1. YAZARLAR

  2. Nazife Şişman

  3. Son on beş günden 'son on beş dakika'ya
Nazife Şişman

Nazife Şişman

Yazarın Tüm Yazıları >

Son on beş günden 'son on beş dakika'ya

A+A-

Değişimin hızlandığı dönem olarak da bilinen modern dönem, dünyayı değiştiren günler ve aylar üzerinden tanımlandı hep. Fransız İhtilali, dünyayı değiştiren on yıl (1789-1799) olarak kabul edildi, John Reed, "Dünyayı Sarsan On Gün" romanıyla sundu Bolşevik devrimini (Ekim 1917). Ortadoğu halkları için de zincirleme devrim günleri olarak görülebilir şubat ayı. Son on gün, son on beş gün ya da devrim günleri olarak tanımlanacak bu hareketli günleri biz nasıl tecrübe ettik?

İletişim devrimi, haberlerden anında haberdar olmamızı sağlıyor. Savaşları, devrimleri naklen izleyebiliyoruz. Sansürler, yasaklar pek işe yaramıyor. O yüzden Twitter, Facebook devrimi olarak niteleyenler de oldu Arap toplumlarındaki son hareketleri. Çünkü eylemlerin örgütlenmesinde internet üzerinden haberleşme önemli bir işlev görüyordu. Buradan yola çıkarak internetin demokrasiye giden yolu açan bir araç olduğu fikri benimsendi. Elbette internetin, haberleşmedeki, eylemin örgütlenmesindeki rolü inkâr edilemez, ama bizzat sokağa çıkan eylemciler olmasa "tıklama ile demokratik katılım" düzeyinin ötesine geçilebilir miydi? Araçlara gereğinden fazla önem vermek insanı ve toplumu anlamakta yetersiz kalmamıza neden olabiliyor çoğu zaman.

Bölgemizde bunlar olurken her gün bir kadının eski kocası ya da boşanmak üzere olduğu kocası tarafından öldürülüş haberleri düştü ekranlara, gazete sayfalarına. Erkekler, sarsılan iktidarlarını şiddet üzerinden kurmaya devam ederken yargı, hukuk ve güvenlik sisteminin çaresizliği ya da ilgisizliği had safhadaydı. Erkekler ve kadınlar arasında tırmanan şiddet sarmalı, taciz haberleri üzerinden de gündemdeydi. Bir ilahiyat profesörü, dekoltenin tacize davetiye olacağı üzerinden bir yorum yapınca, ahlakın ve hukukun üzerine cinsler arası kutuplaşmanın gölgesi düştü. Kendilerine Yusuf bahsinden bir pay düşmesinden ödleri kopan "erkek"ler, kadınları "kapatarak" nefs terbiyesinin yükünden kurtulabilecekleri ütopik toplumların hayaline kaptırmışlardı kendilerini. Kadınların yaptığı eleştiride de doz aşımı yaşandı doğal olarak.

Mart'a gelince kadınlarla ilgili mutad hak hukuk konuşmaları yapılmasının, çiçekler takdim edilmesinin bu kutuplaşmaya deva olmayacağı malum. Çünkü 21. yüzyıl, teknolojisiyle, ilişki tarzıyla kadınlara alan açan bir yüzyıl. Erkeklerin iktidar tanımları da değişiyor dolayısıyla; daha doğrusu erkekler daha kırılganlar modern hayat karşısında. Bu kırılganlığı, ya sorumsuzluğu "cool" bir kimlik olarak kuşanarak ya da şiddete meyille örtmeye çalışıyorlar. Halbuki erkekler ve kadınlar arasında ahlak ve insanlık ortak zemin olmadığı sürece, ne 8 Mart kutlamaları, ne karşılıklı sigaya çekmeler ne de üçüncü sayfa haberlerinin anında görüntü ekranımıza düşmesi bir fayda husule getiremez.

İletişimin bu kadar hızlı ve yoğun olduğu bir dönemde, çelişki arz edecek kadar uzağız erkekler ve kadınlar olarak, toplumlar olarak birbirimize. Haberler yoğun bir şekilde akarken Tunus, Mısır ve Libya üzerine, bilgi kırıntılarının bölge insanına ulaşmamızı sağlamadığını, tam tersine enformasyon bombasının bizzat bilgiyi imha ettiğini de görmüş olduk. Eğer zihnimizde bir Mısır imajı yoksa, Necip Mahfuz okumamışsak ya da Yakupyan Apartmanı'nı, sadece siyasal analizler ve haberler üzerinden Mısır bize ne ifade edebilir? Kırgızistan'da katliama varan iç karışıklıklar yaşandığında Aytmatov'un imajları eşlik etmese, Kırgızların ne tarihine ne bugünkü sosyal dokusuna dair derin bir kavrayış geliştiremeyeceğimi fark etmiştim. Toplumların ve insanların birbirine ulaşacağı şahitlik anları edebiyat ve sanat üzerinden olabiliyor ancak. Bunu canlı bir şekilde idrak ettim Gün Olur Asra Bedel'in satırlarında, Dişi Kurdun Rüyaları'nda, Cemile'nin temiz aşkında.

İşte bu yüzden hayat hızlanırken, son on beş günler yoğun bilgi bombardımanı altında bırakırken bizi, edebiyatın serin sularına ihtiyacımız var. Çünkü anında görüntüler, canlı yayın bağlantılar bizi insana ulaştırmaktan aciz. İnsana ancak sanat ve edebiyat kanalından bağlanırsak sahih bir bağ kurmuş oluruz. Bu sebeple zamanın ruhunu "Son On Beş Dakika" üzerinden okuyan Fatma Barbarosoğlu'nun yeni romanı beni insana, hayata, kadına ve erkeğe, kısacası bugüne bağlayan eşsiz bir "haber kanalı" oldu. Ama bir haber kanalının aksine, olaylar, kişiler ve fikirlerin ötesinde daha derin bir şeylere dokunduğumu hissettim.

Bu dokunuş her zaman Barbarosoğlu'nun sık kullandığı bir metafor olan "merhem niyetine" olmuyor elbette. Çoğu zaman ince bir sızı ile uyuyan dokularınızı uyarır bu dokunuşlar. Kalbi ve vicdanı uykudan uyarıcı, acı veren, ama sonrasında insan oluşun ancak bu sızıyla mümkün olabileceğini hatırlatarak şifasını da bahşeden dürtüklemeler. Bazı cümleler dilinize takılır. Bazı imajlar hafızanıza kazınır. Son On Beş Dakika romanından dilime ve zihnime takılanlar üzerinden sorular sordum kendime. Düşüncemin tezgâhında onun cümlelerinin bıraktığı izler üzerinden yol almaya çalıştım.

Hikâyeyi düğümleyen bir ölüm, doğrusu bir cinayet. Sündürülmüş şimdiki zaman olarak tecrübe edilen postmodern bir "an"ı, haber bültenlerinin "gizemli hesaplaşma" gibi kavramlarla pespayeleştirerek sunduğu o "hızlı şimdi"yi, geçmiş ve geleceği içinde barındıran bir "vakt"in bakış açısından yorumluyor roman. Yani ben böyle anlıyorum. Ölenler yaşayanların hayatına dahil olmadığı için mi ölümden "geriye kalan" olmak, katlanılmaz bir tecrübeye dönüşüyor? Biz modernler, en çok da bunun üzerinde düşünmeliyiz.

Psikiyatri üzerine çok derin tespitler var romanda. Adıyla müsemma Doktor'un ağzından duyuyoruz bunları. Mesela psikiyatristin "kaderini taşıyamayan hastaların kederine kanat geren" olması gerektiği, hikâyelerin ibret bahsine konu olamadığı için depresyona dönüştüğü gibi tespitler. Modern psikiyatrinin "insan"ı ile kadim geleneğin "insan"ı birbiriyle örtüşmüyor sanki. Diğer taraftan psikiyatristin bir erkek doktor olarak erkek hastalarına verdiği tavsiyelere uyamadığını, çevresindekilerle gözden köprüler kurarken sözden köprüler kurmayı ihmal ettiğini görüyoruz. "İnsan kendi hayatının bilirkişisi olamaz" elbet. Ama bu tespit bizi çözümsüz bir noktaya mı götürüyor sorusu eşlik ediyor hayatın parçalarında uzmanlaşan ama bütünü kaçıran biz modernlerin hali pür melalini düşünürken.

"Psikiyatri hastalarının çoğu kadın, çünkü kadınlar hayatı düzeltmek isterken çok yaralanıyor." diyor Hekim Sami Yavaş. Zımnen erkeklerin hayatı düzeltmek gibi bir çabalarının olmadığı kanaati de ortaya çıkmış oluyor. Muhafazakâr ya da dindar denilen erkeklerin hayat karşısındaki kırılganlıklarına eleştiriler dikkatimizi çekiyor. Yukarıda bahsettiğim dekolte ve taciz üzerinden yapılan yüzeysel tartışmalarda bu kırılganlığı aşmak için işin erkekleri organizmal tepkiler veren varlıklara indirgemeye kadar vardığını gördük.

Güçlü kadın tipleri var romanda. Mesela Zühal, Hekim Yavaş'ın ikinci eşi. Kendi doğurmadığı bir çocuğa anne olma şuuru ve merhametiyle evlenen, ne istediğini bilen bir kadın. Mesela Nermin karakterini bir ayağı burada diğer ayağı ile dünyayı gezen, bütün insanlık için sorumluluk duyan bir dünya insanı olarak tipliyor Barbarosoğlu. Afrika'daki ameliyatları, Filistin'e götürülen yardımları, dünyanın dört bir tarafında sınırları aşan yardım örgütlerinin vicdan çağrısını görüyoruz Nermin'de. Bu haliyle o ne kadın ne erkek, bir dünya insanı.

Son On Beş Dakika, eğitimden medyaya, sağlıktan ölüm karşısındaki tavrımıza, bizi bizle yüzleştiriyor. Bu vesileyle bir kez daha farkına varıyoruz: "Son dakika"ların kuşattığı yoğun ve hızlı iletişim çağında birbirimize ulaşamadığımız, "anında görüntü"lerin insanların birbirinin kalbine dokunmasına engel olduğu bir ortamda edebiyatın serin sularına, vicdanı devreye sokan, "insan"a dokunan sanata her zamankinden fazla muhtacız.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT