1. HABERLER

  2. ARAŞTIRMA - DOSYA

  3. Sorun Yahudilik mi, Siyonist İşgal mi?
Sorun Yahudilik mi, Siyonist İşgal mi?

Sorun Yahudilik mi, Siyonist İşgal mi?

Hasan Kösebalaban ve Özgür Dikmen, Karar gazetesinde birlikte kaleme aldıkları yazılarında Yahudilik ve Siyonizm tartışmalarına ışık tutuyorlar.

A+A-

Hasan Kösebalaban ve Özgür Dikmen’in bugünkü Karar’da (18 Aralık 2017) yer verilen yazıları şöyle:

Sorun Yahudilik Değil, Siyonist İşgal

İsrail normalleşmesiyle gündemden düşen ancak ABD Başkanı Donald Trump’ın uluslararası hukuka aykırı olarak Kudüs’ü başkent ilan etmesiyle Filistin yeniden gündeme geldi. Bu hassas ortamda “sorun Siyonizm değil, Yahudiliktir” şeklindeki bir söylemin özellikle sosyal medya ortamında giderek artan bir şekilde ilgi gördüğünü gözlemliyoruz. Öncelikle Filistin davasına zarar verdiğini düşündüğümüz bu anlayışın, bu ülkenin de bir parçası olduğu medeniyet paradigmasına ait olmadığını tespit etmek gerekiyor. Herhangi bir dini bir siyasi olgunun nedeni olarak görmek sadece yanlış değil, aynı zamanda o dinin bütün mensuplarını da sorumlu olarak algılanması sonucunu doğuracağından ırkçılık boyutunda bir hastalıktır. Batı’da bugün Orta Doğu’daki siyasi şiddetin nedeni olarak bizzat İslam’ı gören anlayıştan çok da farklı değildir bu. Halbuki siyasi olayların sorumlusu dinler ve kültürler değil, sosyal, ekonomik ve bizatihi siyasi şartlardır.

Bugün Siyonizm’i benimsemeyen Naturei Karta ve Eda Heredit gibi ultra Ortodoks gruplara bakıp, anti-Siyonist görüşün Yahudilik içinde marjinal bir görüş olduğu iddia edilebilir. Oysa tarihi gerçek bunun tam tersidir. Siyonizm’e en büyük muhalefeti ana akım Yahudi teşkilatların içinden geldi. Onlara göre Siyonizm Yahudiliği bir toprak parçasına hapsederek evrenselliğini bozmakta ve siyasileştirmekteydi. Kısacası Siyonizm Yahudiliği tahrif etmekteydi.

İsrailli tarihçi Shlomo Sand Yahudiliğin 19. yüzyılda nasıl bir ırk olarak icat edildiğini Yahudi Halkı Nasıl İcat Edildi? adli kitabında detaylı bir şekilde anlatır. Siyonizm’in günümüzdeki önemli muhaliflerinden Sand’e göre Yahudiliğin bugün anladığımız manasıyla bir ırk olarak görülmesi modern bir meseledir. Siyonizm 19. yüzyıl Avrupası’nda bir seküler etnik milliyetçilik doktrini olarak ortaya çıktığında ana akım bütün Yahudi doktrinleri tarafından reddedildi. Ortodoks Yahudiler bir Mesih’in yeniden zuhuruna kadar bir Yahudi devleti fikrine karşı çıkıyorlar, Reform Yahudileri ise Yahudiliği siyasi ideoloji değil, bir kültür olarak yorumluyordu. Bunun dışında göç fikrine karşı olan sosyalistler ve Yahudilerin bulundukları ülkelerde güçlü azınlıklar olarak yaşamalarını savunan otonomistler vardı.

Thomas Kolsky’nin Jews Against Zionism (Siyonizme Karşı Yahudiler) adlı kitabı Siyonizm’in nasıl egemen bir ideoloji olmasını 1930’larda Avrupa’da ırkçılığın yükselişine ve soykırım atmosferine bağlıyor. O yıllara kadar özellikle Amerika’da ve Batı Avrupa’da marjinal bir ideoloji olan Siyonizm, yani bir Yahudi devletine sahip olma düşüncesi, Avrupa’daki bu faşist siyasi ortamda, Yahudi toplumunun içinde yaygınlaştı. Öyle ki 19. yüzyılın sonunda ve 20.yüzyıl başında Amerikan Reform Yahudiliği Siyonizmi Doğu Avrupa ülkelerindeki getto Yahudilerinin çıkardığı bir ideoloji olarak görüyorlardı. ABD’deki en önemli reform Yahudi dini eğitim kurumu olan Hebrew Union College’ın kurucusu Haham Isaac M. Wise Yahudiliğin ebedi olduğunu, orada ya da şurada bir toprak parçasına bağlanamayacağını ileri sürüyordu: “Bir ulus-devlet olarak İsrail’in peşinde değiliz. İsrail her özgür ülkede her evin içindedir” (Wise, 1919). Amerikalı anti-Siyonist Yahudileri Amerikan Yahudiliği’nin Amerikan düşünce ve ruhunu desteklediğini söylüyordu. Bu grup, Siyon’un kutsal bir hafıza olduğunu, Amerika’nın onların Siyon’u olduğu anlayışını benimsemişti.

Ancak 1930’larda ve 1940’larda Avrupa’yı kasıp kavuran ırkçılık Yahudileri hedef almaya başladı. Yahudi ve Hristiyan ebeveyne sahip olan ancak Hristiyanlaşmış Avrupalıların bile Yahudi kanı taşıdığı gerekçesiyle öldürülmesi Siyonizm düşüncesine Yahudi toplum nezdinde itibar ve haklılık kazandırdı. Yahudiler isimlerini, kimliklerini, dinlerini ve kültürlerini bir kenara atıp Avrupa toplumlarında asimile bile olsalar Avrupa ırkçılığı onları yine de Yahudi olarak görmeye devam etti ve katliam kurbanı olmaktan kurtulamadılar. Bu tecrübenin Siyonizm’in dominant ideoloji haline gelişinde çok büyük rolü oldu. Giderek ana akım Yahudi sinagog ve teşkilatları da başlangıçta direndikleri Siyonizm’le yakınlaşmaya başladı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İsrail’in kurulmasıyla anti-Siyonist Yahudilik marjinal hale geldi. Reform Yahudiliğinin en büyük kuruluşu Central Conference of American Rabbis (Amerikan Hahamları Birliği) 1940’larda Siyonizm’e desteğini ilan ederken, buna tepki olarak teşkilatın anti-Siyonist üyeleri bugün de çizgisini daha yumuşatarak faaliyetlerine devam eden American Council for Judaism (Amerikan Yahudi Konseyi)’i kurdular. Burada vurgulanması gereken asıl nokta şudur: tarihsel olarak Yahudilikte ana damar anti-Siyonizmdir.

Siyonizm’in 19. yüzyılda ortaya çıkmış, 20. yüzyılda güçlenmiş modern ve seküler bir milliyetçilik ideolojisi olduğunu vurgulamıştık. Siyonizm teorik olarak bir Yahudi ırkını kurguladıktan sonra, önce teolojik bir Yahudiliğin zamanını doldurduğunu, Yahudiliğin sinagoglarda yaşanabileceğini ama kamusal alanda Yahudiliğe gerek olmadığını savundu. Hem Theodor Herzl gibi Siyonizm’in fikir babaları hem de Chaim Weizmann gibi İsrail’in kurucularının çoğu Yahudiliğe modernleşmeyle birlikte kaybolup gidecek arkaik bir din gözüyle baktılar. Onlara göre Yahudilik Avrupa gettolarında pek ses çıkarmadan Nazi askerlerine teslim olan sessiz ve uysal Yahudilerin diniydi ve İsrail’de böyle bir dine yer olmamalıydı. Siyonizm’in amacı Yahudi teolojisine kayıtsız şartsız uyarak soykırıma uğrayan dindarlar yerine eline silah alıp savaşabilecek yeni Yahudiler, daha doğru bir ifadeyle İbraniler yerleştirmekti. Burada asıl vurgu din olarak Yahudilik değil, etnik Yahudi milliyetçiliğidir.

Yahudilikte seçilmişlik düşüncesi vardır. Ancak bu seçilmişliğin sadece kan bağı üzerinden tanımlanan bir ırkın seçilmişliği şeklinde yorumlanması modernleşmenin bir sonucudur. Yahudilerin üstün ırk olduğu tezi özellikle Avrupai ırk anlayışının Siyonist Yahudiler tarafından benimsenmesiyle ortaya çıkmıştır ve Yahudi teolojisinden daha çok Siyonizm’in bir ürünüdür. Halbuki Yahudiliğin teolojik çerçevesinde seçilmişlik Allah’ın Yahudilere fazladan sorumluluklar yüklemesi gibi bağlamlarda yorumlanmıştır. Salime Leyla Gürkan, konuyla ilgili en önemli çalışmalardan biri olan, ne yazık ki Türkçe’ye tercüme edilmemiş, The Jews as a Chosen People (Seçilmiş Bir Halk Olarak Yahudiler) adli eserinde, “Yahudilerin seçilmiş bir ırk/millet/halk olduğu” ifadesinin Tevrat’ın hiçbir yerinde geçmediğine işaret eder.

Kategorik bir Yahudilik ve Yahudi karşıtlığının Siyonizm ve onun ürünü olan İsrail devletinin propagandasına hizmet ettiğini de görmek zorundayız. Siyonizm bu karşıtlıktan beslenmekte ve Yahudi toplumuna bir küresel Yahudi düşmanlığına karşı direniş için İsrail’in desteklenmesi gerektiği propagandasını yaymaktadır. Bu anlamda Filistinlililere yapılan zulüm bir varoluş mücadelesindeki mecburiyet olarak sunulmaktadır. Kendi söylemine göre İsrail mazlum Filistinlilerle değil, “etrafındaki düşman deniziyle” mücadele etmektedir. Bu nedenle Yahudilerin çıkarıyla İsrail’in çıkarları, Yahudilikle Siyonizm aynileşmektedir. Noam Chomsky anti-Siyonizm’in anti-Semitizm olarak kabul edilmesinin İsrail’İn Siyonizme ve İsrail’e karşı her türlü eleştiriyi boğmak için başvurduğu en önemli silah olarak kabul ediyor. Yine John Mearsheimer ve Stephen Walt, İsrail’in kendisine karşı eleştiriler karşısında, İsrail ile Yahudiliği aynı göstermenin İsrail Lobisi’nin başvurduğu en önemli propaganda araçlarından biri olarak görüyor.

Oysa nasıl ki Türkiye, Suudi Arabistan ya da İran İslam’ı temsil edemezse, nasıl ki ABD’nin ya da Rusya’nın uygulamalarından Hristiyanlık sorumlu görülemezse, ya da nasıl ki Burma’nın Müslüman soykırımının nedeni Budizm değilse, İsrail de bütün etnik Yahudileri ve Yahudiliği temsil edemez, İsrail’in uygulamaları bütün Yahudileri ve Yahudiliği bağlamaz, bu uygulamaları eleştirmek de bütün Yahudileri eleştirmek değildir.

İsrail propagandasının oyununa gelmenin en iyi yolu bütün Yahudilerin aynı, Yahudiliğin de şiddet doğurduğunu ya da şiddeti meşrulaştırdığını ileri sürmektir. Siyonizm için bir Yahudi milleti oluşturmanın tek yolu, Yemen’den Litvanya’ya, Hindistan’dan İngiltere’ye dek dünyanın farklı yerlerinden çok farklı kültürlerden gelen, ırksal birliktelikleri fazlasıyla tartışmalı ve tek ortak özellikleri aynı kitaba inanmak olan Yahudileri “Yahudi olmayan herkesin Yahudilerin düşmanı olduğuna” inandırmak olmuştur. Diğer örneklerde de olduğu gibi, yeni bir millet tahayyülü mütemadi bir “düşman” hayaliyle oluşturulabilir ya da yaşayabilir. Avrupa bu hayalin ötesine geçerek soykırım tecrübesiyle Siyonizm’i canlandırdı ve besledi. Müslüman dünya ise hiçbir zaman kategorik Yahudi karşıtlığına prim vermedi.

Tarih boyunca Müslümanlar egemen oldukları topraklarda Yahudilerle birlikte yaşamın en iyi örneklerini verdiler, bu egemenlik bittiğinde de Müslümanlar ve Yahudiler katliamların birlikte kurbanı oldular. Endülüs ve Kudüs bunun tarihi örnekleridir. 1940 ile 1943 yılları arasında, Fransa’nın Almanya kontrolüne girmesiyle soykırım Fransız sömürgesi Kuzey Afrika ülkelerinde de uygulanmak istenince, Naziler yerel Müslüman halkın direnişiyle karşılaştılar. Robert Satloff’un Arapların Kuzey Afrika’daki soykırım kurbanlarını kurtarışını anlatan Among the Righteous (İyiler Arasında) adli kitabı bu konuda yazılmış nadir eserlerdendir.

1967 Savaşı’na dek Arap ve Müslüman ülkelerinin hemen hepsinde Yahudiler o ülkelerin doğal bir parçası olarak yaşamlarını devam ettirmiştir. Diğerleri arasında, Türkiye, Fas, Tunus, Irak, Yemen ve İran’da hatırı sayılır bir Yahudi nüfus yaşamaktadır. Bu ülkelerde Yahudilerin var olması, Siyonizm’in bütün dünyanın özellikle de Müslümanların Yahudilerin baş düşmanı olduğu tezini boşa çıkarmıştır. İsrail bu ülkelerdeki Yahudileri İsrail’e göçe ikna edemeyince, oraların Yahudiler için tehlikeli olduğu algısını oluşturmak için kendi yöntemlerine başvurmuştur. Mesela 1951 yılında Yehuda Tager isimli bir Mossad ajanı Bağdat’ta bir sinagoga bombalı saldırı düzenlemiştir. Amaç bu saldırının Müslümanlardan geldiğine ikna edip, Irak’taki Yahudilerin İsrail’e göç etmesini sağlamaktır. İngiliz Gazeteci Arthur Neslen’in Occupied Minds (İşgal Edilmiş Zihinler) başlıklı kitabında bu olayın ayrıntıları yer almaktadır.

Sonuç olarak, ne ilkesel planda doğru olan, ne gerçeklikle alakası olan, ne de ait olduğumuz coğrafyanın tarihinde yeri olmayan ithal bir Yahudilik karşıtlığından hareketle Filistin sorununa çözüm önerisinde bulunamayız. Sorunun merkezinde Avrupa tarihi, Siyonizm ve Siyonist işgal vardır. Siyonizmle Yahudiliği bir tutmak, İsrail propagandasına alet olmaktır. Keskin ve radikal söylemler iç kamuoyunda çok beğeni toplasa bile, İsrail’i rahatsız etmez. Aksine bu tür söylemler kendi iç kamuoyunu konsolide etmesinde işine yarar. Bölgenin tek demokrasisi olduğu propagandasının arkasına gizlenen İsrail’in asıl çekindiği, Filistin davasının uluslararası kamuoyunca kabul görecek, farklı dinlerin bir arada yaşam ilkesiyle uyumlu, çoğulcu bir toplumsal proje çerçevesinde anlatılmasıdır.

HABERE YORUM KAT

5 Yorum