Sosyal İktidar Olgusu

19.06.2011 16:30

Sait Alioğlu

Dünya tarihi bir bütün olarak zıddiyet fenomeni içerisinde hep insanoğlunun canlı ve cansız varlıkların kahir ekseriyetine sahip/malik olmanın, olabilmenin, onu ele geçirmenin ve ele geçirilen materyalin korunmasını içeren bir iktidar olgusunun tarihidir de bir açıdan…

Geçmişi bu şekilde özetleyip günümüze baktığımızda da aynı duyguların, aynı mücadelenin, şekil ve form olarak eski, ama mantalite olarak birbirinin aynısı olan görüngüleri müşahede etmiş oluruz… İyinin, kötünün; yanlışın ve doğrunun; hak ve batılın karşılıklı mücadelesinin ana ekseninde ya adalet, ya da zulüm temelli bir iktidar olgusu bulunmaktadır! Bu, dün olduğu gibi, bugünde geçerliğini aynen korumaktadır.

insanoğlunun dünya üzerinde ilk yerleşim bölgesi olan geniş bir alana baktığımızda bir yanda Allah (cc)’ın o pak mesajını sunmaya çalışan nebileri, resulleri, onların ardılları olan tevhid ehli Müslümanları, diğer yanda ise sultayı, yani iktidarı ellerinde tutmaya çalışan Firavunları, Karunları, bel’amları ve o zalimler tarafından güçten düşürülen mustazafları, yani hayatın her alanında ‘güçten düşürülüp’ ezilen kitleleri görürüz. Genel anlamda bu kitlelerin güçten düşürülmeleri ise bu kitleyi oluşturan insanların önemli bir bölümünün olayın farkında ol(a)maması ise acı bir hakikat olarak yüzlerce yıldır devam etmekte olup, teknik anlamda bile sınıfsal bir bilinci öteler, durur!

Çoğu zaman bu kitleyi oluşturan öbeklerin önemli bir kısmı, kendi dönemsel şartları içerisinde nebiler ve resullerle birlikte halk önderlerinin mesajını anlamamakla birlikte Ki, gücü elinde tutan sınıfların ideolojik kamuflesi sonucu muhafazakâr eğilimler içerisinde olup kurtuluş çağrılarına duyarsız kalmışlardır. Hz. Musa’(as)’nın Firavun’un elinden kurtarmaya çalıştığı İsrailoğulları’ndan büyük bir bölümünün sitem ettiklerini ve “sen geldin de ne oldu?!” meyanında laflar ettiklerini ‘kitap’ bize hatırlatır…

Aşağı, yukarı binlerce yıldır oluşan bu tabloya iktidar zemininde şöyle bir baktığımızda toplumları, insanları her açıdan zihinleri dumura uğratıcı, onları, adeta iktidar adına bir meta olarak görme ve o eğilimi ne adına olursa olsun sürdürücü politikaların varlığı söz konusudur. İyiye, doğruya ve hakka ve hukuka dayalı bir toplumsallık çerçevesinde ise her şeyden ziyade insanların, toplumların iyiliği, hayrı, hayatlarının fıtratlarına özgü bir şekilde devam ettirilmesi ve süreklilik içerisinde vahyi bildirimden damıtıla, damıtıla elde edilen yaşamsal kriterler(ör. Adalet)muvacehesinde siyasal iktidardan da ziyade bir sosyal iktidar oluşturabilmek dün olduğu gibi bugünde savsaklanması imkânsız bir gerekliliğe mebnidir.

Olaya bu çerçeveden baktığımızda mutlaka ki, siyasal iktidar ve süreklilik gerektiren devletin bizzat kendisi, şeksiz ve şüphesiz gerekmektedir. Ama insanların ve dolayısıyla toplumların siyasal iktidar kalıpları içerisinde yitip gitmemesi, yönetilirken bile elde ettiği tecrübelerle hesap sorabilme, yönetime dâhil olabilme, her türden kaynağı adalet içre paylaşabilme erdemini ortaya koyabilme  arzusu temel bulucu bir yapı olarak mükemmel bir şekilde vücuda getirilmesi isteniyorsa, illaki bir sosyal iktidara ihtiyaç hasıl olacaktır!

Bu tür bir iktidar oluşturmanın yolu ve yöntemi dün olduğu gibi bugünde el’an mevcuttur. İşi teknik anlamda şekillendirir isek minimumdan, maksimuma değin lokal planda bir çok şekil söz konusudur! Yerinde/n yönetim bağlamında birçok alanda yetkili kılınacak bir belediye, İl Özel İdaresi ve bir yığın örneği bulunan özerk yönetim biçimleri, yerel meclisler vs…

Ama nedense sözde insanlığın ahir ömründe onun hayatını ‘gayet’ rahat bir şekilde dizayn etmeye yönelik modern çabalar, toplumların şahsi hükmünü kabul etmekle birlikte modernitenin esas amacına matuf olarak onu kendi seküler düzeneğine kurban etmektedir. Ki bu yolla hükm-ü şahsiyi ortadan kaldırmakta, onun özgünlüğünü tırpanlamaya çalışmakta ve sonuçta fıtrata müdahale etmekle birlikte bir ifsad eylemliliği içerisinde kendini konumlandırmaktadır. Burada modern devlet adeta Allah’ı devre dışı bıraktığını sanıp, o aldanış içerisinde bir nevi ilâhlığa yeltenmektedir.

Yukarıda saydığımız lokal, yönetim bazlı toplumsal yapılandırmalar aslında daha iyiyi arzulama sadedinde insanın iğdiş edilememiş yönlerinin bir yansıması olarak okunmayı hak etse bile eninde, sonunda modern, seküler ve ideolojik algıya yenik düşerek kendini ateş çukurunda bulabilmektedir!

Günümüze baktığımızda neredeyse tüm toplumun âli menfaati için(!)iktidara talip olduğunu deklare eden ve iktidara gelen siyasal yapıların, sosyal iktidarın güçlü kılınmasının aksine yerel yönetimlerde bile hemen her noktaya kendilerinden olan kişileri seçtirmeye, yerleştirmeye çalışıp çabalamakta ya da miladı dolmakta olan ‘ideolojik haller’ içerisinde bolca demokrasi vurgusu yaparak kendine ait hissettiği bazı bölgelerde akla ziyan bir ruh halini sergileme suretiyle erdemi, insanlık onurunu, barışı ve kardeşliği gözden çıkarabilmektedirler!

Bu bağlamda ideolojik ve algısal olarak toplumsal katmanlara sirayet etmiş bulunan kapitalist algıyı önemli oranda devre dışı bıraktırıcı bir kaynak bölüşümü, ehil insanların nezdinde yapılabilecek olan ekonomik bazlı bir paylaşım, kitabi bir ilke olan infakın bireysel ve manevi bir hazdan ziyade sistemleştirilerek bir görüngü haline getirilmesi, var ise eğer sınıflar arası farklılığın minimize edilmesi ve nihayetinde de ortadan kaldırılması, fırsat eşitliğinin sistemli hale getirilmesi, yönetimde ehliyet ve adalet kriterine dayanan olguların yerleştirilmesi ve sürekliliğinin sağlanması vs…

Bunların vücuda getirilmesi için önce mümkün mertebe nefsi isteklerin olabildiğince sınırlandırılması, hemen herkes için yekdiğerinin tercihine yönelik diğerkamlığı, yani isar olayını orta yere koyma çabası, imkânların, servetin toplumun fertleri arasında dönüp dolaşmasını ikame etmek ve buna mukabilde sermayenin bizzat bir kişi ve bir grup adına elde tutulup silah olarak kullanılmaması vs…

Siyasal ve aynı zamanda da hangi ideolojik formu baz alırsa alsın başa geçtiğinde Firavunlaşacak ve böylesi bir eğilim içerisinde olabilecek güçlerin iktidar dışı duran toplumlar nezdinde itibar görmemesi söz konusu olacaksa bunu aşırı bir siyasal dil kullanmaktan azami oranda beri durması gereken ve kitabın buyurduğu ilkeleri sistemleştirme zorunluluğu bulunan İslâmcı kadroların yapması gerekmektedir.

Bu kadroların dışında ki diğer kadroların ya baştan beri denendikleri, ya da ideolojik olarak indirgemeci bir tarzda ‘batıcı söylem ve sömürgeci bir mantık’a sahip olmaları işi askıya aldırmaktadır! Elde kalan mevcut ise bizlere İslâmcılığı göstermektedir! İslâmcı kadrolarında bu hayırlı çabalar içerisinde bulunurken, neticeye varabilmek için siyasal dili mümkün mertebe minimize etmesi gerekir. Bunları gerçekleştirirken toplumsal hareketlilik için dernek ve vakıf gibi oluşumlar sosyaliteyle birlikte makul siyasal yapı kardeşlik ve adalet adına yıkılmamacasına yeniden tahkim edilebilmelidir ki, yaşadığımız, yaşamamız gereken ve de yaşayabileceğimiz hayatın olumlu bir anlamı ve karşılığı olsun!

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim