Son gelişmeler arasında bir kısa gezinti..

17.05.2008 01:15

Selahaddin E. Çakırgil

Dedi: - DTP, bütün ihtilallere, askerî darbelere dayanak olarak gösterilen TSK İÇ Hizmet Kanunu’nun 35'inci maddesinin değiştirilmesini teklif etmiş..

Dedim: *Çok yerinde ve gerekli bir teklif.. 3 sene önce, Baykal da, ‘Getirin değişiklik tasarısını, 35. maddeyi değiştirelim..’ dediğinde, Erdoğan bunun bir tuzak olduğunu sezmiş olmalı ki, ‘Bizim gündemimizde böyle bir konu yok..’ demişti.. Şimdi, Deniz Baykal bu teklife sahib çıkmazsa, o zamanki önerisinin gerçekten de bir tuzak olduğu ortaya çıkacaktır. 

Ordu’ya ancak, ‘ülkeyi dış tehdit ve tehlikelere’ ve ‘iç isyanlara karşı’ -kendiliğinden değil- Hükûmet emriyle vazife verebilir.. Ama, ordu re’sen/ kendiliğinden, kimseden emir almadan, ülkeyi ve rejimi korumak adına harekete geçememelidir..

Dedi: -Barzânî ve Talebânî’nin ‘silahlı mücadelenin kürdlere zarar verdiği’ şeklindeki görüşlerini Ahmed Türk’ün de tekrarlaması, PKK içinde bir çatlak sayılamaz mı?

Dedim: * Ahmet Türk’ün DTP içinde olsa da, inanmadığı bir şeyi kabul etmediği öteden beri bilinmektedir.. Sözlerinin bedeli ağır olsa da, akıl yolunun açılmasına hizmet edebilir..

Dedi: -PKK bir terör örgütüdür, ama, bazı eylemlerinin artık terör eylemi olmaktan çıkıp, bir ‘savaş tipi’ne dönüştüğünden de söz edilemez mi; yoksa, bir çılgınlık mı sözkonusu?

Dedim: * Dağlıca’da ve diğer yerlerde, son olarak da geçen hafta, 6 askerin hayatına mal olan saldırıda, yüzlerce silahlı kişinin bir tabura baskın düzenlediği ve 6 saat süren çatışmalar olduğu açıklanıyor.. Siyonist İsrail’den alınan pilotsuz uçakların marifetleri anlatıla-anlatıla bitirilemiyordu, ama, bunlar nasıl görülmez ve bu kadar büyük kalabalıkların saldırıları nasıl farkedilmez? Ayrıca, terör, sivil kitleleri sindirmek için yapılan silahlı eylemlerdir. Bu saldırılar ise, o terör tarifine uymuyor. Silahlı bir grup, bir düzenli orduya saldırıyor.. Bu, bir ‘gerilla savaşı’ taktiğidir. Genelkurmay, bu konuda suskun, maalesef..

Yeni bir ‘durum muhakemesi’ yapılmalı ve durum, halka hamâsetsiz olarak açıklanmalıdır. 

Dedi: -Aysun Özbek isimli bir ‘millî voleybolcu’, örtünmeye karar vermiş; laik medya dehşet içinde.. ‘İran mı oluyoruz?’ diye.. İnsanı, coğrafyalara nisbet edişin bir mantığı var mı? 

Dedim: * Doğru, her yerde doğrudur; yeter ki, kişi onu kalbiyle ve beyniyle kabullensin.. Hakikat’in mekân ve zaman sınırı yoktur.  Hür insan, kendi hayatını yönlendirme hakkını başkalarına bırakmayan insandır.. Baskı ve ayıplamalar daima olacaktır.. Ama, kişi tercihini hür iradesiyle yapmış ve onu, bir hayat tarz ve zevkı halinde özümlemişse, ona baskı uygulamak, onu kendi doğrusuna daha bir bağlamaktan başka bir netice vermez.   

Dedi: - Leylâ Gencer isimli opera san’atçısı 50 yıldır yaşadığı Milano’da ölünce, kilisede yapılan âyin sonrasında cesedi yakılmış. Külleri de -vasiyeti gereği- İstanbul Boğazı’na serpildi dün.. Bunların bizim halkımızın aslî ‘değer’leriyle ilgisi?

Dedim: *Adıgeçen ölünün, hayattayken, iç dünyasından da beslenen san’atının halkımızın zevk dünyasıyla hiçbir ilgisi olmadığı gibi, ölüm sonrasında kendisine yapılmasını vasiyet ettiği işlemlerin de halkımızın değerleriyle bir ilgisi yoktu, hepsi ‘sıradışı’  idi.

Ama, daha da ilginç olan, onun yakını olan, İlham Gencer isimli ‘ülkücü’ san’atçının iddia ve davranışı.. Adı Osman İlham olan bu kişi, geçen hafta, mahkeme kararıyla Osman adını sildirip Bozkurt adını alarak ilginç bir eğilim sergilemişken; şimdi, amcasının eşi olan bu hanımın müslüman olduğunu iddia etmekte.. Daha da ilginçi, Leyla Gencer’in cenazesi Kilise’ye getirilince, kapının açılması beklenirken, birkaç TC memurunun işgüzarlık yapıp, oracıkta fotoğrafla tesbit ettikleri üzere, namaz kılıp dua etmeleri ve o yabancı ölüye müslüman muamelesi yapmaları şaşırtıcıydı.. Halbuki, o böyle bir şeyi istememişti..

Dedi: - Fox tv’de, 15 /16 Mayıs gecesi  Süleyman Uludağ  ve Y. N. Öztürk isimli ilâhiyatçı prof.lar konuşturuluyordu, K. Çelik’in proğramında.. Öylesine çirkin iddialar ki, bunların milyonların huzurunda konuşulması bile, başlı başına utanç verici ve günah.. Uludağ’ın, o çirkin iddiaları eski kitablardan ‘ilmî araştırma’ diye çıkarıp aktarmasını, ‘o kitabı Hürriyet de promosyon olarak yayınladı..’ gibi bahanelere dayanarak ma’zûr göstermeye çalışması ise, sadece Y.N. Öztürk’ü daha temiz göstermeye vesile oluyordu ve daha bir ayıp idi..

Dedim: * Prof. Uludağ’ın kimliğine yakışmayan o gibi aktarmaları, 'Hürriyet yayınlıyorsa, beni de bağlamaz..’ gibi komik izahlarla savunması, neredeyse, baştan başa pornografi’nin en sürekli yayını olan bir gazeteyi kendisine savunma siperi olarak seçmesi ve doğruluğuna inanmadığını bildirdiği  bir bilgiyi, kaynağı ne olursa olsun, kitablarına almaktan kaçınmaması, ‘savunmuyorum, sadece aktarıyorum..’ diye, Eflakî Dede’nin ‘Menâqıb’ul Ârifîn..(Âriflerin menkıbeleri) isimli ve içinde saçmalıklar dolu bulunan bir kitabı, ‘Tasavvuf tarihi açısından önemli bir kitab..’ diye  sahiblenmeyi sürdürmesi, evet, gerçekten de esef vericiydi..

Yazık ki, müslüman dünyasında seçkin denilen nice kişilerin kalb ve kafalarında, duygu âlemlerinde şarab kadehi ve şehvet oturmuştur. Yazılanların ‘sunnetullah’a da aykırılığı bir yana, ahlâksızlığı ap-açıkken, ‘Tanrı erleri istedikleri herşeye muktedirlerdir.. Onlar güçsüzlük göstermezler..’ gibi ma’zeretlere sığınılarak, ahlâksız beyanların İslam adına izaha kalkışılması veya o gibi beyanların İslamî içerikli gösterilen kitabların içine yerleştirilmesi ve ‘günahın tasvirinin de günah olduğunun hatırlanmaması’  utandırıyordu. Uludağ bu gibi saçmalıkları tasavvuf adına savunurken, aslında, nice doğruları eğri muradlar için dile getiren ve hangi ilhadî cereyanlara arka çıktığı bilinen bir Y. N.’ye, ‘al, bu golü at..’ dercesine fırsatlar sunuyor, nice saçmalıklara âlet olmuş bu kişinin haklı bir görünüm kazanmasına vesile oluyor ve o da, kendi seyir çizgisi de, eleştirdiği bu duruma benzemiyormuş gibi, âyetlerden delil getirerek, ’akletmeyenlerin üzerine pislik indirildiğini’ belirtiyordu..

Dedi: - Tv. tartışmalarında son zamanlarda sergilenen tartışma uslûbu, sadece tartışmacıların  seviyesini göstermekle kalmıyor, çocuklara kötü konuşma örneği de oluşturmuyor mu?

Dedim: * Evet, özellikle NTV’deki Kongar ile Çandar arasında sergilenen ağız dalaşında yaşananlar tartışma uslûbu açısından, ibret vericiydi.. Hele de Kongar gibi bir  sosyoloji prof.’unun, karşı olduğu herkese saldırmasına rağmen; Çandar’ın da onun yakın dostlarına darbeci nitelemesi yapması üzerine, hemen hışımlanıp, ’Burada olmayanlar hakkında konuşamazsın..Utanmıyor musun? gibi laflar edebilmesi, Yargı’nın ’çifte standartlı’ tutumu gibiydi.. Hatırlayalım, C. Uzan’ın Başbakan’a, ’Allahsız adam’ gibi nitelemelerle yaptığı saldırılar bile mahkemelerce sadece ’ağır eleştiri’  olarak  görülüp beraet ettirildi.. Amma aynı yargı kurumu, kendisine az-biraz dokunanlara ağır cezalar yağdırmakta..

Keza, bir kemalist/laik çığırtkanın, Radikal gazetesinin Gen. Yy. Md.’nün adını açıkça zikrederek, tv. ekranlarından, ’namussuz, alçak, şerefsiz..’ diye saldırması, siperlerinde biraz daha zayıfladıklarını düşünenlerin çaresiz ve çılgın tepkilerini ortaya koyuyor..

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim