1. YAZARLAR

  2. Sibel Eraslan

  3. “Soyunma odası”...
Sibel Eraslan

Sibel Eraslan

Yazarın Tüm Yazıları >

“Soyunma odası”...

A+A-

Üniversite yerleşim sonuçları açıklandı. Çok zorlu bir maratondan sonra kimi çocuklarımızın yüzü güldü. Kimiyse kendilerine “hayat/memat” gibi dayatılan sınavların mermer gölgesinde ezildi. Ölmeden evvel ölmek derdi eskiler... Üniversite sınavlarının zorlu yükünü yaşamış olsalardı ne derlerdi?

Filizkıran fırtınasına tuttuğumuz çocuklarımız... Bizimdir hepsi de...

Psikiyatristlerin söylediğine göre üniversite sınavlarına hazırlanma sürecinde öğrencilerin yaşadığı ruhsal travma, nekahat dönemleriyle birlikte zorlu birkaç ameliyatı yaşamaya denk bir tahribat yapıyormuş gençlerin üzerinde...

Yakınen takip ettiğim lise son sınıf öğrencilerinin özellikle imtihana son bir ay kala yaşama sevinçlerini ve hayati pırıltılarını dahi kaybettiğine bizzat şahit oldum. Yemek yemiyorlar, konuşmuyorlar, hayata küskün hatta hayatın anlamını yitirmiş bir hale hayalete dönüyorlardı bu zorlu dönemeçte. On yedi yaşındaki Salih’in saçları ağarmıştı ders çalışırken, Zeynep annesi tarafından hiç konuşmadığı için psikologlara taşınıyordu, Türkiye derecesi beklenen Şeydanur sınav günü sinir krizi geçirerek bayılmıştı, imtihanı tamamlamadan çıkmıştı, Hanife’nin saçları dökülmüş, Ahmet evden kaçmıştı, Zeliha son on beş günü hiç durmadan ağlayarak geçirmişti, Zahit hayaller görüyordu son günlerde... Hasılı tam bir altüst oluş... “Çalışmadan geçireceğim tuvalet, banyo ve yemek gibi saatler, benim için ölümdü, hayatı boşa geçiriyormuşum gibi düşünüyordum” diyen gençlerle konuştum yaz boyu... Ölüm korkusunu yaşıyordu pek çoğu...

Bu çocukları ne hale getirmiştik biz büyükler?

İnsanın “gençliğim eyvah” diyesi geliyor. Ölmeden mezara konmak gibi bir şey bu.

Hakkımız var mı bu ağır baskıyı çocuklarımıza yaşatmaya? Kendisi de bir anne olan Sn.Milli Eğitim Bakanımıza gençlerimizi elbirliğiyle içine düşürdüğümüz bu cinnet halini kalbi sızlayan bir anne olarak duyurmak isterim... Ne yapmalıyız? Nasıl çıkacağız bu dar dönemecin içinden? Ben de pek bilmiyorum cevabını... Seneye benim çocuğum da aynı maratonun içine girecek gençlerden... Allah yardımcısı olsun hepsinin...

Bir de varlığını hiç söze getirmekten hoşlanmadığımız çocuklarımız var... Onlar “mahsurlu”, “sakıncalı” çocuklar... Onlara her türlü kötü muameleyi reva görmek adeta vatandaşlık borcumuzmuş gibi geliyor bazılarımıza... Koskoca yaşlarında, tahsil ettikleri hukuk eğitimine, meslekleri olan avukatlığa aldırmadan, “eşitlik ancak eşit insanlar arasında sözkonsudur” diyebilen Baro üyeleri için... “Sakıncalı” bile değiller onlar... Hatta “Var” bile değiller. Var olmaması gerekenler, “Yok” olanlar... Onlar ya İmam-Hatipli, ya Meslek Liseli veya başı örtülü olan kız öğrenciler... Sorun, avukatlığın yüz karası olan bu yaşlı başlı adamların trajik sözleri değil sadece...

Sorun şu aslında: Bir insan Var iken, nasıl Yok edilir?

Varlıktan Yokluğa geçişte en sağlamacı yol, hiç kuşkusuz ki “İmha”dır. Siz düşüncesiz ve hoyrat kişiler! İşte böylesi bir temel sorunla karşı karşıyasınız aslında. Bu çocukları, “Yok” farzettiğiniz bu çocukları nasıl imha edeceksiniz? Ve hayatının yeminini, insan varlığı ve onurunu savunma adına etmiş avukatlar... Hiç olmazsa sizler bu “İmha” etme girişiminde toplumun vicdanını açma gibi mukaddes bir vazifeye öncülük edeceğiniz yerde... Tam tersi bir kapatmayla uğraşıyorsunuz... Yazıklar Olsun!

Vildan, üstün başarılı bir Anadolu İmam Hatip Lisesi öğrencisi olarak girdi son sınavlara. O da akranı olan diğer arkadaşları gibi stresten yemeden içmeden kesildi, hayati pırıltısını kaybetti zorlu çalışma temposu içinde. Çok yüksek bir performans gerektiriyordu onun durumu... Akranlarına göre dizlerinden zincirlendiği bir koşuda, kırk puan kadar bir açık ara ile yazılıydı imtihana zaten... Ama o hiç aldırmamaya çalışarak hiç moral bozmadan çalışmış çalışmıştı var gücüyle, tıpkı diğer İmam hatipliler gibi... Üniversite sınavına gireceği Marmara Üniversitesi kampusündeki, “soyunma odası”nı görene kadar her türlü zorluğa sabretmişti. Üniversitenin önündeki caddeye bakan yerde beyaz alüminyum doğramalarla derme çatma kurulmuş soyunma paravanına tüm ezici ve merak dolu bakışlar altında ilerledi ilerledi... Bir buzhaneyi, krematoryumu, otopsi salonunu, kasap dükkanını andıran o soğuk ve eşyasız odaya girdiğinde kurbanlık bir koyun gibi titriyordu ayakları... Sağına soluna bakındı, üşüyordu. Sadece aynaların olduğu bu soğuk soyunma odasında, başörtüsünü elleri titreyerek çıkardığında kendisini daha fazla tutamayarak sarsıla sarsıla ağlamaya başladı... Dışarıda herkes onları merakla seyrediyordu. Annesi de ağlıyordu. Bu kızlar ne yapıyordu? Bu kızlar orada ağlayarak başlarını çözüyorlardı. Hayatlarının sınavına zaten ayaklarından zincire bağlı olarak sokuldukları yetmiyormuş gibi, bir de herkesin önünde soyundurularak sokuluyorlardı... Henüz on yedisindeydiler... Kuşkulu bakışların ve yüzlerinde patlayan flaşların, muhabirlerin arasından ağlayarak geçtiler sınav salonuna... Türkiye’nin iklimi soruluyordu onlara, üçgenlerin alanları, Rönesans ve Reform hareketleri, suyun kaldırma gücü ve balıkların sindirim sistemi gibi sorular... Ağlayarak, elleri titreyerek yapabildiklerini yaptılar... Bir arenada arslanların önüne atılmış havariler gibi... Göğsüne kayalar konulan Bilal’ler gibi...

Ve sonrasında hâlâ insanları sevmek, yine bu genç ve gözü yaşlı kölelerden beklenecekti...

Geçirdiğimiz toplumsal cinnetler, anasının boğazını kesen kızlar, nişanlısını doğrayan çocuklar arasında dertli dertli soruyoruz: Bu çocuklar nasıl bu hale geldiler diye...

Bunca açık haksızlıklara rağmen, hâlâ ülkelerini seven, biz büyüklerine saygıda kusur göstermeyen, insan sevgisi ve güzel ahlakla parıldayan gençlerimiz karşısında, sizi bilmem ama ben çok mahçubum... Onlar hâlâ iyiyse, bu bizden değil, Allah’tandır diyorum...

VAKİT

YAZIYA YORUM KAT