Sosyal medya alacakaranlığı

24.01.2012 04:54

M. Naci Bostancı

Sosyal medya, iki binli yılların önemli kitle iletişim mecralarından. Facebook, Twitter ve benzeri programlar büyük ilgi görüyor.

Buralar modern dünyanın mahşeri. Herkese açık. Yolcularını karşılayan ve uğurlayan sözlükler ise bir hana ve hancılara sahipler. Handaki kutsal hiyerogliflere dokunmadan okuyabilir, seyredebilir, arkanda sayıdan ibaret bir iz bırakarak gidebilirsin. Ansiklopedist Didero'nun çalışmalarına dijital bir tını katmışa benzeyen sözlükler, bilginin pınarı olma iddiasındalar. Aklına takılan bir husus mu var, gir böyle bir sözlüğe, konuya ilişkin resmî olduğu kadar gayri resmî, ciddi olduğu kadar dedikodu kabilinden her tür anlatıya ulaş. Sözlük ve okuyucu ilişkisi, bir nevi güç ve imtiyaza dayalı yeni bir sınıflaşma oluşturuyor. Kendilerine 'entry' [sözlükte yazılan her bir madde] bahşedilmiş kişilerin birbirleri hakkındaki gizemli, ululayıcı, onları sanal dünyanın panteonunda eşsiz bir yere yerleştiren anlatımları da bir yandan güç ve imtiyazı meşrulaştırırken diğer yandan onları sadece okuyucu olan fanilerden ayırıyor. Yunan mitolojisinin hışırı çıkmış bir kopyası bile değiller ama olsun! İyi kötü mitoloji olmadan seçilmişlik, nihayet güç ve imtiyaz farkı sağlanabilir mi?

Bugünden geriye doğru gidersek, sosyal medya en çok Arap Baharı'nda konuşuldu. Tunus, Libya, Mısır gibi ülkelerde meydanları dolduran kalabalıkların öncelikle sosyal medyanın meydanlarında bir araya geldikleri ifade edildi. Böylelikle, sanalda güçlerini sınayanlar meydanlara çıkmak bakımından da cüret kazanmış görünüyorlar. Suskunluk Sarmalı teorisini sosyal medya üzerinden yeniden düşünmek gerekiyor galiba. Hatta bu ülkelerdeki sosyal hareketlilik ile internete girişler arasında hayli ikna edici bağlar kuruldu. İkinci Dünya Savaşı'nda Nazilere karşı yeraltı direnişlerini örgütleyenlerden hayatta kalanların kulakları çınlasın. Onlar bin bir tehlike ile hücre evlerinde bir araya gelip strateji oluşturuyorlardı. Ne kadar oldukları, güçlerinin neye ereceği konusunda sağlam bir fikirleri yoktu. Şimdi alabildiğine risksiz bir şekilde sosyal medya üzerinden haberleşmek, kendi resmin yerine popüler bir devrimcinin imgesini kullanarak ayrıca "karizma yapmak" mümkün.

'SANAL AMA GERÇEK'

Arap Baharı'ndan geriye gidersek İran'daki cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Orada da muhalif çevreler seçim öncesi Twitter'dan haberleşerek meydanlara çıkıyorlardı. Öyle anlaşılıyor ki internete filtre koymak da çare değil. Hatta bu tür engellemeler, sanal dünyadaki avatarlara bir oyun kahramanı heyecanı veriyor olmalı.

Sosyal medya için "sanal ama gerçek" demek de mümkün. Bu alanda yazılıp çizilenler sosyal, siyasî, ekonomik, kültürel sonuçlar doğuruyor. Siyasetteki yeri malum. Sosyal hayatta ise okur-yazarlar artık avatarlarıyla birlikte mevcut. Hatta abartarak söyleyecek olursak, sanalda yoksanız gerçekteki hükmünüz de sayılmamak olabilir. Yazıp çizen, konuşan, bir anda internetteki çoğullaşmış görüntüsüyle karşı karşıya kalıyor. Ekonomik olarak ise alan mucize hikâyeleriyle dolu. Facebook günden güne değer kazanıyor, Google'ın ederi çoktan klasik dönemin en büyük şirketlerini geçmiş durumda. Keskin dehasını bir kılıç gibi kullanarak hayat pastasından en büyük dilimi almak isteyenler, akıllarını sanal dünyanın gizemlerine vermiş vaziyetteler. Hangi çekicilik, insanın gölgede kalmış hangi yanına dokunan bir mecra, ne tür bir simülasyon duygusu işe yarar?

G. Bell telefonu icat ettiğinde, bir İngiliz lordu "bu tuhaf ve işe yaramaz icat" karşısında, "Enteresan, yüzünü görmek istemediği bir insan ile kim konuşmak ister ki?" diyerek görüşlerini ifade etmişti. Hızla akan zamanın çabucak "gelenekselleştirdiği" insanların Facebook ve Twitter ile ilk karşılaşmalarındaki tepkileri de herhalde benzer olmuştur: "Ne! Hatıra defteri gibi herkese açık bir sayfa mı? Ne yaptığını, ne düşündüğünü 140 karakterde belirttiğin bir yer mi? SMS'in bu herkese açık mecrasında kişi ne söyleyebilir ki?" Böyle düşünenler yanıldılar. Twitter'da Nietszche'ye taş çıkartan aforizmalar harcıâlem hale geldi. Herkesin bir sembol, bir işaret, bir işmar ile anlaştığı bu dünyada, felsefenin anlamsızlaştığı duygusu ile kendini işsiz kalmış addeden Wittgenstein, Twitter ile karşılaşsaydı acaba ne derdi? Derslerinde cerbeze içinde elini alnına vurarak "Tanrım, biri bana yardım etsin!" diyen filozof, elini alnına vurur ve öylece mi kalırdı?

Teknikle insanın ilişkisinin organik bir yanı var. Nüfuz etme karşılıklı. Her yeni icat, insanın yeni ve elbette iyiyi ve kötüyü aynı anda kucaklayan alacakaranlık bir yanını açığa çıkartıyor. Sosyal medya diktatörlüklerin yıkılışında bir rol üstlendi, doğru. Van depreminde arama, kurtarma, yardım faaliyetlerinde hızlı haberleşmeyi sağladı. 'Olumsuz yanları ne?' derseniz, onun için ayrı bir başlık açmak lazım.

Sosyal medya sanal âlemde maskeli baloya imkân verdi. Maskeli balolar malum gizemli, romantik ve aynı zamanda risksiz aşk ilişkileri için uygun mekânlardı. Kimliklerden soyutlanmak insanlara bir davranış serbestîsi getiriyordu. Sanal dünyada bu serbestlik maskeli balo ile kıyaslanamayacak ölçüde fazla. Yüzüne maskeyi takıp kendine sosyal medyada bir köşe beğenen, her tür öfkesini, kızgınlığını, gündelik hayatta biriktirdiği tüm hınçları elindeki kanlı kılıcıyla alenileştirebiliyor. Ortaçağ karnavallarında gündelik hayatı tersine çevirme işi modern dünyada daha da abartıyla sosyal medyada yaşanıyor. Gerçek dünyada yanına yaklaşılamayacak kişiler sanal dünyada "zevkle" yerden yere vurulabiliyor. Kişiye bahşettiği ben de önemliyim duygusu, yabana atılmamalı. Bu önem duygusunun aynı zamanda bir kurban gerektirmesi tuhaf bir illiyet bağı doğuruyor. Hele üç-beş maskeli kendi aralarında bir grup oluşturabilmişlerse bu ucuz cesaret gösterisi o çok gerekli seyircisine de kavuşmuş oluyor. Keza sosyal medya politik asabiyelerin bir orji halinde çılgınca kendini vitrine koymasına da zemin hazırlıyor. En çok karşılaşılan "vahşice çılgınlık" linç. Sanki sanal âlemin sokakları ellerinde baltalar, sopalar, palalarla dolaşan "salt dürtülerden oluşmuş kimliklerin" gruplarıyla dolu. Bunlar bir sözün, bir görüntünün üzerine atılıp ilgilisini parçalamaya hazır bir vaziyetteler. Bütün bunları yapabilme cesaretini, cüretini nereden buluyor derseniz, yüzlerindeki maske dolayısı ile saklanmalarından ve ne söylerse söylesinler bedel ödemeyecek oluşlarından. Ortaçağ dünyasında kendi hayatını riske atmadan rakibinin hayatına kast edememek bir onur duygusuna hayat vermişti. Delikli demir ile mertlik bozuldu, pusu icat oldu. Şimdi sosyal medyanın ve benzerlerinin vahşice linç için kullanımı bunu daha da öteye taşıdı. Bu ortamda artık önemli olan "gerçeğin ne olduğu" değil, linç kültürü için nasıl daha işlevsel hale getirileceği. Zaten sürekli mutasyona uğrayan hikâyede ipin ucu kaçıyor, dedikodu ve söylentiye dönüşen "şey" yeryüzüne toz gibi dağılıyor. Sonra, doymak bilmez bu linç kültürü yeni "şey"leri çağırıyor.

Sosyal medyadaki bu avatarlar doğallaştırdıkları dil ve vahşet kültürüyle birlikte gerçek hayatın içinde baş gösterirler mi? Yoksa sosyal medyadaki "her şey" sözel bolluk ve çoğullaşma içinde "şey"leşir ve her tür içerikten soyutlanır mı? Göreceğiz!

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim