1. HABERLER

  2. KİTAP KRİTİK

  3. Sosyalizm (Esasa, Ufka ve Bugüne Dair)
Sosyalizm (Esasa, Ufka ve Bugüne Dair)

Sosyalizm (Esasa, Ufka ve Bugüne Dair)

Ahmet İnsel’in Sosyalizm adlı kitabını Asım Öz, Haksöz Haber için değerlendirdi.

A+A-

"Ahmet İnsel ile onbeş yıla yayılan bir zamanda sol siyaset ve sosyalist düşün üzerine yapılmış olan, bir kısmı ilk kez yayımlanan söyleşilerden oluşan Sosyalizm Esasa, Ufka ve Bugüne Dair sosyalist değerlerin tanımlanmasından çalışanların eşitlik ve özgürlük taleplerinin yeni toplumsal koşullarda kendini farklı biçimlerde ifade etmesine uzanan geniş bir perspektiften sosyalist "ütopya"nın dünü, bugünü ve geleceği ele alınıyor. Sol içinde/n yapılan kimi tartışmaları anlamak bakımından önemli olan çalışma siyaset teorisinden siyaset pratiğine uzanabilmesi bakımından da önemli."

OLGUN SİYASAL TAVRIN İMKÂNLARI

Asım Öz / Haksözhaber

Sosyalizm idealinin ortaya çıkışının üzerinden daha iki yüzyıl geçmedi. İnsanlık tarihi açısından çok kısa ama kapsamlı bir değerlendirme yapacak kadar uzun bir süre bu. Ahmet İnsel bir kısmı ilk defa yayımlanan söyleşilerden oluşan Sosyalizm Esasa, Ufka ve Bugüne Dair adlı kitabında yıllardır dillendirdiği yeni solu tanımlama çabasını sürdürüyor. Sosyalist değerlerin tanımlanmasından çalışanların eşitlik ve özgürlük taleplerinin yeni toplumsal koşullarda kendini farklı biçimlerde ifade etmesine uzanan geniş bir perspektiften sosyalist "ütopya"nın dünü, bugünü ve geleceği ele alınıyor genel olarak kitapta. Sol içinde/n yapılan kimi tartışmaları anlamak bakımından önemli olan çalışma siyaset teorisinden siyaset pratiğine uzanabilmesi bakımından da önemli. Liberal ekonomik değerlerin sola aşılanmasıyla kendini ortaya koyan yeni sola ise kendini yakın hissetmiyor. Medya yanılsamasından kültürel hegemonyaya, şanlı geçmişten öznenin yok oluşuna değin pek çok mesele irdelenmekte söyleşiler boyunca.

İnsel siyasetin doğrudan içinden gelen bir isim. Fransa'da okuduğu yıllarda 1974 yılında Fransız Komünist Partisi'ne üye olmuştur. O yıllarda yaklaşık beş yüz bin üyesi olan bu parti Avrupa'daki Komünist Partilerin yaşamakta olduğu değişim dalgası bağlamında kendi içinde çatırdayan bir parti konumundadır. FKP içinde en fazla hücre sekreterliği yapan İnsel o yıllarda Althusserci ekiptendir. Onunla berabere proletarya diktatörlüğü kavramının Sovyetlerde yaşan pratiği ifade etmediğini anlatır çevresine. Çünkü Avrupa Komünizmi kavramı epey popüler olmuştur. Seksenli yıllardan itibaren ise sol iyiden iyiye erir. İnsel ise 1979 yılında Sovyetlerin Afganistan'ı işgal etmesini protesto ettiği için partiden atılır. Bundan dolayı onun söyledikleri kısmen mücadele içinde edindiği teorik ve pratik hususları içeriyor.

Sol siyasetin koşullara göre yeniden biçimlenen etik ilkelerin, davranışların, tavırların bir ifadesi olduğunu söylerken toplumsal insanın yapıp ettiklerine de odaklanıyor. Siyaseti, Carl Schimidt gibi düşman figürü üzerinden okumayı yanlış buluyor ama hasmı olmayan herkese hısım muamelesi yapan ve bunun üzerinden herkesi idare etmeye çalışan ılık su kıvamındaki yönetimselliği de eleştiriyor. Düşmanlıktan ziyade hasmı siyasetin merkezine oturtarak yok etmek amaçlı değil hegemonya kurmak amaçlı bir mücadeleden bahsediyor.

Bir İmkân Olarak Siyasal Tecrübeler

 Sosyalist siyasetin on dokuzuncu yüzyıl sosyalistleriyle bugün hâlâ birçok sorununun ortak olduğu üzerinde duran İnsel bu sorunları kapitalist bir sistemin yarattığı sorunlar olarak tanımlıyor. Buna karşılık yüz veya yüz elli yıl önceki sosyalistlerle bugünkü sosyalistler arasında önemli bir fark var olduğunu da belirtme gereği duyuyor: "Bizi 19. yüzyıl sonu ve 20.yüzyıl başı sosyalistlerinden ayıran en önemli gelişme, sosyalizm idealini hedefleyerek iktidar olmuş, devrim gerçekleştirmiş ülkelerde sosyalist/ komünist devrimim yarattığı sonuçları görmüş bir kuşak olmamızdır. Dolayısıyla bu devrimlerden önce yaşamış sosyalistler gibi salt ütopyadan bahsetmemiz mümkün değil; ütopyanın hayata geçmiş halini de değerlendirme imkanına sahibiz" Solun ne yapmayacağı konusundaki referansının Sovyetlerde olduğunu belirtmesini de burada anmalı. Orada yaşanlardan ve çöküşünden çıkarılacak dersler üzerinden farklı bir siyasal ufkun oluşabileceğini imliyor İnsel. Ne yapılmayacağını öğrenmiş olmak nelerin yapılması gerektiğini anlatma ihtiyacını da ortadan kaldırmıyor tabii. Olumsuzlukları da içinde barındıran tecrübelerin insanları sinik veya yılgın kılabileceğini ama başka bir açıdan da olgun kılabileceğini ifade ediyor. Farklı siyasal pratikler içinden konuşuyor olsa da bugün İslamcı siyasallığın da sinik, yılgın veya olgunluk barındıran hallerinin olduğunu tespit edebiliriz. Karşılaşılan yeni sorunlar ve bu sorunlar karşısında ortaya konulan tavırlar veya konulamayan tavırlar bu üç halin oluşumunun başat sebebi olarak da anılabilir.

On dokuzuncu yüzyıldaki işçi sınıfı algısının mitolojiye dönüşmüş biçimde sürdürülmesini sinik bir tavır olarak görebiliriz. Basitleştirici, indirgemeci materyalizm içinden konuşturulan işçi sınıfı yerine konulacak başka bir şey olmadığı için sıkıntılar bir türlü çözülemiyor. İşçi sınıfı onu iktidar aracı olarak kullanmak isteyenler için de elverişli bir mitoloji haline geldi. Marks'a göre insanın özü somut gerçekliği içinde insanın toplumsal ilişkilerin bütünüdür. Bütün toplumsal yaşamın özünde pratik eylemin bulunmasından ve toplumsal insanlıktan dolayı dünyayı değiştirme misyonunu toplumsal özneye yükler. İktidar olma arzusu taşıyan küçük burjuva çevreler, jakobenler olmayan işçi sınıfından bahsederek iktidara yürümek istiyorlar. Var olan işçi sınıfına ise dönüp bakmak akıllarına bile gelmiyor. İnsel'e göre bugün işçi sınıfı geleceğin taşıyıcısıdır önermesinin hiçbir karşılığı yok. İşçi sınıfı ile kastedilenin ne olduğu konusundaki belirsizlik üzerinde durulmuyor. Marx'ın proletaryaya atfettiği 'Prometheus fonksiyonunun da aslında bir değiştirme/dönüştürme işlevinden ziyade "insanlık durumunu kaybetmiş insanlığın düştüğü sefil hali gösteren" simge olarak kavranmasından yana. Bu gün ise işçi sınıfının kurucu özne konumunun ücretli emekçiler üzerinden tasarlanması gerektiğini düşünmekte.

İşçi sınıfının ve kültürünün en güçlü olduğu İngiltere'de bile çözülmesi üzerinde düşünülmesi gerektiğini ifade eden İnsel son otuz yılda işçilerin bile kendilerini ideal sınıf olarak görmediklerini bundan dolayı da işçilik konumundan kaçış olarak nitelenebilecek büyük bir değişimin yaşandığını ifade ediyor. İngiltere özelinde Ken Loach filmlerinde görülen durum bir kültür dünyasının çökmesi onun yerine bireyin gelmesidir. İşçi sınıfı üzerinde başka sınıf kodlarının egemen olmasıdır. Siyasallığın temelindeki özne çökünce ideolojik bunalım yaşanmaya başlıyor. Atmışlı yıllardan itibaren başlayan işçi sınıfı eleştirileri siyasi iradenin taşıyıcısının kaybolması ile sonuçlandı. Postmodernizm açısından imkân gibi görülen siyasal öznenin kayboluşu solu bunalıma itti bu bakımdan. Siyasi iradenin taşınması konusunda şunları ifade ediyor İnsel: "Bizim bugüne kadar bildiğimiz referanslar, insanlık tarihindeki referanslar bir grubun bir ideali taşıyarak toplumu dönüştürmesidir. Dinî bir ideal olabilir bu, siyasi bir ideal olabilir. Herkes için iyi olduğunu iddia ettiği bir değişim arzusu dile getirir ve bunun siyasal-toplumsal taşıyıcılığını üstlenir. Bugün böyle bir idealin taşıyıcısının kim olacağı konusunda boşluk var. "Öznenin ölümü söyleminin gelecek bitti anlamına geleceğinin farkında olan İnsel, tarihin insanların yapıp etmeleri ile biçimlendiğinin altını çizerken herkesin farkında olsun ya da olmasın bir özne olduğunu ifade eder. Toplumsal düzen insanların yaptıklarından veya yapmadıklarından türeyen bir yapılır. Somut insanlar, somut tarihi koşullar içinde yapar tarihi. Sorunun kurtarıcı öznelikte yattığını belirtirken Marksizmin dini-binyılcı gelenekten devraldığı kurtarıcı özne olarak işçi sınıfının mehdi anlayışının sekülerleşmiş hali olduğunu belirtmesi de oldukça önemli. Marksın düşünce yapısının on dokuzuncu yüzyıl içinde biçimlendiğini belirtirken bu durumu daha kapsamlı biçimde ortaya koyar: "Düşünce yapısına hâkim olan hâlâ dini epistemolojidir ve Marks esas olarak dinî epistemolojinin sekülerleşmesini, dünyevileşmesi mücadelesini verir. Marx'ın Feurbach'la olan yakın ilişkisine, ona bir cephesiyle çok yakın olmasına rağmen- Feurbach Geleceğin Felsefesi veya Hıristiyanlığın Özü kitaplarında Marks'tan çok daha radikal bir din eleştiri yapar-, bu yaklaşımda dünyayı dönüştürebilecek bir şey bulmak istiyor. Feurbach'ın dinsel özü insanın özüne indirgerken, insanın özünün de her bir bireye içkin bir soyutlama olarak anlaşılmasını eleştirir." Tabii Marks'ın dinle hesaplaşmayı sürdürürken tuttuğu yol ütopyayı yeryüzüne indirmek biçiminde gerçekleşir. Artık kurtarıcı insandır. Kurtarıcı özne tanımlanırken dini düşüncenin kimi unsurlarından yararlanılır. Bu aslında bir bakımda sol içinde yaşanan iç gerginliğin dışa vurumudur. 1847'de Adiller Birliği Komünistler Birliğine dönüşürken Engels'e verilen görev bir "devrimci ilahiyat" hazırlamasıdır. Engels önce 22 soruluk "komünist inanç deklarasyonu projesi" hazırlar. Marks ise alabildiğine ekonomik olana sarılır. Engels ise ölümüne yakın bir zamanda, var olan kalıpları yıkmak için materyalizm anlayışında aşırıya kaçtıklarının altını çizer.  O bakımdan kitabın ilk ve en uzun söyleşisi sol içi pek çok tartışmayı anlamak kadar sosyalist solun bile dönmeye niyet ettiği materyalist yorumların kaba biçimlerinin İslami sol olarak oldukça geç bir zamanda "vülger materyalim" kipinde keşfedilişinin ne kadar sorunlu ve özentili olduğunu da anlamayı mümkün kılacak nitelikte ve netlikte olduğunu belirtmeden geçmemek gerekmekte. İnsel ahlak bahsinde ahlakı dinden hareketle tanımlama mecburiyetine olmadıklarını ahlakı "bize içkin değerler olarak, idealler" olarak gördüğünü belirtirken Feurbach'ın analizlerine yaklaşıyor. İçkin ahlaki değerler öznel, evrenselleştirilemez ve başkalarının kabul etmesi beklenemeyecek değerler olduğu için ahlaki olmayı ne oranda başarabilecek orası da ayrı bir tartışma konusu tabii.

Sosyalizmin sadece kurulu düzeni yıkmak değil, yenisini kurmak üzerine oluşmuş bir tahayyül olduğundan söz ederken devrim anlamına gelen revolution'u etimolojik olarak ele alarak kavramın anlamında yaşanan dönüşümü ortaya koyuyor: "Revolution, takriben 17. yüzyılın sonuna kadar, dünyanın arz etrafında bir daireyi tamamlaması, bir devrevî dönemin sona ermesi demektir. Arzın güneş etrafındaki devri kelimesindeki devir bu. Revolution bugünkü devrim içeriğini edinmeden evvel aslında devreviliği ifade eden bir kavramdı. Kopuşu değil devreviliği ifade ediyordu. Sonra devirme ve tersine çevirme anlamına geldi. Dolayısıyla bir tarihsel süreklilik anlayışından hareket edilerek devrim tasarlandı. Bu da hâlâ o kadim, dinî teleolojik tarih anlayışının kısmen dünyevileşmiş hali demekti. "Tarihin bir yönü vardır. İnsanlığın gideceği bir yer vardır ve yer önceden tasarlanmıştır. Siz o gideceğiniz yere kaderinize gidersiniz." diye inanmanın dünyevileşmesiydi bu. Aydınlanma sonrasında, tarihin gideceği bir yer olduğu fikrini koruyarak, bunun daha önceden, Tanrı tarafından belirlenmiş bir kader olduğu fikrini eleştirerek dünyevileştirdik. Ama tarihin gideceği bir yer olduğu fikrinden vazgeçmedik."

İnsel, sosyalist siyasetin kapsamlı bir arkeolojisi çerçevesinde Marksizm'in kuramsal kavranışına dair bir dizi ciddi sıkıntının altını çizerken iktisat ideolojisinin belirleyiciliğinden kurtulmak gerektiğini işaret ediyor.

Taraf Olmanın Maliyeti ve Mahiyeti

Aslında İnsel, özellikle Birikim dergisinde yazdığı makalelerde, özgürlük ve eşitlik talebinin bugünün koşullarında yeniden tarif edilmesiyle kurulabilecek bir sosyalizm idealini uzun süredir savunuyordu. Hatta bu yönde siyasal platformların örgütlenmesinde aktif roller de üstlendi. Sol siyaseti elle tutulur bir gerçekliğe tekabül eden bir gelecek olarak kabul edişinin da payı var bunda. Sosyalimi sadece ütopya olarak tanımlamıyor İnsel. Elle tutulur gerçekliğin kaybının ütopyayı ortaya çıkardığı üzerinde durmayı yeğliyor. Ütopyayı salt ütopya olarak tanımlama çabalarının ütopyanın siyasal işlevini yitirişi ile sonuçlanacağını belirtiyor. Ütopya yerine ilke ve ideallerden bahsedilmesinin gerekliliğine vurgu yaparken şöyle diyor: "İnsanlık tarihi içerisinde biraz daha fazla ayaklarımızın yere basması ve tevazu gerekiyor. İnsanlık tarihinde kopuş değil, insanlık tarihinde bir değişimden bahsetmemiz, kopuş teorilerinden kurtulmamız gerekiyor. (..) İnsanlık tarihi içinde çok küçük bir damlayız ve bunlara tekabül eden çok küçük değişimlerimiz olacak. Kendimiz için çok büyük, insanlık tarihi için çok küçük değişimlerin aktörü olabiliriz. Dolayısıyla ütopyayı, kendi gerçekleştirebileceğimizin ufku içinde ideallerimiz olarak tanımlamak lazım." Kitapta AKP dönemine, Ergenekon operasyonu ve 12 Eylül referandumuna ilişkin tespitleri, sosyalist siyaset içinden yapılmış tartışmalar olsa da farklı siyaset pratiklerine ilişkin çıkarımlar yapmaya da müsait. Örneğin 12 Eylül referandumu ve anayasa tartışmalarının oluşturduğu sol içi bölünmeleri/farklılaşmaları irdelerken somut olaylar karşısında alınan farklı tavırlardan hareketle meydana gelen  ayrışmaların iyi olduğunu vurguladığı yerler bu şekilde yorumlanabilir: " (..) bir dizi ayrı düşünceyi ifade etmek, aradaki farklılıkları somut, yani sosyalizmin teorik tartışmalarından değil de somut, Türkiye'de bugünkü toplumu ilgilendiren somut konularda ayrışmanın ortaya çıkmasının ve bu çerçevede tartışmanın oluyor olmasının bir dizi tavrı da açıklığa kavuşturacağı ve uzun vadede bunun  yararlı olduğu kanaatindeyim."

Bu yaklaşımlardan çıkarabileceğimiz en önemli sonuç İnsel pasif muhalefet tarzından ziyade aktif muhalefet tarzına yakın, bunun yolunu yordamını kendince oluşturmaya çalışıyor. Pasif muhalefetin kendini bir anti-söylem biçiminde kurmasından şikayet eden sızlanmacı halinden öte aktif muhalefetin çok daha derinde yatan bir şeye olan itirazını, bizatihi hasmın politika yapma tarzının kendisine dönük  muhalefeti önemli buluyor. Muhalif tavrını, ne olursa olsun her zaman  hasmın karşısında değil, tam tersine  hasmın hiç beklemediği, ummadığı yerde koymayı önemli buluyor.

Askeri vesayet tartışmalarında gündeme getirilen sivil vesayet bağlamında da siyasal olarak konumlanmak gerektiğini, mücadelede taraf olmak gerektiğin altını çizerken nerede durulduğunun açıkça belirlenmesinin şart olduğunu ifade ediyor. Toplumun tutkulu biçimde taraf olduğu bir konuda sadece AKP'yi değil doğrudan ya da dolaylı az veya çok toplumun bütününü ilgilendiren konuda biz taraf olmak istemiyoruz, bu bizi ilgilendirmez demenin yanlışlığını "bundan sonra sizi ilgilendiren siyasi konularda da toplumun geri kalanının sizinle ilgilenmemesini nasıl eleştireceksiniz? Herkes kendisini ilgilendiren konularda taraf olursa, zaten o toplum bir toplum olmaktan çıkar."

Çok cılız bir işçi hareketi olarak başlayan ve çabucak Kemalizm'in bir alt versiyonu haline gelen solun bu yönü de eleştirilmekte. Solun Kemalizm'den kopmaya başlamasının 1971 darbesi ile gerçekleştiğinin altını çizen İnsel, bu sorgulamaya örnek olması bakımından İbrahim Kaypakkaya'nın "Kemalizm faşizmdir" sözünü 1966'da değil 1971 sonrasında dile getirdiğini hatırlatır. Sonraki arayışlara da değinen İnsel solun ağzından düşürmediği dayanışmayı somutlaştıracak bir tane kurumlarının olmayışını eleştiri konusu da eder. Solun tarihi ile ciddi eleştirileri olan İnsel'in sadece sol siyaset açısından değil farklı siyasetler açısından önemli olduğunu düşündüğüm şu ifadeleri ile bu değini yazısını bağlayalım: "Hepimiz, farklı siyasal parti, hareket veya gruplarla olan arkadaşlarımızın hepsi, solun özünde söylediğiyle düşündüğü arasında bir mesafe olduğunu biliyor. Düşündüğünü söylemediğini, söylediğini düşünmediğini görüyoruz. Dolayısıyla solun kendisini yenilemesi için önce söylediğini düşünmesi, düşündüğünü söylemesi gerekiyor. Kendimizle ilgili değerlendirmeyi bir mazoşizm veya günah çıkarma seansı için değil, bundan sonrasında böyle olmamasını sağlamak için yapmak zorundayız. Kendi saplantılarımızdan kurtulmak zorundayız."

Geçmiş pratikleri olumlu ve olumsuza yanlarıyla, eksiklikleri ve fazlalıklarıyla serinkanlı ve biraz da mesafeli biçimde değerlendiren bir toplama sahip söyleşiler.

Ahmet İnsel, Sosyalizm: Esasa, Ufka ve Bugüne Dair, Birikim Yayınları, 215 sayfa.

HABERE YORUM KAT