İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Sosyobilite

A+A-

Ahlakî olgunluğa ve kemâle ermiş insanlar, önemli gördükleri konularda – ki bu kâmil insanların gözünde birçok şey ehemmîyet sahibidir – çok dikkatli ve ölçülü davranırlar. Ancak ahlakî bir şahsiyet geliştirememiş ve birşey yapmayan, yapmak için irfanî çaba da sarfetmeyen bizim gibi insanlar, hep başkalarını eleştirirler. Eleştiri, bizlerin en başta gelen silahıdır. Onun için, bu silahı biraz kullanmak istiyorum:

Türkiye'de, Müslümanlarca iki şeyin – çok mühîm oldukları halde – yeter derecede önemsenmediğini düşünüyorum; toplumbilim ve yazın...

Oysa İslam tarihine şöyle bir göz atıldığında öncü âlimlerin ve aydınların – bugün dahi - en fazla bu iki alana ehem verdikleri ve kendilerini de bu alanlarda yetiştirip, yine en çok bu sahalarda eser verdikleri görülecektir. Gerek İslam dünyasında olsun ve gerek diğer dünyada, son iki yüzyıla değin toplumu yönlendiren ve akımların kurucuları olanlar hep edebiyatçılar olmuş, içinde yaşadığımız yüzyılda da, tüm önemli aksiyon, ihtilal, devrim ve savaşların öncüleri, teorisyenleri ve fikir babaları hep sosyologlar olmuştur. Max Weber, Emile Durkheim, Alexis Carrel, Roger Garaudy, Ali Şeriatî, Allame Tabatabaî, Cewad Bahoner, Seyyîd Qutb, Mûhâmmed Naqawî, Bazil Nikitin, Frederic Le Play, Michel Eflaq, Ziya Gökalp, Anton C. Zijderveld, Fritjof Capra, İvan İliç, Anthony Giddens, Vaclav Havel, Zimbardo, Taylor gibi düşün adamlarının hepsi sosyolog idi. Bunlar, yirminci asra damgalarını vurdular.

Maddenin "katı, sıvı, gaz" olmak üzere üç halinin olmasındaki gibi insan kimliğinin oluşmasında da üç aşama vardır; "bireyselleşme" (individüalite), "sosyalleşme" (sosyobilite) ve "siyasalleşme" (manipülite)...

İnsan ve onun yaşam serüveni, herşeyden önce bireyseldir. Sonra sosyalleşir. Nihaî olarak siyasalleşmeyi yakalar. Sosyalleşme, bireysel olmaktan ayrışıp siyasal donanıma ulaşma yolunda bir köprü, bir "geçişöncesi süreç" durumundadır.

Alemlerin Râbbi olan Allâh'ın dağa değil, insana emânet ettiği İslam, bu süreci takip etmiştir. İslam, "İqra b'ism-i Râbbike'l-lezi xeleq" (Seni yaratan Rabbin adıyla oku) diyerek hayata gözlerini açmıştır. Burada, başlangıçta, İslam henüz bireyseldir. Âyetler bireyseldir, helâl ve haramlar bireyseldir, mesaj ve teblîğ bireyseldir, mücadele bireyseldir, Peygamber bireyseldir, sahabe bireyseldir. Ne zamana kadar? "Yâ eyyuhe'l-mudessîr! Qum fe enzîr" (Ey örtüye bürünen! Kalk ve uyar) âyeti nazil olana kadar. Bu âyet-i kerimeyle birlikte İslam, sosyalleşme sürecine giriyor. O ana dek bireysel olarak İslam'ı yaşamış olan bir avuç Müslüman, sosyalleşiyor, toplumsallaşıyor. Helâl ve haramlar sosyalleşiyor, mesaj ve teblîğ sosyalleşiyor, mücadele sosyalleşiyor, Peygamber sosyalleşiyor, sahabe sosyalleşiyor, dâvet sosyalleşiyor. Müslümanlar, toplumsal zemine kayıyorlar, evlerinin gizli köşelerinden çıkıp toplumun arasına karışıyorlar, dâveti âlenî yapıyorlar. Tâ ki Medine'ye hicret edip orada İslam Devleti'ni kurarak siyasalleşene kadar.

Dikkat edilirse, individüel yapılanmasını tamamlayan İslam, direkt olarak siyasalleşmiyor, önce sosyalleşiyor, toplumbilimsel ontolojisini en mükemmel şekilde nihâyete erdirdikten sonra siyasal atılımını yapıyor.

Çünkü "katı" bir maddenin "gaz" haline gelebilmesi için önce "sıvı" hale geçmesi lazım. Buz, direkt olarak buhar olmaz, önce su olur, ondan sonra. Katı bir maddenin sıvı hale gelmeden direkt olarak gaz haline dönüştürülmesine kimya ilminde "süblimleşme" diyorlar.

İşte bu "süblimleşme", ülkemizdeki İslamî kimliğin aynı zamanda en büyük hastalığının adıdır diyorum, ben. Bizler sosyalleşmeden direkt olarak siyasalleşiyoruz. Ülkemizde, belli bir yaşa kadar İslam'dan tamamen habersiz ve bireysel bir dünyada cahilî bir yaşam süren gençlik, ömrünün bir kesitinde İslam düşüncesi ile tanıştıktan sonra İslamî hareketin bir ferdi olunca, hemen siyasî bir kimlik edinip siyasî bilinçlenmeye doğru gidiyor. Bireysel aşamayı aştıktan sonra hemen siyasal aşamaya geçiyor. Oysa o aşamaya gelmeden önce sosyalleşme sürecini geçirmesi lazım. Kesinlikle sosyalleşmiyor. Böyle olunca, ilk icraatı, yaşadığı topluma, kendi toplumuna karşı amansız bir savaşa ve kavgaya tutuşmak oluyor. Tekfîr ediyor, küfrediyor, hakaret ediyor, toplumu "koyun" olmakla suçluyor. Hem de, önce kendi öz ailesinden başlayarak yapıyor bunu (Peygamber Efendimiz önce ailesinden başlamış ya!?). Sonuçta toplum ile kendi arasında derin bir uçurum oluşuyor. Toplum içinde ayrık bir kişilik olarak yaşıyor. İşin ironik yönü, belirli bir zaman geçtikten sonra tecrübe kazanıyor; artık toyca davranmıyor, olgunlaşıyor. Yani sosyalleşiyor. Sosyalleştikten sonra siyasalleşmek yerine siyasalleştikten sonra sosyalleştiği için, yani süreci tersinden işlettiğinden, ister istemez kimlik erozyonuna uğruyor. Farkında olmadan İslamî kimlikten bile soyutlanıyor ve sosyal aşamada yepyeni bir karaktere bürünüyor. Ne oluyor peki? Evet, bildiniz! "Liberalleşiyor", "sivil toplumcu" oluyor, "demokratik açılımcı" oluyor, daha ne maskaralık varsa, hepsini oluyor işte.  Onlarla oturup doğru dürüst sohbet de edemiyorsunuz artık. Zira sohbet etmeye kalksanız, İslamî herhangi bir konuyu açtığınızda, bahsetmek istediğiniz konuyla ilgili olarak, "biz bu konuları aştık" ya da "siz daha orada mısınız?" ayarında tepkiler duyarsınız onlardan. Gerçekte sözkonusu konuları bırakın aşmış olmalarını, ona daha erişememişlerdir bile.

Bu bizim marazımız. Tarihî bir şahsiyeti incelerken bile onun sadece iki yönünü, bireysel ve siyasî yönünü incelemiyor muyuz? Hz. Resul-i Ekrem'in (anam, babam ve çocuklarım O’na fedâ olsun) mübârek yaşam öyküsünü "Mekke Dönemi" ve "Medine Dönemi" diye ikiye ayırıp, Mekke Dönemi'nde "şahsî kimliğini", Medine Dönemi'nde ise "siyasî kimliğini" tanımaya çalışmıyor muyuz? O'nun (saw) "sosyal kimliğini" incelediğimiz "ayrı" bir dönem var mı? "Sünnet", Allâh Rasûlü'nün "sosyal yönünü" tanımamız yönünde harikulade bir fırsat iken, bugün "sünnet kültümüz", Resûlullâh'la ilgili neleri bilmemize vesile oluyor? Mâlum: Sakalının uzunluğu, yemek yeme şekli, giyimi vs. Aynı şekilde İmam Hûseyn'i şiâr edinirken, O'nu, "geceleri saatlerce gözyaşı döken bir muwahhîd, gündüzleri zalimlere ve sultanlara başkaldıran bir mücahîd" diye tarif etmiyor muyuz? Örnek şahsiyetlerin bile yalnızca ferdî ve siyasî kişiliklerini tanıyoruz. Onların sosyal – toplumsal kişilikleri ile ilgili doyurucu bir bilgimiz yok. Esasında bizde "toplumsal kişilik" diye bir kavram yok.

Böyle olunca, "siyaset", - Allâh'ın râhmeti Ali Şeriâtî'nin üzerine olsun - "tarih", "toplum", "tabiat" ve "benlik"ten sonra "beşinci zindanımız" oluyor bizim.

Sosyoloji, bireyi topluma götürür. Toplum, istikbara karşı verilecek İslamî mücadelenin potansiyel enerjisidir. Bu enerjiyi eyleme geçirecek ivme, öncülerdedir. Öncüler de, yine toplumun arasından çıkacaktır. Müslümanlar’ın en çok sıkıntı çektiği sinerji olan “sosyobilite” (sosyalleşme), toplumun tanısı ile mümkün olacaktır. Toplumun tanısı ise, sosyal bilgi ile gerçekleşir.

Toplum, biziz.

Bilim, tanımaktır.

Toplumbilim, kendimizi tanımaktır. Bunun diğer adı sosyolojidir.

Yıllarca, Rabıta ve benzeri odaklarca hazırlanıp yayınlanan kitaplardan aldığımız tahsille ve kendimizin "halis Müslüman" olduğu sanrısıyla dışladığımız, tekfîr ettiğimiz toplumun içinde ulaştığımız sosyal orun, bizi ütopik hedeflere yöneltti. Tarihî ve ilmî saptırmaların ve bunlar karşısındaki edilgen pozisyonumuzun, "toplum üzerinde etken olma" isteminde bizi getirdiği nokta, "bugün"dür.

Mücadele sürecinin her kesitinde, bir önceki konumumuzu sorgulayıp eleştirmek bizi marjinal olmaktan kurtarabilir ancak gelecek ile ilgili programlarda ve buna yönelik kültürel ve siyasî donanımda faydalı olmaz.

Geçmişi değil, bugünümüzü sorgulamalıyız. Çünkü kemal derecede gördüğümüz "bugünümüz", yarın, "geçmişi sorgulama" adı altında şiddetle eleştireceğimiz bir geçişöncesi süreçten başka birşey değildir.

* * *

Bizler, ayrı ayrı coğrafyalarda, farklı farklı bölgelerde yaşayan Müslümanlar olarak, birlikte olabilmek ve beraberce hareket edebilmek için ne gerekiyorsa, onu yapmalıyız.

Şırnaklı zûlüm altında mı? Bunu Zonguldaklı görmeli. Trabzonlu’nun sıkıntısı nedir? Bunu Muğlalı bilmeli. Eskişehirli’nin bir derdi mi var? Bunu Vanlı’ya açabilmeli. Bingöllü’nün, Diyarbakırlı’nın acısını İzmirli, Kütahyalı da hissetmeli, anlamalı.

Bunu bilmeden önce kardeşliğimizi bilmeliyiz.

Kardeşliğimizi bilme ve bunun şuurunda olmanın ilk koşulu "tanışmaktır", Yunus Emre'nin "beri gel tanışalım / yâd isen bilişelim" dediği gibi "biribirimizi tanımaktır."

Karşılıklı ziyaretlerde bulunalım. Gezelim, görelim, anlayalım. Gidemiyorsak telefonlaşalım, mektuplaşalım. Bizi bölecek, parçalayacak, ayıracak, hele hele düşman ettirecek, uluslararası emperyalizmin, agresif siyonizmin ve vahşî kapitalizmin oyuncağı yapacak hiçbir söz, fikir, hareket, davranış ve oluşuma vize vermeyelim. Bizi bize yakınlaştıracak, bizi dost, elele, birlikte, kardeş yapacak her tür söz, fikir, hareket, davranış ve oluşumun yoluna kırmızı halılar serelim.

Bütün ömrümüzü İstanbul'da geçirip "boğazın" öte tarafına bakarak harcamayalım. Bazen de Enezliler gibi "nehrin", Gökçeadalılar gibi "adanın", Bodrumlular gibi "körfezin", Sürmeneliler gibi "denizin", Reyhanlılılar gibi "ovanın", Çukurcalılar gibi "dağın", Silopililer gibi "gümrüğün" ve Ceylanpınarlılar gibi "dikenlitellerin" öte tarafına bakalım.

Düşüncelerimiz Akdeniz gibi "evrensel", davranışlarımız Karadeniz gibi "coşkulu" ve duygularımız Ege gibi "sıcak" olamıyorsa, bari karakterimiz Marmara gibi "yerli" olsun.

Ege'deki adalar gibi "BÜYÜK, ÇOK AMA DAĞINIK" olmaktansa, İstanbul adaları gibi "KÜÇÜK, AZ AMA BİRARADA" olmak, daha emniyetli değil midir?

Sana "yerli ol" diyenleri millîyetçilikle, kavmiyetçilikle, bölgecilikle suçlama. Diğer kavimleri ve ülke halklarını küçümsediğimizden etmiyoruz bu lâfları. Sadece seni efendiliğe dâvet ediyoruz. Halkınla ve ülkenle bütünleş ki öbür halklar ve ülkeler seni adam yerine koysun. Taklitçilik sadece Batı'ya ve Avrupa'ya olunca mı ayıp?

Halkınla ve ülkenle bütünleş. Tarihinle ve coğrafyanla kucaklaş. İnsanlığı Mewlânâ'dan, sevmeyi Yunus'tan, paylaşmayı Şeyh Bedreddîn'den, iman ve taqwayı Veysel Qaranî'den, direnişi Şeyh Sâîd'den, ilmi Sâîd Nursî'den, namusu ve onuru Sütçü İmam'dan, seyahat anlayışını Evliya Çelebi'den, kişilikli olmayı İskilipli Âtıf'tan, zûlme seyirci kalmamayı Seyyîd Rıza'dan, kahramanlık türküleri söylemeyi Mehmed Âkif'ten, aydın olmayı Ahmed-i Hanî'den, halkın diliyle konuşmayı Fakîh-i Teyran'dan, Allâh yolunda şehîd olmayı Şeyhmus Durgun'dan öğren.

Ama sen ille de "evrensel" olmayı kafaya takmışsan, onu da bari Metin Yüksel'den öğren.

* * *

"Ümmetçilik" ve "millîyetçilik" kavramları bizde henüz tam oturmuş değildir.

"Sağır millîyetçilik" ve "kör ümmetçilik" arasında ayaklarımız hâlâ yere basmış değil.

Kimimiz "Misak-ı Millî" sınırları içine hapsetmişiz beynimizi; ne var, ne yok bizde. Mısır'da, İran'da, Cezayir'de, Keşmir'de olanlar bizi pek ilgilendirmez. Hatta bir İslamî hareket liderini sırf bizim ülkemizde değil diye kabul etmeyiz. Aynı kişi, aynı özellikleri ile Türkiye'de ortaya çıksa, belki de bayraklaştıracağız; ama Midye – Enez ile Qasr-ı Şirin arasında kalan coğrafyada olmadığı için tanımayız onu.

Bu, "sağır millîyetçilik"tir. Çünkü kendisi dışındaki Müslümanlar’ın sesine kulağını tıkamıştır.

Kimimiz de,  - daha çok, "millîyetçi olmama" kaygısıyla – o derece "ümmetçi" olmuşuz ki, kendimiz dışındaki herşeyi gözümüz görüyor. Mısır'da iki Müslüman hapse atılsa galeyana geliyoruz. Moro'da rejim halka zûlmettiğinde, dergilerimizin sayfalarında haber ve yorumundan geçilmez. Bosna – Hersek için, Çeçenistan için yürüyüşler, gösteriler ve toplantılar düzenliyoruz. Ama burnumuzun dibinde insanlara dışkı yedirilirken, bir halkın varlığı toptan inkâr edilirken, âlimlerimiz – ki onlar toplumun arasından çıkmış öncülerdir – darağaçlarında idam edilirken, halkın anadili ve alfabesi yasaklanırken, kızlarımız örtülerinden dolayı üniversitelerin kapılarından içeri alınmazken gık'ımız bile çıkmıyor.

Buna da "kör ümmetçilik" diyorum.

Olayı nominal olarak söylemek gerekirse, mazlum – Müslüman Kürt halkı Türkiye'de değil de başka bir yerde yaşasaydı ve aynı zûlmü görseydi, en büyük "hamileri" olmaz mıydık?

Şu bilinmelidir: Resûlullâh (saw), önce ailesinden sorumluydu. İslam, Mekke ve Medine'ye yerleşmeden Mısır'a girmedi, giremezdi de. Önce kendi coğrafyamızdan sorumluyuz. Hem "aqlen", hem de "naqlen" en uygunu budur.

"Uzaktan kumandalı kurtarıcılık" yoktur. Eğer uzaktan kumandalı kurtarıcılığa soyunursanız, tarih ve sizden sonra gelecek olan nesiller, hayırla anmayacaklar sizi. Yerinizde oturup düğmeye basarak, bağırıp çağırarak Mozambik'i kurtaramazsınız; eğer Mozambik'te yaşıyorsanız, oranın kurtuluşuna katkınız daha çok, üstelik somut olacaktır.

Ama bu ülkede yaşadığınız sürece başta bu ülkeden sorumlusunuz.

"Sağır millîyetçilik" ile "kör ümmetçilik" arasında bir denge olmalı. Bu dengeyi yakalamalıyız.

 

ibrahim.sediyani@hotmail.de

YAZIYA YORUM KAT

12 Yorum