Sözün D/erimi: Unutulmayan Söyleşiler

12.01.2009 14:14

Asım Öz

Uzun zamandır yaptığım/yapmaya çalıştığım söyleşilerden hareketle şunu söyleyebilirim: Söyleşi yapısı gereği söyleşenlerin, üzerinde söyleştiklerine ilişkin olarak bilinçli olmalarını gerektiren dilsel bir görünümdür. Söyleşiye katılanlar, söyleşide özne olarak yer alanlar; nesnelerini, ne üzerinde, hangi amaçla söylem ürettiklerini, söyleştiklerini bilinçli olarak gündemlerinde tutarlar. Söyleşiyi belli bir amaçla bağlantılı olarak başlatan kişi, söyleşinin üstlenir. Bunun içindir ki bazı yazarlar söyleşiden bilinçli bir uzaklıkla söyleşi yapanın egemenliğine girmek istemediklerini ortaya koymuş olurlar. Ancak söyleşide öyle bir noktaya gelinir ki, söyleşi yapanın egemen konumu peyderpey ortadan kalkarak söyleşen ve söyleşilen eşit konumda yerlerini alırlar. Elbette söyleşinin, bu bir defalık /sözlü/yazılı ortamın doğallığı, tarafların, sorumluluk bilinciyle, bilgi birikimiyle, dil kullanma, söylem üretme becerisiyle, imgelem gücüyle yakından ilgilidir. İçerik olarak felsefi olsun ya da olmasın, yakından bakıldığında, her söyleşinin temelde felsefi nitelik kazandığını ileri sürebiliriz. Çünkü her söyleşi, söyleşiye katılanları dil edimleri dolayımında; kendisi, eylemleri, 'zihinsel halleri', kavramları, kullandığı dili ya da söylemi konusunda düşünmeye davet eder.

1960 yılından bu yana yazı hayatının içinde bulunan Atasoy Müftüoğlu, bazı günlük gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Ayrıca edebiyat, sanat, düşünce, kültür ve siyaset dergilerinde denemeler kaleme aldı; ayrıca uluslararası konferanslarda ve seminerlerde tebliğler de yayımladı. Birim Yayınlarından çıkan ilk baskısını okuduğum Atasoy Müftüoğlu’nun Söyleşiler kitabı bu kez sonraki tarihlerde yapılmış olan söyleşileri de içerecek biçimde Sözün Erimi adıyla okurlarla genişletilmiş baskısıyla buluşuyor.(Hece Yayınları;2008) Yapıtta yukarıdan beri özetlemeye çalıştığım böyle bir konumun somut örneğini veriyor Müftüoğlu. Biz okurları da bilgi birikimimiz, algılarımız doğrultusunda, yapıt boyunca adeta söyleşiye katılıyor, başka başka kişilerin/dergilerin değişik değişik zihinsel konumlanışı dolayımında, kendimizi bu günün bilinciyle donanımlı kılacak eleştirel bir diyalogun içinde buluveriyoruz. Yapıtla diri ve genç bir söylemi inşa ediyor Müftüoğlu. Böylelikle okurun bir dönüşüm geçireceğini de belirtebiliriz. Bu durum tüm sorumlu okuma edimlerinin ortak paydası değil midir aslında?

Müftüoğlu’nun üç ana eksende; İslam, siyaset, edebiyat ekseninde, ama hepsinde de bu günün sorumluluğuna vurgu yapan bir söylem yoluyla yaptığı söyleşiler; Müslüman-dünya-bilgi ilişkilerini boyutlandırıyor. Kitabın İslam, siyaset ve kültür alanında belli çağdaki entelektüel kimi tartışmaları oldukça yalın bir biçimde dile getirdiği hemen söylenmeli: İslam’ın bir hayat dini olarak algılanması, tasavvufi ve hizipçi eğilimlerin sıkıntıları, tanıdığı kimi isimler üzerinden ifade ettiği ve deneyimlere dayalı aktarımlar burada ilk akla gelenler.

Söyleşilerde üç farklı ana izleğin, ama bir o kadar da birbiriyle bağlantılı olan izleklerin neler olduğu sorusunu sorabiliriz. Yapıtın tüm dokusunu oluşturan izlekleri, başta İslami sorumluluklarımız olmak üzere, kültür ve kültürel görünümler, edebiyat, siyaset, çağcıllık/modernlik, romantik dindarlık/kültürellik, ümmet, direniş, eğitim, İran İslam Devrimi, totaliter ilişkiler, totaliter modern/küresel düzenin kendini göstermesi, metalaşma, gösteri toplumu gibi izlekleri sayabiliriz.

Müftüoğlu; tüm düşünsel-bilgisel ortamlara yansımış olan romantik hayalciliklerden uzak durarak bu güne ilişkin bilinçli ayırımlarını/farkındalıklarını burada da dikkatimize sunuyor. “Kendi zamanımızın, içerisinde yaşadığımız dönemin ve tarihin özelliklerinin farkına vararak, ancak çabalarımızın karşılıklarını görebileceğimiz bilinci içerisinde çalışarak geleceğe doğru yürüyebiliriz. Sürekli bekleyen üretmeyen ve biraraya gelmeyen bir topluluk için güzel bir gelecek düşünülemez” diyen Müftüoğlu ile söyleşi yapan konuşmacılarının tümü, farklı düzeylerde de olsa sorumluluklarımızı anlatmaya yönelik ortak bir arzuyu paylaşıyorlar. Bu, İslami sorumluluklarını kendi tarzlarıyla tekrar gündemlerine almaları anlamına geliyor. Her şeyden önce, Paul Ricoeur'ün ifadesiyle, 'anıların değiş tokuş edilmesi' anlamına da gelen yaşam deneyimleri var konuşmalarda. Zira ancak birbirimizin geçmişini anımsamak, birbirimizin acılarını ve arzularını paylaşmak suretiyle karşılıklı saygıya ve gönül almaya dayalı bir geleceği yeniden oluşturmaya başlayabiliriz.

Yapıtın tümünde İslami sorumluluk kültürünün varlık nedenine ve neliğine ilişkin saptamalara, dış dünya-düşünme ilişkisinin 'öz' dolayımında yapılıp yapılmadığının hesabının verilmesine tanık oluyoruz. İslami siyasallık eşliğinde ele alınan siyasette ulus, ulusçuluk, ulus-devlet, küreselleşme kavramlarının nasıl değerlendirildiğini; insan bağlamında gereksinim-değer geriliminin ve bu gerilime ilişkin çözümlemelerin nasıl algılandığını; ahlak -siyaset ilişkilerinin nasıl yorumlandığını, liberalizmin ve emperyal kibrin farklı boyutlarını, geleceğin iyi olabilmesi için, derinlikli bir bilincin gerekliliğini; insan-dünya-bilgi ilişkilerine eleştirel açıdan bakmanın ya da bak(a)mamanın ne anlama geldiğini; pörsümüşlüğün olanca ağırlığını; kimlik sorunlarının ne denli öne çıktığını görüyoruz. Avrupa'nın, Aydınlanma'nın, çağcıllığın/modernliğin ayrıntılı bir biçimde sorgulandığı söyleşilerde, söyleşiye katılanların s/özcü olmayan ortak tutumları asıl ekseni oluşturuyor. Bu bağlamda tüm söyleşi yapanların tarihsel görüngeyi (perspektifi) hiç göz ardı etmeyen tutumları, Müftüoğlu’nun fikirlerini daha iyi bir biçimde aktarmasına da olanak tanımış. Eleştirelliğin her konuşma, ama özellikle söyleşme bağlamına egemen olduğunu okumamız boyunca sürekli olarak fark ediyoruz. "Müslümanların, Müslüman toplumların, tarihsel sorumluluklarının farkında olmaları gerekir. Küreselleşme süreçleri, toplumlarımızı hızla davasızlaştırıyor, amaçsızlaştırıyor. Eylemsiz bir İslâmî hizmet anlayışı gündeme giriyor. Etnik bencillikler, mezhep bencillikleri, lider bencillikleri emperyalistler tarafından kışkırtılıyor. Bu kışkırtmalara maruz kalmamak için, bütünlüklü, derinlikli, kuşatıcı, nitelikli bir Ümmet kardeşliği, dayanışması bilinci/ahlâkı oluşturmak gerekiyor. Bunun için bir ortak anlamlar ve amaçlar çerçevesi oluşturmak, gelecek için sorumlu/gönüllü işbirliği ortamları oluşturmak gerekiyor." diyen Müftüoğlu’na katılmamak olanaksız. Paul Ricoeur bu çerçevede son derece çarpıcı bir saptama yapıyor: 'Söylediği sözlerin etik sorumluluğunu üstlenebilecek öznelere sahip olmayan bir toplum, yurttaşlara da sahip değildir demektir.'Bunu şunun için alıntıladım: Müftüoğlu’nun dili de güncellikle hemhal olabilmiş bir dildir. Bu günün yazarlarını da okumayı sürdürür. Yazılarına katar onları yerli yerinde.

Eleştirellik açısından baktığımızda ise, eleştirelliğin hem diğer bilgisel etkinlikleri beslediğini ve bu nedenle de 'temelde' olduğunu; hem de bilgilerin gelip dayandığı noktada, yaşama dünyasını değiştirme noktasında, eleştirel tutumuyla nasıl da 'tepede' olduğunu anlayabiliyoruz. Yapıtın tümünü okuduğumuzda, çeşitli (b)ilgi dalları arasında ne denli güçlü bir ilişki olduğunu da kavrıyoruz. Burada sanata ilişkin söylediklerinden uzun bir alıntı yapmak istiyorum: “Sanat/edebiyat ve siyasetin anlamları günümüzde çok belirsiz ve çok bulanıktır. Günümüz gerçekliği ile edebiyat arasında çok ciddi sorunlar/uyuşmazlıklar var. Edebiyat 'ı dünyayı daha insani, daha adil, daha güzel, daha kültürlü kılma çabası olarak, evrensel varoluşun ruhu olarak anlamalıyız. Anlamsız ve amaçsız bir edebiyat/sanat faaliyeti, edebiyatın/sanatın sonu demektir. Edebiyat/sanat günümüzde sıradanlaşıyor, gündelik hale geliyor. Büyük inançların, büyük bağlılıkların, büyük aşkların ve öfkelerin, büyük soruların ve sorgulamaların, derinliklerin ve niteliklerin hayatımızdan çıktığı bir dönemde, büyük sanat/edebiyat eserleri de, büyük sanat/edebiyat adamları da ortaya çıkmıyor. Para'nın tek belirleyici ölçü haline geldiği bir dünyada, derinlikli eserler beklemek beyhude beklemektir. Başarı, şöhret tutkuları, benmerkezcilikler, narsisizmler, kitlesel beğenilere hitap etme zaafları sanat/edebiyata olan ilgiyi azaltıyor. Sanatın, edebiyatın ve estetiğin evrensel bir ufku ve içeriği olmalıdır. Günümüzde sanat/edebiyat ortamı, düşünce ve entelektüel ortam bağımsız değil. Sanat/edebiyat hayatı, düşünce hayatı egemen ideolojik söylemle hesaplaşmaya cesaret edemiyor, bu söylemi etkileyemiyor, toplumsal alanı ilgilendiren güçlü bir harekete dönüşemiyor. Bizim, elitist olmayan, slogancı olmayan, popülist olmayan, manipülasyona ve şeyleşmeye direnen, nitelikli/derinlikli ve bağımsız bir sanat/edebiyat ortamına ihtiyacımız var. Yirminci Yüzyılın en büyük politik aktivistlerinin edebiyatçı olduklarını burada hatırlatmak isterim. Edward Said, Noam Chomsky, Stuart Hall gibi isimleri siz de hatırlayacaksınız. Bunların yanında dünya çapında neredeyse 100 yıldır yayınlarını sürdüren eleştirel tavırları olan, sorgulayıcı tavırları olan edebiyat sanat dergileri var. The New Yorker, New York Review Of Books, Times Literary Reviev, Spectator, gibi dergiler bu konuda örnek verilebilir. Sanat/edebiyatın, hayatın/tarihin/toplumun içerisinde olması demek, herkese hitap etmesi, herkesi tatmin etmesi anlamına gelmez. Sanat/edebiyat kuşkusuz düşünen bir insana, düşünen bir topluma hitap edecektir. Sanat/edebiyatın kuşkusuz ahlaki ve siyasi sorumlulukları olmalıdır. Hangi alanda olursa olsun mutlak bağımsızlık bir tür nihilizmdir. Sanat/edebiyatın siyasal sorumluluğundan söz ederken, ulus-devletlerin iç işlerini tanımlamak anlamında siyasetten söz etmiyoruz, evrensel insanlık durumundan, dünyanın/tarihin içerisinde bulunduğu durumlardan söz ediyoruz. Sanatı/edebiyatı bir tapınma nesnesi gibi görmemek, yeni bir din gibi algılamamak gerekir.”

Atasoy Müftüoğlu, sözü lafa düşürmeyen bir Müslüman aydın. Profesyonel bir yazar olmadığını- tıpkı Akif gibi-özellikle vurgulayan Müftüoğlu'nun 1989'da yayınlanan Söyleşiler kitabı o günden bugüne kadar kendisiyle yapılan röportajlarla birkaç kat hacim kazanarak Sözün Erimi adıyla yeni bir kitap olarak yayınlandı. 1980 - 2008 arası dönemin dini, insani, siyasi, kültürel ve toplumsal sorunlarını Atasoy Müftüoğlu'nun eleştirel bakışıyla okumak isteyenler için "olmazsa olmaz" diyebileceğimiz bir kitap, "Sözün Erimi". Vakti Kuşanmak’ta “Tanışmak birlikte başlamak, birlikte bitirmektir. Birlikte solumak, birlikte duymak, birlikte yürümek, birlikte dayanmak; birlikte katlanmaktır tanış olmak" diyen Atasoy Müftüpğlu ile tanışmak isteyenler de, kitaplarını okuyup, onu zaten tanıyanlara da çok şey kazandıracak Sözün Erimi.

Sözün d/Erimi’ni şöyle toparlamak mümkün: Biz Müslümanlar, düşünenler, dili kullananlar, söylem üretenler, konuşanlar, söyleşenler, dilimize/söylemimize ilişkin sorumluluğumuzu gözeterek yaşama dünyasına katılmalıyız ve bu dünyanın öznesi olmalıyız.

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim