Statükoyu sürdürme çabası

09.09.2009 00:28

Adnan Küçük

Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan Yargı Reformu Stratejisi ve Eylem Planı, 25 Ağustos 2009 günü Bakanlar Kurulu'nda onaylandı. Bu konu, o günlerde pek tartışılmadı.

Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, Adli Yıl açış konuşmasında Strateji ve Eylem Planı'nı ağır bir şekilde eleştirdi. Strateji ve Eylem Planı, HSYK ve AYM'nin yeniden yapılandırılmasına yönelik esaslı değişiklikler önermektedir. Bu kapsamda HSYK'nın üye sayısı artırılarak, Yargıtay ve Danıştay yanında Türkiye Adalet Akademisi, hukukçu öğretim üyeleri ve avukatların da HSYK'da temsilinin sağlanması, Cumhurbaşkanı ve TBMM'ye kontenjan tanınması, yüksek yargı dışındaki hâkim ve savcılar tarafından seçilen birinci sınıf hâkim ve savcıların kurulda yer almasının sağlanması, Adalet Bakanı ve müsteşarın kurul içindeki yerlerini korumaları öngörülmektedir. Ayrıca AYM'nin yapısı değiştirilerek, görev tanımının yenilenmesi, üye sayısının artırılması, üyelerin seçim şartları değiştirilerek parlamentoya da kontenjan tanınması ve vatandaşlara bireysel başvuru yolunun açılması önerilmektedir.

TÜRKİYE'YE ÖZGÜ ŞARTLAR MASALI

Gerçeker, konuya ilişkin şu eleştirileri getirmiştir: "HSYK tamamen özerk olmalı, üyeleri sadece Yargıtay ve Danıştay üyeleri arasından seçilmeli, TBMM, kurula ve AYM'ye üye seçmemelidir. Parlamentodan veya başka kurumlardan kurula üye seçildiği zaman ister istemez yargı başka güçlerin de etkisi altına girecek, yargının siyasallaşması olgusu ortaya çıkacaktır." Bütün bunları söylerken, Türkiye'ye özgü şartlar ile ülkemizde demokrasinin yeterince yerleşmemiş olması şeklindeki bildik argümanları da sıraladı. Gerçeker'in bu eleştirilerine katılabilmek mümkün değildir. Şöyle ki:

Yapılması önerilen değişiklikler ilk defa Türkiye'de tatbik edilecek kural ve uygulamalar değildir; çeşitli demokratik ülkelerdeki sistemlerden esinlenilmiştir. Bu yönü itibarıyla çağdaş demokratik ülkelerde tatbik edilen sistemle bir uyumluluk söz konusudur.

Burada şu argümana yer verilmektedir: "Efendim ülkemizde demokrasi tam olarak yerleşmemiştir; bu vesileyle ülkemize özgü şartlar sebebiyle Strateji ve Eylem Planı'nda öngörülenlere katılmıyoruz." Ülkemizde bir uygulamaya karşı çıkmak ya da demokrasi ile çelişen bir uygulamayı sürdürebilmek için bu gerekçeye sürekli başvurulur. Ben bu argümanın tamamen çarpıtma ve mevcut çarpık düzeni sürdürme adına uydurulan bir bahane olduğunu düşünüyorum. Maalesef hep bu türden bahanelerle Türkiye, kendisinden 40-50 yıl sonra demokrasiye geçen Doğu Bloku ülkelerden bile bazı konularda, fersah fersah geride bırakılmıştır. Bu, Türkiye'deki demokratik gelişimi görememek anlamına gelmektedir. Bunun sonucu şudur: "Bize özgü şartlar müsait olmadığı için sistemin demokratikleştirilmesi uygun değildir; bu sebeple 1930'ların otoriter Cumhuriyet'ini bugün de sürdürmemiz zorunluluk arz etmektedir." Bu mantığın günümüz şartları, Türkiye'nin geldiği seviye ve baş döndürücü şekilde yaşanan küresel değişikliklerle bağdaşırlığı yoktur. Bir zamanlar insanların kendi ülkesi içerisinde cennet hayatı yaşadığını düşündükleri, ama esasen cehennemî bir baskı rejimi içinde yaşamak zorunda kaldıkları eski totaliter sistemler tarih oldu. Ülkemizde de tarih sahnesinde yerini alan bu sisteme benzer şekilde "kendi içine kapalı, harici gelişmeleri görmeyen, biz hiçbir ülkeye benzemeyiz, biz sadece bize benzeriz, bize özgü şartlar, otoritarizmi, yargıda kast sistemini, yargının demokratik meşruiyet temeline oturtulmamasını gerektiriyorsa bu sistem sürdürülmeli, kısaca biz kendi içine kapalı düzenimiz içinde yaşamak istiyoruz" mantığının artık miadı dolmuştur. Bu düzeni sürdürmeye ne içinde yer aldığımız medeni dünya müsaittir, ne Türkiye'de yaşayan insanlar buna layıktır ne de Türkiye halkı dünyadaki gelişmelerle bütünlük içerisinde buna izin verir.

Türkiye'de yumuşak kuvvetler ayrılığı sistemi caridir. Yani kuvvetler arasında karşılıklı işbirliği ve etkileşim söz konusudur. Mesela yürütme yasamanın içinden çıkmakta, yasama bu yönü itibarıyla yürütme üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olmakta, dahası yürütmenin görevine son verebilmekte; yürütme de yasama faaliyetlerine katılarak etkili olmakta, bazı şartların tahakkuku halinde seçimlerin yenilenmesine karar verebilmektedir. Oysa yargı, yasama ve yürütmenin Anayasa ve kanuna aykırı olduğunu söylediği bütün işlemlerini etkisiz hale getirebilirken, yasama ve yürütmenin yargı ile ilişkilerinde yargı üzerinde mukabil etkileşimine izin verilmek istenmemektedir. Yani yargı kendi dünyasını kendisi kurar, diğer iki gücü dilediği şekilde etkiler, ama, onlara karşı tam bir kapalı kutudur. Bunun anlamı, yargıçların diğer iki güç üzerinde üstün bir güce kavuşması, dengenin yargı lehine bozulmasıdır. Dahası Anayasa'da yargı yetkisinin Türk milleti adına kullanılmasından söz edilir. Ama milletin yargı yetkisini kullanacak kişilerin belirlenmesi konusunda dolaylı olarak da olsa hiçbir belirleyiciliği yoktur. Çağdaş demokratik dünyada Anayasa yargısı demokratik meşruiyet zemininde ciddi manada eleştirilmektedir. Bu kapsamda "Üyelerinin tamamı atanmış kişilerden oluşan, demokratik temsil kabiliyeti sıfır olan bu mahkeme, üyelerini halkın belirlemiş olduğu demokratik kurumların kararlarını nasıl geçersiz kılabilir?" şeklinde ağır eleştiriler getirilmektedir. Bir yandan bu ağır eleştirilerin bir nebze olsa hafifletilmesi diğer yandan da demokratik meşruiyetinin güçlendirilmesi için AYM'nin bazı üyelerinin, üyelerini halkın seçmiş olduğu parlamento tarafından belirlenmesi yöntemi benimsenmiştir. Bu usul HSYK için de geçerlidir.

Yargının siyasallaşmasının tek yolu, halkı temsil kabiliyeti olan demokratik kurumların yargı ile etkileşim içerisinde bulunması değildir. Kişiler kişisel ideolojik saiklerle de siyasallaşabilir, kurumsal kararlar bunlardan etkilenebilir. Dahası siyasî kurumlarla etkileşim içerisinde olan kurumların üyeleri de tam bir tarafsızlık içerisinde olabilir. Hatta bazı ülkelerde hâkim ve savcılar siyasî parti üyesidirler; ama bu kimliklerini yargısal işlerine karıştırmazlar. Kişilerin kurum içerisindeki işlerinde siyasallaşması ya da tarafsız olması, tamamen onların kişisel yetkinliği, kültürü, ahlakı, erdemi, bütün bunlarla bütünlük içerisinde sergileyeceği tutumu ile alakalı bir durumdur. Dolayısıyla yargının siyasallaşmadan uzak bir şekilde tarafsızlığının sağlanmasının mutlak ve tek yolu, yargının Cumhurbaşkanlığı ve parlamento gibi yasama ve yürütme kurumları ile sıfır etkileşim içinde bulunması değildir. Batılı demokratik ülkelerde gerek parlamento gerekse cumhurbaşkanı anayasa yargısına üye seçmekte, HSYK'ya üye göndermekte, bazı ülkelerde bakan ya da cumhurbaşkanı bizzat kurul içerisinde yer almaktadır. Oralarda aksaklık yok mu? Elbette ki vardır, olacaktır da. Fakat bu ülkelerde bütün bu aksaklıkların tek kaynağının, yasama ve yürütmenin AYM ve HSYK'ya üye seçmesinde olduğunu söyleyen pek kimse bulunmamaktadır.

MEVCUT HSYK EN ÇOK YARGIYA ZARAR VERİYOR

Bir diğer husus, HSYK, bir yargı kurumu değildir, idari bir kurumdur. Keza AYM de verdiği kararlar ve yerine getirdiği işlevler itibarıyla salt hukuki bir kurum değildir, çünkü AYM, Anayasa ve kanunları yorumlayarak anlamının ne olduğunu belirleyen bir kurumdur. Anayasa ve kanunlar ise yoruma muhtaç metinlerdir. Yorum ise esasen siyasî bir faaliyettir. Bu, özellikle Anayasa yargısındaki yorum açısından geçerlidir; çünkü Anayasa, hukuki olduğu kadar, hatta ondan da fazla siyasî bir metindir. Şimdi demokratik bir kurum olan yasama organının, siyasî yönü de olan görev icra eden bir kuruma üye seçmesine karşı çıkmak, AYM'nin bu işlevi ile çelişmektedir. Keza idari bir kurum olan HSYK'yı sanki salt hukuki bir kurum olan mahkeme gibi görmek de gerçeklerle çelişmektedir.

Sayın Gerçeker, büyük oranda yüksek yargıyı temsilen getirmiş olduğu eleştirilerle Türkiye'ye özgü bir yapılanma olan, yargı içinde bir nevi kast sistemine dönüşen mevcut yapılanmanın korunması konusunda ciddi direnç göstermektedir. Fakat demokratik siyasî iradenin, bu itirazları dinlemekle birlikte, kararlılık göstererek, içinde yaşadığımız dünyadaki gerçeklikleri de göz önünde bulundurarak gerekli değişiklikleri yapması gerekmektedir. Çünkü AYM ve HSYK, mevcut yapısı ile sorunludur, bu haliyle de tartışmaların odağında yer almaktadır. Ayrıca HSYK, mevcut yapısı ile yargı camiası içerisinde mutlaklık derecesine varan ölçüde bir belirleyiciliğe sahiptir. Hâkim ve savcıların bağımsızlık ve tarafsızlığı asıl mevcut yapının sürdürülmesinden etkilenmektedir. Demokratik bir hukuk devletinde yargı bürokrasisi eleştirilerini yapar, onu değerlendirip dikkate alıp almamak tamamen demokratik siyasî iradeye ait bir meseledir. Yargının yapacağı iş felaket tellallığı ile asıl işlevinin ötesine geçerek yasama organının iradesini tıkamak değil, demokratik iradeye saygı duymaktır.

ZAMAN

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim