Statüko PKK'dan yana

21.12.2009 20:08

Kemal Burkay

Türkiye’de son iki-üç yılın en önemli gelişmeleri kanımca, önce Ergenekon örgütü hakkında açılan dava, daha sonra da Kürt açılımı diye başlayıp “demokratik açılım” diye devam eden girişimdir. Bu ikisinin birbiriyle de sıkı bağlantısı var. Ergenekon’dan uzunboylu söz etmeme gerek yok.

Bu örgüt son yıllarda yoğun biçimde tartışıldı ve ben de bu konuda epeyce yazdım. Ergenekon’un üstüne gidilmesi son derece önemlidir. AK Parti hükümetinin yaptığı önemli ve cesur işlerden biri budur.

“Açlım”a gelince... Başlangıçta Kürt sorunu konusunda, kendisinden önceki hükümetler gibi çekingen davranan AK Parti, bir bakıma hayatın zorlaması ve el yordamıyla da olsa, diğer hükümetlerin atmaya cesaret edemediği önemli bir adımı attı. Önce Cumhurbaşkanı Gül, “Kürt sorunu ülkenin en büyük sorunudur, çözülmesi gerekir, bugün çözüm için iç ve dış koşullar uygundur,” diyerek soruna parmak bastı, ardından aynı söylemi Erdoğan tekrarladı ve böylece açılım tartışması başladı ve gündemin başına oturdu.

80 yıl sonra şimdi...

Bu girişimde yeni ve önemli olan bir şey de, Kürt sorununun eskiden beri izlenen yöntemlerle, yani askeri güç ve şiddetle çözülemeyeceğine dair belirleme idi. Bu, Cumhuriyetin 86 yıllık tarihinde yeni bir olaydı, bir dönüm noktasıydı. Aynı zamanda gerçekçiydi. Çözüm ancak barışçı ve siyasal yöntemlerle mümkündü ve bunun için yeni bir anlayışa gerek vardı.

Meclis-i âli’de Kürtler

Hükümet bu noktaya nasıl geldi? Kanımca bunun iç ve dış çeşitli nedenleri var. Öncelikle Kürt sorunu, Cumhuriyet dönemi boyunca izlenen yanlış politikanının ürünüydü ve bunun, “yanlış hesap” misali, bir yerde Bağdat’tan döneceği belliydi.

Aslında Kürtler Kurtuluş Savaşı’na etkin olarak katıldılar ve bu dönemde yok sayılmadılar. Kürdistan mebusu adıyla Ankara Büyük Millet Meclisi’nde yer aldılar. Bu, bizzat Atatürk’ün o dönemdeki demeçlerinde yer aldı: “Meclisi alinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, Yalnız, Kürt, yalnız Laz, yalnız Çerkez değildir; ama hepsinden mürekkep anasırı İslamiyedir,” dendi. Ankara’nın önüne hedef olarak koyduğu “Misak-ı Milli” sınırları, dağılan Osmanlı Devleti içinde “Türklerin ve Kürtlerin çoğunlukta olduğu topraklar” olarak nitelendi. Atatürk’ün İstanbul Hükümeti temsilcileriyle birlikte yayımladığı Amasya Tamimi’nde, Kürtlerin güvenini ve desteğini kazanmak için meşru haklarının kendilerine tanınacağı açıklaması yapıldı, yani bir tür özerklik sözü verildi. Lozan’da da İsmet Paşa’nın hem Türkleri hem Kürtleri temsil ettiği söylendi. Ama sonra her şey tersine döndü. Türk etnik grubunun dışındakiler yok sayıldı ve tek dile, tek soya, tek inanca dayalı bir ulus inşasına girişildi. Bu, Anadolu’nun çok renkli etnik yapısının yok sayılmasıydı, gerçeğe uygun değildi ve ancak baskı yoluyla yürütülebilirdi. Öyle de oldu.

Bunun yanısıra tarih ve bilim çarpıtıldı; Türk Tarih Teorisi ve Güneş Dil Teorisi gibi gerçeğe uymayan tezlerle beyinler yıkandı. Böyle bir politikanın ciddi tepkiler yaratması kaçınılmazdı. En büyük tepkiler ise geniş coğrafyaları ve büyük nüfusları ile Kürtlerden geldi. Ama Kürt talepleri ve birbirini izleyen direnişleri acımasızca bastırıldı, kıyımlar yapıldı ve böylece, 1938 sonrası bir dönem, yaklaşık 20 yıllık bir süre nisbi bir sessizlik sağlandı.

Ne var ki Kürt hareketi 1950’li yılların sonlarından itibaren canlandı ve giderek Kürtler örgütlendiler, hak ve özgürlük istemlerini yükselttiler. 1960’lı yılların ortasındaki “Doğu Mitingleri”, onbinlerce kişinin katıldığı önemli kitle hareketleriydi. Aynı dönemde illigal Kürdistan Demokrat Partisi kuruldu, bunu bizim kurduğumuz Kürdistan Sosyalist Partisi ve başka örgütler izledi. 1960’lı ve 70’li yıllarda kitle hareketi yükseldi.

PKK sorunu çıkmaza soktu

Örneğin biz 1977’de Diyarbakır’da, 1979’da Ağrı’da belediye başkanlıklarını kazandık. 1970’li yıllarda, nice baskıyı göğüsleyerek çıkardığımız Özgürlük Yolu Dergisi 10 bin ve Kürtçe-Türkçe Roja Welat Gazetesi 30-40 bin arasında bir tiraja sahipti. O zaman PKK henüz sahnede yoktu. Bu nedenle, “Kürt sorununu PKK gündeme getirdi” diyenler, belli ki şu yakın tarihi bile bilmiyor ve gerçeği yansıtmıyorlar. PKK asıl bundan sonra, yani Kürt hareketi yükselip kitleselleştikten sonra sahneye çıktı veya çıkarıldı. Onun bilerek ya da bilmeyerek yaptığı yanlış eylemler, Türk derin devleti, özellikle de 12 Eylül cuntası tarafından, Kürt hareketini bir çıkmaza yöneltmek, terörize etmek ve bastırmak için kullanıldı.

Siyasetin önünü tıkadı

PKK’nın 1984 yılında başlattığı silahlı eylem ise toplumun savaşanlara göre kutuplaşmasına, her iki yanda da barışsever ve demokratik güçlerin gerilemesine, etkisizleşmesine yol açtı; Türk tarafında militarizm ve şovenizm güçlenirken, Kürt kesiminde PKK öne çıktı ve kitleselleşti. 

 Biz, o dönemde merkezini Şam’a ve Bekaa Vadisi’ne nakletmiş olan PKK’nın başlattığı silahlı eylemi daha baştan eleştirdik, ülke ve bölge koşullarında başarı şansı olmadığını ve Kürt halkının mücadelesine büyük zararlar vereceğini söyledik. Kanımca haklı çıktık. 25 yıldır ve sözde Kürt halkının kurtuluşu için sürdürülen bu çatışma Kürtlere bir şey kazandırmadı. Aksine Kürt bölgesinin yanıp yıkılmasına, halkın göçertilmesine, en önemlisi de büyük insani kayıplara yol açtı. Türk tarafında ise rejim, PKK eliyle Kürt hareketini böylesi yanlış bir kanala yönelterek, onunla birlikte Kürt hareketini bir bütün olarak terörizmle suçlayıp bölgede 25 yıldır savaşsa da bir sonuca ulaşamadı.

Umduğunun aksine Kürt sorununu bitiremedi; sorun giderek büyüdü, ağırlaştı ve yeni ciddi sorunlara yol açtı. İzlenen şiddet politikası Türk tarafında da önemli insani kayıplara ve normal durumda egitime, sağlığa ve kalkınmaya gidebilecek, yüzmilyarlarca dolara varan büyük ekonomik kayıplara yol açtı.

Ülkenin ekonomik ve sosyal gelişimi, demokratikleşme süreci sekteye uğradı, AB ile bütünleşmesi sürüncemede kaldı. Aşırı göç alan kentlerin dengeleri bozuldu, şiddet toplum hayatına egemen oldu, devlet çetelere esir düştü.

İşte içine düşülen bu kötü durumdur ki, Kürt sorununda çözüm için yeni arayışları gündeme getirdi ve yeni bir politikanın gereğini dayattı. AK Parti bunu ey iyi gören parti oldu. Bunda, bizzat savaş ve şiddet yanlısı güçlerce kendisinin de hedef seçilmesini payı var. Açıkça ortaya çıktı ki Ergenekon ve ona destek veren, ondan yarar uman güçler AK Parti hükümetine de katlanamıyor, onu devirmek için cunta hazırlıkları yaparken söz konusu savaş ve gerilim ortamından yararlanıyorlar. Hatta ortamı gerip askeri vesayetin sürmesine yol açan birtakım eylemleri PKK ile birlikte tezgahlıyorlar. İşte bu nedenle AK Parti hükümeti, aynı zamanda kendi varlığını korumak için, bir yandan AB üyeliğine sahip çıkıp demokratikleşme yönünde reformlar yaparken, öbür yandan hem Ergenekon’un üzerine gitti, hem de 25 yıldır süren bu çatışmayı sona erdirmek için söz konusu açılımı başlattı.

Vatan millet edebiyatına sığınmak

Açılım süreci, 1993 yılında, Özal’ın girişimiyle başlayan ateşkes ve yumuşama dönemindeki gibi, Kürt sorununun ve ülkenin diğer önemli sorunlarının çözümü ve barış yönünde ciddi umutlar yarattı, hem Kürt halkı, hem de Türk halkı arasında, özellikle başlarda iyi karşılandı. Bu daha da artabilirdi. Ne yazık ki açılım karşıtı statükocu güçler, en başta da CHP ve MHP, kendileri çözüm konusunda hiçbir proje sunmazken, bu süreci sabote etmek için derhal harekete geçtiler, bir kez daha vatan millet edebiyatıyla kitleler arasında yıllar yıla yer etmiş korkulara, önyargılara seslendiler, akıl almaz kışkırtmalar yaptılar. Öte yandan ordu da, Cumhurbaşkanı Gül’ün “kurumlar bu kez aynı görüşte” demesine rağmen, pek de bu görüşte olmadığını, bizzat Genelkurmay Başkanı’nın ağzından çizdiği kırmızı çizgilerle ortaya koydu. Org. Başbuğ, muhalefetin kopardığı gürültü üzerine Silopi’de yaptığı konuşmada, “Burdayız!” dedi ve ekledi: “Af yok, Kürt dilinde eğitim yok, Anayasa’nın, hatta başka herhangi bir yasanın değişmesine gerek yok; gelip teslim olsunlar, ‘Pişmanlık Yasası’na göre işlem yapılır!..”

Bunun üzerine hükümet de durakladı. Böylesi bir anlayışla açılım sürecinin devam etmesi zordu. Ama işin kötüsü PKK da, başlangıçta açılım sürecine destek verir görünüp çatışmalara son vermeye, savaşçılarını dağdan indirmeye açık görünürken, sonradan tavrı değişti ve süreci zora sokan bir tutuma yöneldi. Öcalan’ın hücre koşulları ve sağlık durumu gerekçe gösterilerek sokak eylemleri düzenledi ve bu eylemler daha başlarda çığırından çıktı, taşlı, molotof kokteylli eylemlere dönüştü, can aldı. Tokat eylemleri ise işin tuzu biberi oldu.

Sokak eylemleri provokasyon

Ben de birçok yorumcu gibi, yedi askerin ölümüne ve birkaçının da yaralanmasına yol açan Tokat eylemlerinin bir provokasyon olduğu görüşündeydim. Sürmekte olan ve giderek kapsamı genişleyen dava ile kuyruğu sıkışmış olan Ergenekon örgütü ve bir bütün olarak açılım sürecine karşı haçlı cephesi açmış olan statükocu kesimlerin rahat durmayacağı ve süreci sapote etmek, AK Parti’yi köşeye sıkıştırıp ipleri yeniden ele geçirmek için yeni komplolar yapmaları bekleniyordu. Reşadiye olayı tam da böylesine bir olaydı. Ama PKK üç gün geçtikten sonra eyleme sahip çıktı. Benim, buna rağmen Reşadiye olayına ilişkin görüşüm değişmedi. İmralı’daki Öcalan’ın ve onun sözünden çıkmayan PKK’nın söz konusu koşullarda özgür iradeyle davranabileceği kanısında değilim. Bu eylem, PKK doğrudan yapsa da yapmış görünse de, açılım sürecine bir sabotajdır. Hem Kürt halkının, hem de bir bütün olarak Türkiye’de barış, demokrasi ve değişim güçlerinin umutlarına yönelik bir saldırıdır. PKK bir kez daha çok sorumsuzca davranmış ve söz konusu savaş lobisinin ekmeğine yağ sürmüştür.

Bütün bunların açılım sürecini zora soktuğu açık. Bunun üstüne bir de DTP’nin kapatılması geldi. Bu, açılım sürecine yeni ve ağır bir darbe oldu.

DTP’nin de elbet önemli hataları ve gelinen durumda payı var. Kendisinden önce aynı gelenekten gelen diğer bazı legal partiler gibi kendisiyle PKK arasına gereken mesafeyi koyamadı. Önemli kritik noktalarda kendisinden beklenen özgür ve kararlı bir tavır sergileyemedi, kendisine güven duymadı. Örneğin açılım sürecinde adres olarak Öcalan’ı gösterdi. Kürt halkının temel haklarını gereği gibi savunmaz iken politikasını ve enerjisini Öcalan’ın kişisel durumuna, sağlığına kilitledi, Kürt sorununu Öcalan’a endeksledi. Örneğin Öcalan için bir dizi kitle eylemine öncülük ederken, Kürt dilinde eğitim için bir kitle eylemi düzenlemedi; Ergenekon davasına ve açılım sürecine gereken desteği vermedi. Oysa bunu yapacak gücü fazlasıyla vardı; Parlamento’da grubu bulunuyordu, 100 kadar belediyenin yönetimi elindeydi ve önemli bir kitle desteğine sahipti.

Buna rağmen DTP’nin “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne karşı eylemlerin odağı haline geldiği” gerekçesiyle kapatılmasını yanlış ve haksız buluyorum. DTP’nin neresi bölücüydü, ona da şaşıyorum. DTP Kürt halkı için ayrı devlet istemediği gibi, federatif bir çözüm, hatta otonomi bile istemedi. Kürtçenin resmi dil olmasına bile gerek yok dedi. Emine Ayna dahil DTP sözcüleri, hatta PKK sözcüleri, bunu pek çok kez ısrarla dile getirdiler. Böyle bir parti nasıl Bask’ların, ayrılma isteyen Herri Batasuna partisi ile kıyaslanabilir?

Kaldı ki DTP otonomi veya eşitlik temelinde bir federasyon isteseydi “bölücü” mü olurdu? Eşitlikçi çözüm federasyondur. Kürtlerle Türklerin birlikte ve eşit yaşamasına yönelik adil bir çözüm bu değilse nedir? Kıbrıs’ta 150 bin Türk için federasyonu bile az bulup “iki bölgeli, eşit siyasi haklara sahip ve iki kurucu devletli bir konfederasyon” isterken, 20 milyon Kürt için böyle bir hak çok mudur? Bunu istemek suç mudur? Kaldı ki DTP bunu istemedi. Ne yazık ki o, Öcalan’ın kişisel durumunu ve yakınmalarını her şeyden çok önemsedi...

PKK silahları şartsız bırakmalı  

Sonuçta, çığırından çıkan iki yanlı sokak eylemleri (Kürtlerin yol açtığı ve onlara karşı yapılanlar), Reşadiye olayı ve üzerine gelen DTP’nin kapatılması, tam da gerilimi arttırmaya, barış ve çözüm umutlarını bir kez daha yok etmeye çalışan güçlerin istediği ortamı yarattı. Onlar ortalığı yangın yerine çevirmek için ellerinden geleni yapacaklardır. Böylesi bir ortamda hem açılımı başlatmış olan AK Parti’ye, hem de bir bütün olarak barış ve demokrasi güçlerine düşen paniğe kapılmadan, sorumlulukla ve sağduyu ile hareket etmektir. Bu süreçten geri dönülemez, bunu yapmak barış ve demokrasi düşmanlarına teslim olmaktır. Her şeye rağmen halka güvenmek ve gerçekleri, halk ve ülke yararına olanı anlatmak gerekir. Bu da hem Kürt sorununda adil bir çözüm, hem de genel olarak ülkede demokratik değişimdir.

Bu amaçla önce silahlar susmalıdır. Kürt aydınları ve Kürt kesiminde sorumluluk duyan tüm çevreler, örgütler PKK’ya, hiçbir şart koşmadan silahları tek yanlı susturma çağrısı yapmalıdırlar. Silahlı eylemin geçmişte bir yararı oldu mu olmadı mı, bir yana, ama bu saatten sonra silahlı eylemle varılacak bir yer yoktur. Çatışmanın sürmesi yalnızca bu baskı çarkını sürdürmek, değişimi ve bu arada Kürt halkının özgürleşmesini engellemek isteyen statükocu güçlerin işine yarıyor.

DTP’lilerin her şeye rağmen Meclis’ten çekilmeleri yanlış olur. Fevri bir karar olur. Politikalarını gözden geçirip Kürt sorununun çözümü ve demokrasi doğrultusundaki çabalarını sürdürmelidirler. Bu aşamada en azından, olaylar daha fazla çığırından çıkmadan, sokaklardaki şiddet eylemlerinin son bulması ve Tokat benzeri yeni provokasyonlara yol verilmemesi için çaba göstermeliler. Doğru tutum budur.

STAR

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim