Sözü bitiren bir söz

16.02.2010 17:24

Mustafa Karaalioğlu

Danıştay saldırısı daha ilk günden adrese teslim bir eylemin özelliklerini büyük ölçüde sergilemekteydi. Dönem de tam böyle bir eylemin işe yarayacağı bir dönemdi. O günlerde Türkiye’nin ana siyasi istikameti Cumhurbaşkanlığı seçimiydi ve iktidar partisine yönelik dozu giderek artan bir irtica kampanyası başlatılmıştı. Danıştay üyesinin katledilmesi bu süreç için benzersiz bir referans olacaktı. Maalesef oldu da...

Sonra oluşan atmosferi anlatmaya gerek yok. Hükümet üyelerine bilinçli bir potansiyel suçlu muamelesinin yapıldığı, cenazedeki tepkiler ve hatta en tok soğukkanlı ve adil olması gereken yüksek yargı başkanlarının yargısız infazcı tavırları hatıralardadır.

Yine medyanın bir kesiminin daha ilk anda olayı ve saldırı nedenini türban kararına bağlamadaki aceleciliği de öyle...

Bugün biliyoruz ki, Danıştay saldırısının Ergenekon örgütünün planladığı bir eylem olması ihtimali çok güçlüdür. En azından, saldırının türban için yapılmadığı artık kesindir zira; saldırganların kimliği, ilişkileri ve yaşadıkları süreçler bunu teyid etmektedir.

İşte, Türkiye bu yüzden eski Türkiye değildir. Eski Türkiye’de bir yalan, bir provokasyon, bir karanlık eylem süreçleri değiştirir, kitleleri mahkum eder yani sonuç alırdı. Bugün ise, gerçek erken ya da geç; hatta çoğu kez erken ortaya çıkmakta ve perde arkası ilişkiler deşifre edilmektedir.

Yine o meşum güne dönelim...

Bir kadın, Danıştay Üyesi, yani bir hukukçu Tansel Çölaşan, saldırın hemen ardından; tanık olmadığı bir eylem için, tanıklarla da konuşmadan, hiçbir dayanağı olmadan TV kameraları karşısına çıkıp şunları söylemişti:

“Saldırgan (Alparslan Aslan), ‘Allah’ın elçisiyiz, askeriyiz’ diyerek odadan içeri giriyor. Bunlar türban kararından ötürü... Toplumsal mutabakatı bozanlar suçludur. Onlar kendilerini biliyor.”

Bu bilgi gerçek olmadığı gibi, cinayetin sebebi de ispatlanamadığı için yaptığı suçlama da bir çarpıtmaydı.

Kimse bunu sorgulamadı; en başta da “hukuk” diyenler...

Ama hem tarih, hem de bugün sokaktaki insandan gazete köşesinde kalem oynatanlara kadar herkesin bir parçası olduğu tanıklıklar bu çelişkiyi yazmaktadır.

Esasen, ülkenin içinden geçtiği arınma ve aydınlanma süreci de bunu zorlamaktadır. Ergenekon dosyasının açılması, darbelerin sorgulanması, faili meçhullerin, andıçların, belgelerin bir bir gün yüzüne çıkması herkesi cesaretlendiriyor. Herkesin zihninde bir şüphe uyandırıyor. Herkesi gerçeğe yaklaştırıyor.

Nitekim, Tansel Çölaşan’ın Danıştay cinayetine yüklemekte ısrar ettiği anlama karşılık bir başka kadın gerçeğin üzerindeki örtüyü kaldırmak için cesur bir adım atıyor.

Tıpkı, eşi Çetin Emeç’in katlinden 20 yıl sonra “yeter yahu” diyebilen Bilge Emeç...  

Bilge hanım diyor ki;

“Cinayeti dinciler işledi demek işime geldi. Gerçeklerle yüzleşmek istemedim, devleti hiç sorgulamadım.”

Aynı sınıfa, aynı dünya görüşüne ve aynı siyasi gelenekten iki kadın...

Biri acıların en büyüklerinden biriyle yaşıyor ve eşini kaybetmek bir yana “Kim ve neden” sorularıyla bir ömrü tüketiyor.

Öteki ise, öyle bir başka acının hüküm vericisi ama gerçekler o hükmü yerle bir ediyor.

Bana göre, Bilge Emeç’in ateşin düştüğü yerden haykırılan bu ezber bozan cümleleri bir milattır. “Ergenekon Davası siyasi bir komplodur, darbe iddiaları uydurmadır” demeyen; aksine, “Eşimin katilleri oralarda bir yerde gizli” deme cesaretinin gösterildiği bir milat.

Bazıları için, özellikle de “Biz de işin gerçeğini biliyoruz ama bırak böyle zannedilsin” gözleriyle bakanlar için sözün bittiği yerdir.

Bitmiştir de zira; Bilge hanımın sözünün hüküm sürmeye başladığı saatlerde CHP Genel Başkanı parti kongresinde bilmem kaçıncı kez Danıştay’ın türban için işlendiği iddiasını pişiriyordu ama kimse ona dönüp bakmıyordu.

STAR

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim