1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur –11
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Su: Akarsa Nehir, Düşerse Şelâle, Durursa Göl Olur –11

A+A-

“Ormandaki tüm sesleri dinle. Ağaçları izle, hayvanları ve tüm yaşayan şeyleri... Kitaplardan öğrendiklerinden fazlasını bulacaksın”

Kızılderili reisi Joe Coyhi

 

Alemlerin Râbbi olan Allâh, yeryüzünü imar etme görevini insana yüklediğini beyan etmektedir. Bu durum, yüce kitâbımız Qûr’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade edilmektedir:

فَاسْتَغْفِرُوهُ فِيهَا وَاسْتَعْمَرَكُمْ الْأَرْضِ مِنَ أَنْشَأَكُمْ هُوَ

“O sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizi yeryüzünü imar etmede görevli kıldı.” (1)

Âyet-i kerîmede geçen “isti’mar” kelimesini tefsir eden İslam âlimleri, biri “tekvinî”, biri de “teklifî” olmak üzere iki farklı yorum getirmişlerdir. Başını İbn-i Kesir’in çektiği ve âyeti birinci tefsir şekli olan tekvinî emre göre yorumlayan cenahın bakış açısına göre “isti’mar” vurgusu, Allâh’ın insanı dünyayı imar edecek şekilde yarattığını ifade ederken (2), başını İbn’ul- Cewzî’nin çektiği ve âyeti ikinci tefsir şekli olan teklifî emre göre yorumlayan cenaha göre ise “isti’mar” vurgusu, Allâh’ın insandan dünyayı imar etmesini istediğini ifade etmektedir. (3)

Hûd sûresindeki bu âyet-i kerîmeyi tekvinî emre göre tefsir eden müfessirler, âyeti “Allâh sizi, yeryüzünü imar ediciler yaptı” (4) şeklinde tefsir ederken, teklifî emre göre tefsir eden müfessirler ise, âyeti “Allâh yeryüzünü sizin imar etmenizi istedi” (5) biçiminde tefsir etmişlerdir.

Şunu bütün içtenliğimizle ve tamamen emin bir şekilde, gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz ki, bin beşyüz yıllık kutlu İslam tarihi boyunca, istisnasız bütün İslam ulemâsı hemfikir bir şekilde, yukarıda zikrettiğimiz âyet-i kerîmeye dayanarak, çevre bilincinin arttırılması, doğa ve bitki örtüsünün korunması, hayvanların ve çiçeklerin tıpkı insanlar gibi hukuklarının olduğunun kabul edilip onların yaşam ve gelişim haklarına saygı gösterilmesi, meskenlerin yapılması, su kanallarının açılması, ağaçlandırma çalışmaları gibi imar işlerinin topluma farz olduğunu söylemişlerdir. (6) İslam ulemâsı, insanın hem tabiî ve hem de ilahî bir görev olarak yeryüzünü imar etmesi gerektiğine işaret edip, velâkin bunu yaparken, tabiatı tahrib etmeden yapması gerektiğine dikkat çekmiş ve bu hassasiyetin “Müslüman ahlakı”nın bir özelliği olduğuna vurgu yapmışlardır. (7) Çevre bilincinin arttırılması ve bu yönde somut adımlar atılması, hem kültür ve sosyal dokumuzun bir gerekliliği, hem de bunu emreden İslam dîninin yüklediği bir sorumluluktur. (8)

İslam, “çevreci” bir dîndir. Qûr’ân-ı Kerîm’de, Rahmân Sûresi’nde şöyle buyurulmaktadır:

الْمِيزَانِ فِي تَطْغَوْا أَلَّا * الْمِيزَانَ وَوَضَعَ رَفَعَهَا وَالسَّمَاء * يَسْجُدَانِ وَالشَّجَرُ وَالنَّجْمُ

“Bitkiler ve ağaçlar (Allâh’a) secde ederler. Allâh göğü yükseltti ve dengeyi koydu. Sakın dengeyi bozmayın.” (9)

Bazı İslam müfessirleri, Rahmân Sûresi’ne “Çevre Sûresi” de demişlerdir; bu sûrenin bir adı da “Çevre Sûresi”dir. (10)

Ancak ne hazindir ki, İslam’da “çevre” konusu en çok önem verilen konuların başında gelmesine, Qûr’ân-ı Kerîm’de ve Resûl-i Ekrem (saw)’in hâdîs-i şerîflerinde ağaçlardan, bitkilerden, hayvanlardan, kuşlardan, akan sulardan defaatle bahsedilmesine, çevre hizmetinin teşvik edilmesine ve hatta emredilmesine rağmen, bu konu Müslümanlar tarafından bugüne kadar hep ihmal edilmiş ve arka plana atılmıştır. Bin beşyüz yıllık İslam tarihi boyunca, saltanat rejimlerinden ve saraydan yana kimliksiz bir duruş sergileyen ulemâ, daha çok ilmihal ve ferdî ibadetlerin ayrıntı hükmündeki ritüelleri üzerine kitaplar yazarken, saltanat rejimlerine karşı tewhidî ve inqılâbî bir kimlik sahibi duruş sergileyen ulemâ ise, yaşadıkları ve yaşanılan zorluklardan dolayı, daha çok İslam’ın kurtuluşçu ve özgürlükçü boyutunu işlemiş, Qûr’ân’ın direnişçi rûhunu işleyen eserler ortaya koymuşlardır. Öyle veya böyle, her iki kesim ulemâ da, İslam’ın en önemli konularının başında gelen “çevre bilinci” konusunu ihmal etmişlerdir.

Qûr’ân-ı Kerîm’i çevreci bir bakış açısıyla okuduğumuzda, Qûr’ân’ın kutsal kitaplar arasında çevreye en çok önem veren kitap olduğunu görürüz. Florida Devlet Üniversitesi Çevre Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Richard Foltz, “Çevreye ve hayvanlara en çok duyarlılık gösteren ve yer veren kitap, Qûr’ân’dır” diyor. (11)

Kâinattaki tabiî düzen, Allâh Celle we Celaluhu tarafından yaratılmış ve bize bahşedilmiştir. (12) Bu düzen ve âheng, Allâh-û Teâlâ’nın insana verdiği değerin bariz bir nişanesidir. Qûr’ân-ı Âzimuşşân, yeryüzündeki ve gökyüzündeki canlı – cansız bütün varlıkların belli bir ölçüye ve dengeye göre yaratıldığını beyan ederken (13), yukarıda da belirttiğimiz üzere, insanın tabiattan faydalanma esnasında bu ölçü ve dengeyi bozmaması gerektiğine dikkat çekmektedir. (14)

Tabiatta olanı tüketirken, dikkat etmemiz gereken çok önemli bir husus vardır ki, o da “ekolojik denge” dediğimiz, tabiatın düzenine (ekosistem) zarar vermemektir. Bizler kurulu bir dünyada doğmakta ve fakat sosyal hayatın ürettiği bir bilinçle doğal çevremizle ilişki içine girmekteyiz. Her an teneffüs ettiğimiz havanın, ışık ve ısısına muhtaç olduğumuz güneşin, havamıza oksijen üreten ve bize psikolojik bir haz veren yeşilin, içimizi açan berrak mavi gökyüzünün, zümrüt yeşili rengiyle insanları kendine çeken denizin varlığını, ancak bunlar olmadığı zaman ya da kullanılamaz hale geldiğinde fark ederiz. Ancak o zaman her şey için çok geç olmuş olur. (15)

Nitekim dünya ile diğer gezegenler, karalarla denizler, insanlarla hayvanlar, canlı ve cansız bütün varlıklar arasında her yönden bariz bir ilgi ve denge mevcuttur. Her varlığın, küllî varlık hiyerarşisi içinde belli bir yeri ve vazifesi vardır. Qûr’ân-ı Kerîm, güneş ve ayın bir hesap ve plana göre hareket ettiklerini, bitki ve ağaçların Allâh’ın emrine boyun eğdiklerini, Allâh’ın göğü belli bir ölçüye göre yükselttiğini ve insanların bu ölçü ve dengeye tecavüz etmemesi gerektiğini beyan etmektedir. (16)  Allâh-û Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

تَشْكُرُونَ وَلَعَلَّكُمْ فَضْلِهِ مِن وَلِتَبْتَغُوا بِأَمْرِهِ فِيهِ الْفُلْكُ لِتَجْرِيَ الْبَحْرَ لَكُمُ سخَّرَ الَّذِي اللَّهُ

“Allâh, içinde gemilerin, emriyle akıp gitmesi, onun lütfunu aramanız ve şükretmeniz için denizi sizin hizmetinize verendir.” (17)

Bir diğer âyet-i kerîmede ise şöyle buyurulmaktadır:

* لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَآئِبَينَ وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَسَخَّر

وَآتَاكُم مِّن كُلِّ مَا سَأَلْتُمُوهُ وَإِن تَعُدُّواْ نِعْمَتَ اللّهِ لاَ تُحْصُوهَا إِنَّ الإِنسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ

“Gökleri ve yeri yaratan, yukarıdan indirdiği su ile size rızık olarak ürünler yetiştiren, emri gereğince denizde yüzmek üzere gemileri, nehirleri, belli yörüngelerinde yürüyen ay ve güneşi, gece ile gündüzü sizin emrinize veren Allâh’tır. Allâh, istediğiniz her şeyi size vermiştir. Allâh’ın nimetlerini sayacak olsanız bitiremezsiniz. Doğrusu insan çok zâlim ve nankördür.” (18)

Çağımızın en önemli problemlerinden biri, hatta bana göre en başta geleni, işte bu ekolojik dengenin bozulması, bununla bağlantılı olarak çevre kirliliğinin, su sıkıntısının ve çölleşmenin ortaya çıkmasıdır. Allâh Tebareke we Teâlâ, insanlardan doğal çevrenin ve ekolojik dengenin korunmasını istemekte, doğal düzeni bozmamasını tembihlemektedir. Zira bundan yine insanın kendisi zarar görecektir. Rûm Sûresi’nde şöyle denilmektedir:

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُم بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

“İnsanların kendi işledikleri kötülükler sebebi ile karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Yanlıştan dönmeleri için Allâh yaptıklarının bazı kötü sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır.” (19)

Çevreyi kirletmek, doğanın dengesini bozmak ve ekolojik dengeyi tahrib etmek, Qûr’ân-ı Kerîm’de “fesad” olarak nitelenmiştir. Nitekim Cenâb-ı Allâh, Baqara Sûresi’nde buna işaretle şöyle buyurmaktadır:

وَالنَّسْلَ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الْفَسَادَ وَإِذَا تَوَلَّى سَعَى فِي الْأَرْضِ لِيُفْسِدَ فِيهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ

“İnsanlardan öyleleri vardır ki işbaşına gelince, yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip etmek ve nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.” (20)

Qûr’ân ışığında konuyu etüd ettiğimizde rahatlıkla görebileceğimiz üzere, Allâh Tebareke we Teâlâ, iktidara geldikleri zaman, yani devlete ve rejime hükmettikleri zaman “bozgunculaşan” kişilerin (veya güçlerin) yaptığı kötü işleri sıralarken, “ekinleri tahrip etmeyi” de zikretmektedir.

Allâh, bozguncuların sıfatlarını anlatırken, üç özellikten söz etmektedir; “ortalığı fesada vermek” (terör ve anarşi), “ekinleri tahrip etmek” (ekolojik dengeyi bozmak ve çevreye, bitki ve hayvan türleri ile su kaynaklarına zarar vermek) ve “nesilleri bozmak” (fuhuş, cinsî sapkınlık). Bu üç bozgunculuğu, Qûr’ân, azgınlaşanların vasıfları olarak beyan etmektedir.  Dolayısıyla “terörizm, doğa, bitki ve hayvanlara zarar vermek ve fuhuş”, Yüce Yaratıcımız’ın Qûr’ân’da lâ’netlediği üç fiil olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira birincisi toplumun, ikincisi tabiatın, üçüncüsü de neslin yaşama hakkına tecavüz anlamına gelmektedir.

Qûr’ân-ı Kerîm’de “ekinleri tahrip etmek” bozgunculuğun ve azgınlaşmanın (tuğyan) belirtileri arasında zikredildiğine göre, demek ki doğanın dengesini bozmak, bitki örtüsünü tahrib etmek, hayvanlara eziyet etmek, çiçeklere zarar vermek, akarsulara, göl ve nehirlere zararlı atıklar karıştırmak, ormanları yakmak, hatta yerlere çöp atmak, bütün bunlar “tağutî” vasıflar olarak nitelendirilmektedir. Dolayısıyla ağaçlara ve çiçeklere zarar vermek ve yerlere çöp atmak gibi belki de hepimizin sorumsuzca yaptığı fiiller, aslında “tuğyan” belirtisi olup Allâh’ın koyduğu ölçü ve dengeyi tahrib etmeye yönelik davranışlar olduğundan, Allâh’ın lâ’netine uğrama gibi kötü bir sonuçla bizi karşı karşıya bırakabilecektir.

Nitekim günümüzdeki bozgunculara, tâğutî ve azgın devletlere ve rejimlere baktığımızda, tıpkı Qûr’ân-ı Kerîm’de belirtildiği gibi, en çok da bu üç çirkin fiili icra ettiklerini rahatlıkla müşâhâde edebiliriz. Bu tâğutî güç ve rejimler, Baqara 205’te işaret edildiği gibi, “ortalığı fesada verirler” (halka zûlüm ve baskı, insanların inançlarına, kültür ve varlıklarına saldırı, halkların konuştukları dilleri yasaklama, ırkçı ve şoven ideolojilerle halkı terörize etme, yerleşim yerlerinin, köylerin ve kentlerin isimlerini değiştirme, asimilasyon, inkâr, jakoben yönetim, askerî darbeler, halkın münevver ve rewşen kesimlerine, halkın sevdiği değerli isimlere suikastler düzenleme, “faili meçhul” dedikleri cinayet ve bombalamalar vs.), “ekinleri tahrip ederler” (bir coğrafyaya saldırı, dağlarını bombalama, ormanlarını yakma, göllerini kurutma, nehirler ve ırmaklar üzerinde barajlar inşâ ederek akarsuların doğal akış seyrine tecavüz etme, fabrika atıklarıyla dereleri ve otlakları, hayvanların otlandığı meraları zehirleme, şiddet ve baskı politikalarıyla halkın geçim kaynağı olan tarım ve hayvancılığı bitirme vs.) ve “nesilleri bozmak” (kitle iletişim araçlarını kullanarak fuhuş ve ahlaksızlığı yaygınlaştırma, gazete – dergi, televizyon ve internet yoluyla fuhuşu ve zinayı ilkokul öğrencilerine kadar inecek derecede yaygın hale getirme, ahlaksızlığı ve sapıklığı “san’at” adı altında taltif ederek topluma saygın ve hoş gösterme, televizyondaki İslamî ve örfî aile yapımıza ters düşen dizi filmlerle boşanmayı şirin gösterme, evlilik dışı ilişkileri ve boşanmayı özellikle kadınlara şirin gösterme vs.) için çalışırlar.

Çevreyi kirletmek, doğanın dengesini tahrib etmek, bitkilere, ağaçlara, çiçeklere, kuşlara, böceklere, karıncalara, kelebeklere, denizlere, göllere, nehirlere zarar vermek, ne yalnızca Allâh’a, ne de yalnızca canlılara karşı bir isyandır; bilâkis, böyle bir “bozgunculuk”, hem Râbbimiz’e, hem de bütün insan, hayvan ve nebatata karşı isyandır. Allâh’ı seven, O’nun eserlerini de sever; Allâh’ı seven, O’nun yarattığı güzellikleri de sever. Çünkü “Allâh güzeldir ve güzeli sever” (21); O güzel olduğu için, O’nun yaratması da güzeldir, dolayısıyla yarattıkları da güzeldir.  “Göklerin ve yerin nûru” (22) olan güzel Allâhımız, yarattığı herşeyi de güzel yarattığını söylemektedir. (23)  Nitekim sevgili Peygamberimiz de (anam, babam ve çocuklarım O’na fedâ olsun) hâdis-i şerîflerinde “Hayrı ve iyiliği, güzel yüzlü olanların yanında arayınız” (24), “Bana göndereceğiniz temsilcinin yüzü ve ismi güzel olsun” (25), “Allâh-û Teâlâ kime güzel yüz ve isim verir, o da bunları küçültecek duruma düşürmezse, seçilmişlerden olur” (26), “Geceleri çok namaz kılanın yüzü güzel olur” (27), “Adalet güzeldir, fakat idarecide daha güzeldir. Cömertlik güzeldir, zenginde daha güzeldir. Vera âlimde, sabır fâkirde, tewbe gençte daha güzeldir. Hâyâ güzeldir, fakat kadında daha güzeldir” (28) buyurmuşlardır.

Güzel Allâh, Nûr Sûresi’nde şöyle buyurmaktadır:

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ

“Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimselerle, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların Allâh’ı tesbih ettiğini görmez misin? Her biri dûâsını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allâh onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir.” (29)

Qûr’ân, insanlar ile canlılar, bitkiler ve doğa arasında etik bir boyut oluşturmaktadır. Etrafımızdaki alem O’nun (cc) âyetleri olduğu gibi, bu âyetlerin üzerine iyice düşünmek, onlardaki incelikleri kavrayarak Allâh’a zikretmek ve O’na hamdetmek, bu nimetlerle olan ilişkilerimizi tanzim etmek de bir “kulluk” sorumluluğu olarak karşımıza çıkmaktadır.(30) Qûr’ân kâinattan bahsederken, onun “Müslüman” olduğunu, Allâh’a tam bir teslimiyetle bağlı bulunduğunu belirtir. (31) Dolayısıyla “tewhîdi bir kimliğe” ve “kulluk bilincine” sahip olan her Müslüman, kâinattaki canlı ve cansız bütün varlıklarla münasebetlerini bu kimlik ve bilinç ekseninde düzenlemekle mükelleftir. Zira Üstâd Seyyîd Qutb’un da belirttiği gibi, “kulluk bilinci ve ibâdet”, yalnızca insanın Allâh ile olan ilişkisini değil, bilâkis bizim hem Râbbimiz’le, hem de yeryüzünde bulunan bütün diğer insanlar, hayvanlar ve bitkiler ile, içinde yaşadığımız toplum, çevre, doğa, su kaynakları ve topraklar ile olan münasebetlerimizi de kapsayan bir bilinç halkasıdır; canlı veya cansız bütün varlıklarla ilişkilerimizi bu “kulluk bilinci” etrafında şekillendirir ve düzenleriz.(32) Çünkü bütün varlık alemi Allâh’ın iradesine mutlak bir surette teslim olmuştur. Cansız varlıklar dahil olmak üzere bütün mahlukât, Allâh-û Ekber’in emirlerine boyun eğen, O’na (cc) ibadet edip güzel ismini zikreden, fıtrî vazifelerini sadakatle yerine getiren itaatli askerler gibidirler.(33)

Bu bilinci kuşanan ve kulluğunun gerektirdiği şumüllü bir kimliğe sahip olan her Müslüman, tıpkı Kızılderililer gibi, tabiattaki her varlıkla, bütün hayvanlar ve bitkilerle, atlar, inekler, koyunlar, keçiler, kuşlar, kelebekler, böcekler, karıncalar, arılar ve ağaçlar, çiçekler, akarsular, nehirler, şelâleler ile “arkadaş” ve “kardeş” olur; onlarla birlikte yaşar ve onları tıpkı öz kardeşi veya arkadaşı gibi korur, ona zarar vermediği gibi zarar verilmesini de engeller, onlara değecek olan tüm kötülüklere mani olmaya çalışır.(34) Nitekim canlı ve cansız bütün varlıklarla bir anlaşma ve uyuşma içine giren insan, bütün varlıkların kendisini saygı ile karşıladığını, aynı Yüce Râbb’in eseri olduklarını, bütün eşyânın kendisine munis bir dost gibi davrandığını hisseder. Materyalist düşünce sistemlerinde, kapitalist ve emperyalist sitemlerde olduğu gibi herşey kendisine mücadele edilmesi gereken bir vâhşet ve düşmanlık intibâı vermez.(35)

Kulluk bilincini kuşanmış, davetçi kimliğe sahip olan bir Müslüman, çevre ve ekoloji konusunda herkesten fazla duyarlı olmalı, doğayla, hayvanlar ve bitkilerle, toprak ve suyla, coğrafyayla, denizlerle, göllerle ve nehirlerle tıpkı Kızılderililer gibi “arkadaş” ve “kardeş” olmalıdır, hatta “sırdaş” olmalıdır. Ağaçlarla, çiçeklerle ve ırmaklarla konuşmalı, onlarla dertleşmeli, sohbet etmelidir. Zira aynı şeyi Allâh Tebâreke we Teâla yapmakta, Qûr’ân-ı Kerîm’de sürekli olarak kuşlardan, böceklerden, karıncalardan, arılardan, çiçeklerden bahsedilmektedir. Nitekim Kızılderililer, İslam’ın rûhuna uygun olarak bütün tabiatı bir “aile” olarak görmekte, hatta Kızılderililer’de örneğin hamile bir kadın, doğum yapmasına birkaç hafta kala tek başına ormanın içine salıverilmekte, ormanda gezinti yaptırılmakta, böylece hamile kadının karnındaki bebek daha doğmadan tabiattaki sesleri dinlemekte, bebek daha anne karnındayken ona doğa sevgisi, hayvan ve bitki sevgisi, çevre bilinci kazandırılmakta ve bebek bu fıtrat üzere dünyaya gelmektedir. (36)

Bilmemiz gereken ilk şey, tabiatın cansız değil, canlı olduğu ve bir yaşama sahip bulunduğudur. Yüce kitabımız Qûr’ân-ı Kerîm, Allâh-û Teâlâ’nın kâinatla konuştuğunu, bizim cansız gözüyle baktığımız pek çok varlığı (toprak, bulutlar, sıradağlar, nehirler, denizler vs.) canlı varlıklar gibi muhatab aldığını belirtmektedir. Allâh onlara “İsteyerek de olsa, istemeyerek de olsa emrime gelin” der, onlar da Allâh’a “Lebbeyk” diyerek karşılık verir ve “Gönüllü olarak geldik” derler.(37)  

Yerler, gökler, yerlerde ve göklerde, denizlerin altında yaşayan bütün canlı ve cansız varlıklar Allâh’ı tesbîh, taqdîs ve tenzîh ederler. Kâinatta var olan her şey Allâh’ın büyüklüğünü ve güzelliğini zikretmekte, O’nun birliğine, uluhiyetine ve rububiyetine şâhidlik etmektedirler.(38) Qûr’ân okuyan ve hayatını Qûr’ân’a göre tanzim eden herkes, bu gerçeğin idrakindedir.(39) Maviliği ile gökler, yeşilliği ile tarlalar, göz alıcı bağlar, hışırtılı ağaçlar, şırıltılı sular, nağmeleriyle kuşlar, doğması ve batması ile güneş, yağmur yağdırmasıyla bulutlar, işte bütün bunlar Allâh’ı tesbîh etmekte, O’nun (cc) güzel isimlerini ve yüce şânını zikir ve ikrar etmektedirler.(40) Ancak bunu bizler anlayamıyoruz, çünkü onlar bu zikir ve tesbihi bizim konuştuğumuz ve anladığımız dille yapmamaktadırlar, kendi dilleriyle yapmaktadırlar.

Qûr’an, suyu hayatın kaynağı olarak zikretmektedir. Allâh her canlıyı sudan yaratmıştır.(41) Elmalılı Hamdi Yazır, “Gökten uygun bir ölçüde su indirdik”(42)  âyetini yorumlarken, Qûr’ân’ın suyun “nimet” boyutuna yaptığı vurguyla ilgili olarak şu tesbitleri yapar: “Yani takdir ettiğimiz belirli bir miktar ve ölçüde yüksekten yağmur yağdırdık. İnsanların tâ çamurundan beri hayatî gereklerinin en önemlisi olan suyun kendisi bir nimet olduğu gibi, birçok nimetlerin meydana gelmesine sebep olduğu da bilinmektedir. Fakat böyle olması, her ihtiyaca göre bir ölçü ile sınırlıdır. Fazlası tufan gibi yıkıcı ve yok edici olur. Onun için faydalı yağmurlar da zaman zaman değişik ihtiyaca göre değişik miktarda yağarlar. Öyle ki bunların yağışı ve miktarları normal bir şekilde bir düzeyde ve bir ölçüde değil, Allâh’ın dilemesi ve ilmine göre bir tasarrufa delâlet eder bir şekilde az çok biribirine benzer bir nizam içindedir. Ve ilâhî yardımı ifade eden bu noktayı özellikle belirtmek için ‘bi qaderin’ (ölçü ile) kaydı konulmuştur.”(43)  Yine Qûr’ân-ı Kerîm’deki “Allâh’ın lütfundan nasib arayıp bulmak için gemilerin suları yardığını, denizlerde devamlı dolaştıklarını görürsün. Umulur ki bütün bu nimetlere şükredersiniz”(44) âyet-i kerîmesi de aynı nimet – şükür boyutunu vurgulamaktadır.(45)     

Qûrân-ı Âzimuşşân, “Dünyada biribirine komşu (kara) parçaları, üzüm bağları, ekinleri dallı veya dalsız hurma ağaçları vardır ki hepsi aynı su ile sulanmaktadır. Bunumla beraber yemede Biz onların bazısını bazısından daha üstün, daha kaliteli kılarız. Elbette bunlarda akleden kimseler için alınacak nice dersler ve ibretler vardır”(46) buyurmaktadır. Demek ki nasıl ki insanlar aynı topraktan ve sudan yaratıldıkları halde biribirlerinden derece olarak üstünler, kimi akıl yönünden, kimi değişik şekilde diğerlerinden farklı iseler, aynı durum ağaçlarda ve bitkilerde de sözkonusudur. Nasıl ki aynı gıdalarla beslenen iki insan buna rağmen farklı bir dereceye sahip olurlar, aynı suyla beslenen ağaçlar da biribirinden faklı derecelere sahip olurlar, kalite olarak biribirinden üstün olurlar.

Qûr’ân’da açık bir şekilde, yeri yayanın, orada sağlam dağlar yükseltenin, ırmaklar akıtanın Allâh olduğuna(47) sık sık vurgu yapılmakta, bunun hikmeti olarak da hareketleriyle bizi sarsmaması, yeryüzüne ağır baskılar çakması, sabit dağlar koyması, amaçlarımıza ermemiz için ırmaklar ve geçitler yerleştirmesi(48) ifade edilmektedir.

Su, bütün canlılar için en temel doğal kaynaktır. Ancak, “tükenebilir” bir kaynaktır ve diğer pek çok kaynağın aksine, ne “üretilebilir” bir kaynaktır ve ne de yerini alabilecek başka bir alternatifi var. İnsanoğlunun uğruna savaşlar yaptığı petrol bir gün bitse bile, petrolün yerine yeni ve alternatif bir kaynak bulunabilir – ki yakın bir zamanda bulunacağına da inanılıyor -, ancak suyun alternatifi yoktur, üretilmesi de mümkün değildir. Canlılar petrol olmadan da yaşayabilirler ancak su olmadan yaşam olmaz.  Su, tıpkı kan gibidir; ne üretilebilir, ne de yerine başka birşey ikame edilebilir. Araştırmalar, insanın yalnızca su içerek yaklaşık 40 gün boyunca yaşamını sürdürebileceğini, susuzluğa ise ancak 10 gün dayanabileceğini gösteriyor. Uzmanlar, su kıtlığının, gıda üretimini, sağlığı ve sosyal istikrarı, kısacası tüm yaşamı tehdit edeceğini belirtiyor. Yani su yoksa, hayat da yok!(49)

Evet… Su, Allâh’ın bize bahşettiği büyük bir nimettir. Allâh bizi hem sudan yarattı, hem de yaşamımızı suya bağladı; zira su olmadan yaşamamız mümkün değildir. Su bizim için her şeydir; “akarsa nehir”, “düşerse şelâle”, “durursa göl”dür ve güzeldir ama “kurursa çöl” olur ve işte o zaman hayatımızı idame ettirmemiz mümkün olmayacaktır.

Sevgili kardeşlerim ve kızkardeşlerim;

Sizlerle beraber, Qûr’ân-ı Kerîm’in ve Sünnet-i Nebî’nin “fizilâlinde” oturarak yaptığımız bu “yeşil sohbetimize” gelecek hafta devam edelim, inşallâh.

 

sediyani@gmail.com

 

DİPNOTLAR:

 

(1) : Hûd, 61

(2) : İbn-i Kesir, Tefsir, cilt 2, s. 450

(3) : İbn’ul- Cewzî, Zad’ul- Mesir, cilt 4, s. 133, Beyrut 1984

(4) : İbn-i Kesir, age

(5) : İbn’ul- Cewzî, age

(6) : Ebû Hayyan, El- Behr’ul- Muhit, cilt 6, s. 175, Beyrut 1992

(7) : age

(8) : İbrahim Sediyani, Federal Almanya Cumhuriyeti Çevre, Doğa Koruma ve Reaktör Güvenliği Bakanlığı Doğa Koruma Dairesi, Federal Almanya Cumhuriyeti Doğa Koruma Birliği, Türkiye Araştırmalar Merkezi ve Lüneburg Üniversitesi işbirliğiyle gerçekleştirilen “Doğa ve Çevre Korumasında Biyolojik Çeşitliliğe Dair Kültürlerarası Duyarlılaştırma” adlı sempozyumda Almanca olarak yaptığı “Hayat Ağacımızdaki Yeşil Renk Yok Olmasın” adlı konuşmasından, Frankfurt 22.01.2009

(9) : Rahmân, 6 – 8

(10) : İbrahim Sediyani, agk

(11) : Prof. Richard Foltz, İslam’da Hayvan Hakları

(12) : İbrahim, 32 / Nahl, 12, 14 / Hacc, 65 / Ankebut, 61 / Lokman, 20 / Fatr, 13 / Zûmer, 5 / Casiye, 13

(13) : Hicr, 16 – 20 / Qamer, 49

(14) : Rahmân, 7 – 12

(15) : Dr. Muhsin Toprak, İslam’ın Çevre Bilincine Katkısı, Yeni Umut Dergisi, Sayı 69, Temmuz – Ağustos – Eylül 2005

(16) : Rahmân, 5 – 9

(17) : Casiye, 12

(18) : İbrahim, 33 – 34

(19) : Rûm, 41

(20) : Baqara, 205

(21) : Müslüm 19, İbn-i Mesud’dan rivayet etmiştir

(22) : Nûr, 35

(23) : Secde, 7

(24) : Beyhekî

(25) : Bezzar

(26) : Beyhekî

(27) : Mewkufât

(28) : Deylemî

(29) : Nûr, 41

(30) : Toşihiko İzutsu, Qûr’ân’da Allâh ve İnsan, s. 219

(31) : Âl-i İmrân, 83

(32) : Seyyîd Qutb, Fizilâl’il- Qûr’ân, İsrâ 44

(33) : Fetih, 4

(34) : Toşihiko İzutsu, İslam Düşüncesi Üzerine Makaleler, s. 158, 169 – 175, Anka Yayınları, İstanbul 2001

(35) : Veli Ulutürk, Kur’ân-ı Kerîm Allâh’ı Nasıl Tanımlıyor?, s. 63, Çağlayan Yayınları, İzmir 1985

(36) : Elizabeth Burgos – Debray, Ben, Rigoberta Menchú Tum / Guatemala’da Yaşam, Belge Yayınları, İstanbul 1993

(37) : Fussilet, 11

(38) : İsrâ, 14

(39) : Seyyîd Qutb, Fizilâl’il- Qûr’ân, cilt 9, s. 328 – 329, Hikmet Yayınları, İstanbul 1979

(40) : Mûhâmmed Ali es- Sabunî, Safwe’tul- Tefasîr, cilt 3, s. 380, Yeni Şafak Yayınları, İstanbul 1995

(41) : Enbiyâ, 30

(41) : Mûmînûn, 18

(43) : Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dîni Kûr’ân Dili

(44) : Fatr, 12

(45) : Doç. Dr. İbrahim Özdemir, Kûr’ân’a Göre Çevre, Makaleler

(46) : Râ’d, 4

(47) : Râ’d, 3

(48) : Nahl, 15

(49) : İbrahim Sediyani, Su, 2. Yudum, Arşivim 14.03.2009

 

FOTOĞRAFLAR

 

Mainau Çiçek Adası’nda güzel bir inek (ALMANYA)

 

Benekli keçi çok şirindi; o da bize bakıyor (ALMANYA)

 

Siyâh – beyaz, gri – beyaz ve turuncu – beyaz keçiler (ALMANYA)

 

İşte, karşılaştığım en ilginç görüntülerden biri daha; ağacın şekline dikkatlice bakınız. Dalları göle uzanmış su içiyor; insanlar da altından geçiyorlar (ALMANYA)

 

Hêlin: Biribirinden ilginç kuş yuvaları (ALMANYA)

 

Artezyen (ALMANYA)

 

Konstanz Gölü’nün uzak sularında gemiler var (ALMANYA)

 

Görüntü olağanüstü güzel; ada üzerindeki ağarla, hemen arkasında göl suları, onun da arkasında anakara (ALMANYA)

 

Mythos Garten (Efsane Bahçeleri) denen yer de Mainau’nun en ilginç köşelerinden biri. Burada, kendinizi masal diyarında, çoook çok eski zamanlarda, “evvel zaman içinde kalbur saman içinde” bir bahçedeymiş gibi hissedersiniz (ALMANYA)

 

İşte Efsane Bahçeleri’nin içi. Sessizce içeri giriyoruz, bakalım neler var? (ALMANYA)

 

Aaa, burada birileri mi yaşıyor acaba? Baksanıza, masa ve sandalyeler var. Fakat hayır, bir dakika, bunlar dev büyüklükte mantarlar değil mi? (ALMANYA)

 

Bu kütük niye böyle Allâh aşkına? Sanki birileri koltuk olarak kullanıyormuş gibi. (ALMANYA)

 

Ağacı oyup içinde figürler yapmışlar (ALMANYA)

 

Ağaçlar su içiyorlar; olduğum yere oturup şu görüntüyü dakikalarca seyrettiğimi söylemek istiyorum (ALMANYA)

 

Bir gül kopardım gönül bahçesinden
parmaklarımda kan
bir gül kopardım dilara lehçesinden
takmak için saçlarına
gül kokulu hicaba bürünesin diye
devrimdir iç dünyanda yaşadığın med – cezir
kendine yabancılaşma sandığın duygular
aslında öze dönüştür
yeni bir hayata başlar benliğimiz
güneş topraklarımıza da doğar bir gün
bir gece ansızın parçalanır zincirleri nefretin
bir seher vakti kaldırırlar başlarını ayçiçeği çocuklar
bir sabah yeni bir hayata açar gözlerini şiir kokulu kadınlar
bambaşka bir ezan sesi duyulur İshakpaşa sarayından
“Hayâ’lel hayr’ul- âmel”
“Hayâ’lel hayr’ul- âmel”
ve uyanır oniki bin yıllık uykudan Yukarı Fırat havzası.

YAZIYA YORUM KAT

13 Yorum