Nihal Bengisu Karaca

Nihal Bengisu Karaca

Yazarın Tüm Yazıları >

Söz büyüsü

A+A-

Bayramın son günü hepinize kutlu gelsin, hakkıyla uğurlayın onu; gülen bir yüzle gitsin.

Gerçi herkes içinde taşımalı bayramını; suyu görünce kuduracak bir tohum gibi içinde, en azından iyi örgütlenmiş mekanik bir aksam kadar olsaydı gönlümüz keşke; içindeki böreğin piştiğini haber veren akıllı fırın gibi ötseydi bayram geldi alarmları, takvimler bayramı gösterince.

İnsanın içinde bayram olmayınca, sokma aklın bir adım gitmediği gibi yani, sokma coşkuyla da bayram-ca olunmuyor. Mahalle aralarından toplu alanlara taşındı ya kurbanlık ritüeller, bu dahi kesmiyor ya milleti, şimdi de 'vay efendim bu toplu kesim alanları toplu katliam alanlarına döndü' filan diyorlar ya... İki sıkımlık canı da gidiyor bir vehm gibi bir şüphe gibi, kekeleyerek gelen bayramın...

Pek tabii artık ben de kurban kesilirken bakamıyorum. Ama çocukken izlerdim. Çünkü travma ne demek bilmiyordum henüz.

Kurban edileceğini bildiğim bir hayvanla duygusal temas kurmak, sonra onun kesilmesi nedeniyle büyük travmalar yaşamak gibi şu an çok moda olan 'pisikolocik' nazeninlikleri aklımın ucundan bile geçirmiş değildim. Ben dahil hiçbir çocuk, aklına böyle korkunç şeyler getirmezdi o zamanlar.

Kurban Bayramı geldi mi, kurban kesilirdi, bundan daha doğal bir şey de olamazdı. Ta ki, birileri 'çocukların psikolojisi bozuluyor, kesimi onlara izletmeyin' demeyi akletti, hepimiz topluca 'travmatize' ve dahi 'paralize', yetmedi 'demoralize' olduk.

***

Söz masa üzerinde duran bir bıçak kadar gerçek ve somut acıların sağaltımına yardımcı olur. Bir annenin ölümünün yarattığı travmayı 'anlatarak' iyileştirebilirsiniz belki. Ama henüz olmayan bir şeyi var etmeye de neden olabilir, söz.

Birileri söyleyene kadar, kurban kesiminin çocuklara zarar vermesi diye bir 'gerçeklik' yoktu. Birileri tanımlayana, adlandırana kadar. İbadetin doğallığının bozulması pahasına. Ve adeta, ibadetin doğallığı bozulsun için.

Nitekim, birileri dile dökene kadar, oruçlu adamın ağzının koktuğu, mahremiyetine saygı duyulan bir kusurdu. Neyse ki sahurda yutulan drajeler var artık. Sonracığıma efendim, birileri Ramazan'da fenalaştığını söyleyene kadar bu kadar çok fenalaşılmazdı mübarek ayda. Derken 'hipoglisemi' icat oldu. Biri hipoglisemi nedeniyle doktorunun oruç tutmasını yasakladığını 'söyledi', çığ gibi büyüdü hastalık..

Sadece dinî durumlar ve onları hissetmekten huzursuz olanların mazeret üretme kapasiteleri değil, her türden sosyal hal ve şeraitimiz ve hatta cinsiyet hallerimiz, söze döküldükçe düğüm oluyor, söze döküldükçe yumak.

Belli belirsiz bir huzursuzluk adlandırıldıktan sonra dokunulmazlık kazanıyor. Belli belirsiz konforlar bir kere tanımlandıktan sonra hızla kamusallaşıyor. 'Başörtüsü başkasının inancı üzerinde tahakküm aygıtına dönüşebilir' diye endişeleniyor biri, 'apartmanımdaki başörtülü bana kötü kötü baktı'lara boğuluyor mutena semtler. 'Çok doğurup hepsini sokağa salıyorlar' diyor biri Kürtler için, 'çok çocuklu Kürt komşular'ın derdi sarıyor milleti. 'Türkiye Dubai mi olacak?' deyince boğazı kuruyor kırkta yılda bir içenlerin...

Bir aklıevvelin 'çingene' sözcüğünü aşağılama maksadıyla kullanıp bu maksadın Çingene kelimesine yapışmasını takiben, söz konusu kişilere artık 'Roman' diyoruz. 'Roman' sözcüğünün kaderi, ne kadar temiz kalacağına bağlı. Kötü niyetli birinin diline düşmemesine... Biri 'bayan' kelimesinin ne kadar kaba, rezil, buram buram ayrımcılık içerdiğine dair bir hassasiyet üretiyor; ondan kelli artık kırk yıllık 'ladies and gentleman'ın Türkçe çevirisine tekabül eden 'baylar ve bayanlar' ifadesini kullanmak bile zor bir iş haline geliyor.

Virginia Woolf 'anlatana kadar aşk diye bir şey yoktur' der. Bu minval birçok ince hastalık, birçok hassasiyet ve kapris için geçerli bu. Her yanımız sırf adlandırıldığı için travmaya dönüşmüş acılarla dolu. Ve acıyı dindirmenin tek yolu var: Bir düşünceye dönüşmesini sağlamak..

Ya mutsuzluğumuzu derinleştirecek kadar çok söz üretmeyeceğiz, ya da, daha çooook düşüneceğiz...

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT