sürekli överek, taltif ederek, bitkilerin güzelliğine iltifat ederek yapmaktadır. Allâh’ın bu âyette bitkilere “gönüller ve gözler açan” diyerek iltifat etmesini bu meyanda değerlendirebiliriz. Şâyet bu ifadeleri bitkiler için bir insanoğlu kullanmış olsa, bu durum “hayranlık ve övgü” olarak nitelendirilecekti. Ama işte aynı şeyi Allâh Tebareke we Teâlâ yapmaktadır. O halde ancak “kul” mertebesinde olan bizler, nasıl olur da Allâh’ın iltifat ettiği ve övdüğü doğadaki bu güzelliklere, ağaçlara, bitkilere, çiçeklere, meyve ve sebzelere, akarsulara ve hayvanlara karşı ilgisiz ve duyarsız olabiliriz? Allâh-û Teâlâ’nın övgüsünü ve iltifatını almış olan bu sebz-i sebz (yeşil bitki), mai-yi mai (mavi su) ve zer-i zer (sarı maden), bizlerden hiç mi biraz ilgi ve sevgi hak etmemektedirlerler?

Allâh Tebareke we Teâlâ, Hz. Dawud (as) Peygamber’e kuşlarla konuşma ve onların diliyle anlaşma yeteneği vermişti. Bunda bile bizler için sayısız ibretler ve çıkarılması gereken dersler vardır. Allâh, dağlara ve kuşlara şöyle sesleniyordu:

 

وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ مِنَّا فَضْلاً يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ

 

“Andolsun Dawud’a tarafımızdan bir lütûf verdik. ‘Ey dağlar! Ey kuşlar! O’nunla birlikte Allâh’ı tesbih edin’ dedik.” (16)

Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyet-i kerîmeyi yorumlarken, “Çevreci bir bakış açısıyla bakıldığında, tamamen canlı ve bütüncül bir tabiât anlayışı ile karşı karşıyayız” (17) demekte, Üstâd Seyyîd Qutb ise aynı âyet-i kerîmeyle ilgili olarak şu satırları kaleme almaktadır: “Tüm varlıklar Yüce Allâh ile ortak bir ilişki kurdukları zaman canlı türleri arasında, hatta cansız varlıklar ile canlılar arasındaki farklılıklar ortadan kalkar. Bütün varlıklar Yüce Allâh’ın sunduğu dolaysız ve tek özde buluşur. Bu ortak öz, daha önce farklılıkların ve benzemezliklerin perdesi altında saklı idi. Fakat Yüce Allâh’a yönelen ortak tesbihlerde bu özün, varlık türleri arasında iletişim kurduğu, onları ortak bir melodinin titreşimlerinde buluşturduğu görülür.” (18)

Qûr’ân’ı inceleyen herkes, ekosistemin önemli üyeleri olan hayvanlara verilen önemi de fark edecektir.(19) Bitkilere önem veren ve onların adlarını sıkça zikreden Allâh Tebareke we Teâlâ, hayvanların isimlerini zikretmekten de imtina etmemektedir. Qûr’ân-ı Kerîm’de 17 kez köpeğin, 16 kez maymunun, 15 kez domuzun, 14 kez yılanın, 13 kez koyunun, 12 kez devenin, 11 kez öküz ve ineğin, 10 kez atın, 9 kez katırın, 8 kez eşeğin, 7 kez kurdun, 6 kez arının, 5 kez karıncanın, 4 kez örümceğin, 3 kez sivrisineğin ve 2 kez de sineğin ismi zikredilmektedir. Hatta öyle ki, Qûr’an-ı Kerîm’deki bazı sûreler bizzat hayvan ismi taşımaktadırlar; hayvanların isimleri Qûr’ân sûrelerine isim olmaktadırlar. Örneğin “Baqara” (İnek), “Nahl” (Arı), “Ankebut” (Örümcek), “Neml” (Karınca) gibi.

Bununla birlikte, Qûr’ân’ın hayvanlarla ilgili belki de en dikkat çekici ve çarpıcı nitelemesi, hayvanların da tıpkı bizler gibi “ümmet” olduklarının ifade edilmesidir. İslamî öğreti ve literatürde özel ve güzide bir kavram olan “ümmet” kavramının hayvanlar için de kullanılmış olması, hakikaten dikkat çekici ve çarpıcı bir durumdur:

 

وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلَّا أُمَمٌ أَمْثَالُكُمْ مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ ثُمَّ إِلَى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ

 

“Yeryüzünde gezen bütün hayvanlar ve iki kanadıyla uçan bütün kuşlar, tıpkı sizler gibi birer ümmettirler. Biz Kitab’da hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Râb’lerinin huzuruna toplanıp getirileceklerdir.” (20)

Üstâd Seyyîd Qutb, bu âyet-i kerîmeden yola çıkarak, kuşların, hayvanların ve böceklerin kendi aralarında anlaşmalarını sağlayan özel dilleri ve koruma araçları olduğunu söylemektedir. Qutb’a göre, bunların birer canlılar topluluğu olmaları, yapımlarını düzenleyen, belirlenmiş bağları bulunmalarını ve kendi aralarında anlaşmalarını sağlayan araçların olmasını gerektirmektedir.(21)

Allâh Tebareke we Teâlâ, hayvanlardan bahsederken, onlardan insanlar için sayısız nimet ve hizmetlerin bulunduğuna da özellikle işaret etmekte, bizlere hatırlatmaktadır. Allâh-û Râbb’el- Alemîn, gökten yağmurların indirildiğini ve bu yağmurlar sayesinde hem içeceğimiz suyun oluştuğunu, hem de hayvanlarımızın otlandığı ot ve ağaçların yeşerip vücûd bullduğunu belirtmekte, büyükbaş hayvanlarda ve davarlarda da sayısız ibretler bulunduğunu hatırlatmakta, davarların karınlarındaki işkembe ile kan arasından halis bir süt içtiğimizi ve bu sütün, içenlerin boğazından afiyetle geçtiğini söylemektedir.(22) Allâh-û Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

 

وَالأَنْعَامَ خَلَقَهَا لَكُمْ فِيهَا دِفْءٌ وَمَنَافِعُ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ * وَلَكُمْ فِيهَا جَمَالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوهَا وَزِينَةً وَيَخْلُقُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ* تَسْرَحُونَ * وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ إِلَى بَلَدٍ لَّمْ تَكُونُواْ بَالِغِيهِ إِلاَّ بِشِقِّ الأَنفُسِ إِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ

 

“Allâh davarları da yarattı. Onlarda sizi soğuktan koruyan (deri, yün, kıl gibi) maddeler ve birçok faydalar vardır. Hem onların etlerini ve ürünlerini de yersiniz. Onları akşamleyin ağıllarına getirir, sabahleyin otlaklara salıverirken de bambaşka bir zevk alırsınız. Onlar yüklerinizi taşırlar; öyle uzak diyarlara kadar götürürler ki, onlar olmaksızın son derece zahmet ve meşakkat çekersiniz. Şüphesiz Râbbiniz çok esirgeyicidir, çok merhametlidir. Hem binesiniz diye, hem de süs olarak atları, katırları ve merkepleri de yarattı. Bilemeyeceğiniz daha nice şeyleri de yaratır.” (23)

 

Bütün anlattıklarımızın ve sohbetimizin “anadüşüncesini” oluşturan ve yazının bu bölümüne “çentik” olarak seçtiğimiz Kızılderili sözünde ifadesini bulan “tabiâtın ve arzın insana değil, insanın tabiâta ve arza (doğaya ve toprağa) ait olduğu” gerçeği, Qûr’ân’ın pekçok yerinde Allâh tarafından açıkça verilen bir mesajdır. Qûr’ân’ın, tabiâtın yaratılışındaki nizamlı ve maksatlı yapısına sık sık yaptığı bu vurguyu hatırlatan İsmail R. Faruqî’nin şu tesbitleri, insan – tabiât ilişkisini çok güzel bir biçimde özetlemektedir: “Evvelâ, tabiât insanın değil, Allâh’ın mülküdür. İkincisi, tabiât nizamı onda, belli kurallar dahilinde, istediği değişiklikleri yapabilen insanın emrindedir. Tabiât uysal bir mahiyette yaratılmıştır. Üçüncüsü, insanın tabiâttan yararlanmasında ve onu kullanmasında ahlakî davranma zorunluluğu vardır. Dördüncüsü, İslam insandan, tabiî bilimleri (çevre bilimi, ekoloji – İ. S.) ve tabiâtın genel düzen ve güvenliğini oluşturan kanunları (doğanın dengesi, ekosistem – İ. S.) araştırmasını ve onları anlamasını ister.” (24)

Havanın temizlenmesinde, yağmurun yağmasında, toprağın korunmasında, rengarenk çiçek ve yapraklarla, çeşit çeşit meyveleri, ferahlatıcı gölge ve manzaralarıyla yeryüzünün cennete çevrilmesinde ağaç ve yeşilliğin rolü âşikârdır. Zaten “cennet” de kelime olarak “bağlık, bahçelik, gölgelik” gibi anlamlara gelmektedir.(25) 

Sevgili kardeşlerim ve kızkardeşlerim;

Âzîz İslam dînî, çevre bilincine ve bitkiler ile hayvanların hukuklarının korunmasına büyük önem vermiştir. Qûr’ân âyetleri bu hususta insanları defaatle uyarmakta, Allâh Tebareke we Teâlâ kullarına çevre bilinci kazandırmak ve onların ekolojik duyarlılığını arttırmak istemektedir. Allâh’ın kitabı Qûr’ân-ı Âzimuşşân’daki bu hassasiyetin aynısını Sevgili Peygamberimiz Hz. Mûhâmmed Mustafa (saw) Efendimiz’in sünnetinde ve hâdis-i şerîflerinde, “ilk Qûr’ân nesli” dediğimiz Ashab-ı Kiram’ın uygulamalarında da rahatlıkla müşâhâde edebiliriz.

Çevre düzenlemesinin, yeşil alan ve çevreyi ağaçlandırmanın önemini en güzel şekliyle İslam Peygamberi Mûhâmmed (saw)’in hâdis-i şerîflerinde ve uygulamalarında görmekteyiz. Sevgili Peygamberimiz (saw) bir hadislerinde şöyle buyuruyorlar: “Felâ yeğrisu’l- muslîmu ğersen; feye’kulu minhu insanun we lâ debbetun we lâ teyrun; illâ kane lehu sadaqatun’il- yewm’il- qiyâmeti.” (Bir Müslüman ağaç diker de o ağaçtan (ağacın meyvesinden) insan, hayvan veya kuşlar yerse, onların bu yedikleri kıyamet gününe kadar o Müslüman için sadaka olur.) (26) Yine Peygamber Efendimiz, benzer bir hâdisinde, “Müslümanlardan bir kimse bir ağaç dikerse, o ağaçtan yenen mahsul mutlaka onun için sadaka olur. Yine o ağaçtan çalınan meyve de o Müslüman için sadaka olur. Kuşların yediği de sadakadır. Herkesin ondan yiyip eksilttiği mahsul de onu diken Müslüman’a ait bir sadakadır” (27), başka bir hâdisinde “Kim bir ağaç diker, onu meyve verinceye dek koruma ve geliştirme hususunda gayret ederse, meyvesinden yendikçe Allâh katında onun için ecir vardır” (28) buyurmaktadır.

Düşünebiliyor musunuz? Sadece bir ağaç dikmekle ne büyük bir iş yaptığınızı, sadece bir tane ağaç dikmekle Yüce Yaratıcı katında ne kadar makbul bir âmel gerçekleştirdiğinizi görüyorsunuz.

Lütfen iki elinizi dizlerinizin üzerine koyun ve bir an için düşünün. Siz sadece bir ağaç dikiyorsunuz. Evet, yalnızca bir ağaç! Diktiğiniz o ağaç büyüyüp serpiliyor ve meyve veriyor. Elma, armut, kiraz, erik veya başka bir şey; önemli değil, herhangi bir meyve işte. Diktiğiniz o ağacın meyvesinden kimler yiyor? İşte Peygamber’in hadisinde belirtiliyor; insanlar yiyor, yerdeki hayvanlar yiyor, kuşlar yiyor. Siz hayattayken yiyorsunuz, kendiniz yiyorsunuz, sizinle birlikte onlar da yiyorlar. Sonra siz ölüyorsunuz ama diktiğiniz ağaç yaşamaya devam ediyor. Ağaç, sizinle birlikte ölmüyor. Siz öldükten sonra o diktiğiniz ağaç, belki 10 yıl, belki 50 yıl, belki 150 yıl daha yaşıyor. Yaşadığı müddetçe meyve vermeye devam ediyor ve meyve verdiği müddetçe de insanlar, hayvanlar ve kuşlar o ağaçtan beslenmeye, faydalanmaya devam ediyorlar. İşte sizden sonra, hayattayken diktiğiniz o ağacın meyvesine her insan parmağı değdiğinde, ağacın meyvesine her kuş gagası değdiğinde, hatta meyvenin içine her küçük kurtçuk hayvanı girdiğinde, siz sevap kazanıyorsunuz. Ve bu sevaplar, günâhlarınıza kefaret oluyor. Siz öleli, âhiret yurduna göç edeli belki 50 yıl olmuş ama size buradan, dünya hayatından hâlâ sadaka geliyor, gelmeye devam ediyor. 

Müthiş birşey bu! Allâh aşkına, şu yaşadığımız hayatta, şu imtihan dünyasında bundan daha muhteşem bir olay gösterebilir misiniz?

Peygamber Efendimiz, mübârek yaşamı boyunca ashâbına ve ümmetine ağaç dikmeyi tavsiye etmiş, Müslümanlar’ı fidan dikmeye teşvik etmiştir. Nitekim Allâh’ın sevgili Resûlü bunu yalnızca teşvik etmekle kalmamış, kendisi ağaçlandırma çalışmalarını bizzat yaparak bu konuda da öncülük etmiş, ashâbına örnek olmuştur. Resûlullâh bizzat kendisi 500 hurma ağacı dikmiştir.(29)

Peygamberimiz Hz. Mûhâmmed (saw) ve O’nun güzide ashâbı ağaç dikme ve çevre düzenlemesinde bu derece hassas idi. Nitekim Sevgili Peygamber, “Kıyamet koparken bile olsa, elinizde bir fidan varsa, onu toprağa dikin” (30) diye tavsiye etmektedir. Doğaya ve çevreye, bitkiye, ağaca bu derece önem veren ikinci bir öğreti yoktur yeryüzünde.

Sevgili kardeşlerim ve kızkardeşlerim;

Sizlerle beraber, Qûr’ân-ı Kerîm’in ve Sünnet-i Nebî’nin “fizilâlinde” oturarak yaptığımız bu “yeşil sohbetimize” gelecek hafta da devam edelim, inşallâh.

 

sediyani@gmail.com

 

DİPNOTLAR:

 

(1) : Waqıâ, 63 – 74 

(2) : Doç. Dr. İbrahim Özdemir, Yalnız Gezegen, Kaynak Kitaplığı Yayınları, İstanbul 2001

(3) : İbrahim Sediyani, Adını Arayan Coğrafya, s. 26, Özedönüş Yayınevi, İstanbul 2009

(4) : İsrâ, 44; Hadid, 1; Cum’â, 1

(5) : Hacc, 18

(6) : Nebe, 14 – 16 

(7) : Abese, 25 – 32

(8) : Baqara, 21 – 22

(9) : Nûh, 17 – 18 

(10) : Nûh, 19 – 20

(11) : Abdulaziz Hatip, Risâle-i Nûr’dan Dûâlar, s. 170 – 171, Gençlik Yayınları, İstanbul 1993

(12) : Tâhâ, 53

(13) : Baqara, 22

(14) : Seyyîd Qutb, Fizilâl’il- Qûr’ân, Baqara 22, Hikmet Yayınları, İstanbul 1979

(15) : Kâf, 7 

(16) : Sebe, 10

(17) : Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, cilt 6, s. 353 – 354 

(18) : Seyyîd Qutb, age, cilt 12, s. 109 – 110

(19) : Richard Foltz, They are Communities Like You: Animals in Islamic Traditionand Muslim Culture, New York 2005

(20) : En’ âm, 38 

(21) : Seyyîd Qutb, age, cilt 11, s. 129 – 130 

(22) : Nahl, 66; Mû’mînun, 21

(23) : Nahl, 5 – 8; ayrıca bkz. Furqan, 48 – 49; Mû’mîn, 79 – 80; En’âm, 142

(24) : Ziyaüddin Serdar, Hilal Doğarken, s. 213 – 249, İnsan Yayınları, İstanbul 1994

(25) : Ali Rıza Temel, İslam’a Göre İnsan – Çevre İlişkisi 

(26) : - Mûslim, Musâkât, cilt 10., Ahmed ibn-i Hanbel, Mûsned, cilt 6, s. 444, Muhtar’ul- Ehâdis, 1215. Hâdis, Buharî, Edeb 27; Hars 1

(27) : Tecrîd-i Sarîh, cilt 7, s. 122

(28) : A. Wahhab Şa’ranî, Keşf’ul- Ğumme, cilt 2, s. 16, Kahire 1964

(29) : El- Hindî Kenz’ul- Ummal, cilt 3, s. 309 

(30) : - Buharî, Edeb’ul- Mûfret, s. 168, Kahire 1379, Ahmed ibn-i Hanbel, Mûsned, cilt 3, s. 191, Tecrîd-i Sarîh, cilt 7, s. 124

 

FOTOĞRAFLAR

Mainau Çiçek Adası’ndan muhteşem manzaralar... Ada üzerindeki ağaçların ardında göl, göl sularının üzerinde yelkenliler (ALMANYA)

 

Konstanz Gölü’nün sadece kıyılarında değil, suyunun altında ve üstünde de cıvıl cıvıl bir yaşam var (ALMANYA)

 

Adadan göle su fışkırıyor, bir kuş da oturmuş bu olayı seyrediyor (ALMANYA)

 

İşte, çiçek adasının üzerinde, Konstanz Gölü (Bodensee)’nün haritasını yapmışlar çiçeklerle...Göl kenarındaki şehirler pembe ve lila renkli çiçeklerle yapılmış, her şehrin olduğu yere de bir tabela dikilmiş. Tabelalarda şehrin ismi yazılı ve ait olduğu coğrafyanın (İsviçre, Avusturya, Bavyera, Baden – Württemberg) bayrağı var... Buna benzer bir olaya, Nisan 1994’te gidip bir ay kaldığım Van şehrimizde de şâhid olmuştum. Van şehir merkezindeki bir açıkhava parkındaki havuzun şeklini Van Gölü haritası biçiminde yapmışlardı (ALMANYA)

 

Bu çiçek san’atını gören aklı başındaki herkes bunun Konstanz Gölü’nün haritası olduğunu anlar tabiî ki. Fakat benim gibi cahiller de anlasınlar diye, yine de – ne olur ne olmaz diyerek – bir tabela dikmişler... Şimdi bu tabeladaki haritadan gezimize yeni baştan bir göz gezdirelim: Haritanın sol üst köşesindeki Überlingen kentinden gölü tavaf etme aksiyonumuza başlamış ve saat yönünde hareket ederek seyahat etmiştik. Friedrichshafen kentinde zeppelinler hakkında sohbet etmiştik. Haritanın en sağındaki Avusturya şehri Bregenz’de ise sohbetimizin konusu futbol idi. Ordan İsviçre’ye geçmiş, tarihteki ilk gazetenin yayınlandığı yer olan Rorschach kentinde “tarihteki ilk Türkçe ve Kürtçe gazeteleri” anlatmıştık. Gezimizin en zevkli etabı olan Romanshorn kentinde ise sevimli yaratık Mocmoc ile tanışmıştık; yaşamadığımız çocukluğumuzu biraz geç de olsa yaşama fırsatı yakalamıştık. Sonra büyümüş ve bir yetişkin olarak geldiğimiz Konstanz kentinde bizi “Güzel kadın İmperia” karşılamıştı. Şu anda Mainau Çiçek Adası’ndayız ve dikkat ederseniz, bulunduğumuz yer haritada özel olarak kırmızı renkle işaretlenmiş. Mainau’dan sonra Reichenau adasına geçeceğiz ki o da, dikkatlice bakın, sarı renkle işaretlenmiş. Akşam ise, haritanın en solundaki Radolfzell kentine geçeceğiz ve geceyi o şehirde geçireceğiz. (ALMANYA)

 

Konstanz şehri ve hemen arkasında Mainau adası (ALMANYA)

 

İsviçre’nin Stein am Rhein kenti ve hemen arkasında, gece misafir olacağımız Radolfzell şehri (ALMANYA)

 

Tam karşıda Friedrichshafen, Zeppelin abimizin ikâmetgâhı (ALMANYA)

 

İşte Romanshorn, yetim çocuk Roman ile sevimli yaratık Mocmoc’un kenti... Ne çok elma yemiştik, değil mi? (ALMANYA)

 

En solda Reichenau adası... Mavi aksiyonumuzu orada noktalayacağız (ALMANYA)

 

Mainau Çiçek Adası’nda en çok sevdiğim eserlerden biri: “Italienische Wassertreppe”, yani İtalyan Su Merdiveni (ALMANYA)

 

Su merdiveni o kadar hoş ki.. Yukarıdan aşağıya merdivenden su akıyor (ALMANYA)

 

Su merdiveni olağanüstü güzel (ALMANYA)

 

Suyla oynamak suyun kendisi kadar güzel (ALMANYA)

 

Yaşamak bir şiir, yeni anladım
mısraları bünyanun mersus, sarı yapraklar ve buz mavisi
dağların bir yamacı muhacir çeşmesi
zozan, yeşil örtüsü çoban kızının
bir yamacı güneş vuran göğsüm
bir kez bile değmeyen gölgesi saçlarının
içimde kaval sesi var
kuzular meletiyorum mezarlıklarda
ben ölünce sen kapat cansız ağzımı, gúla rozín
soğuk dudaklarımda gezdir, çoban kızı
yüzüksüz parmaklarını.

YAZIYA YORUM KAT

12 Yorum