Sömürü Çarkını Kırmak, Bilinç Işıklarını Yakmak

09.08.2008 22:40

Mehmet Çağdış

Cahili bilgi ve güç

İnsan, tarih boyunca bilim, yaşam ve hurafe üçgeni içerisinde yer almıştır. Bu üç sacayağını vasat olanda yani özde buluşturan ise vahiy olmuştur. Vahiyden kopan varlık hurafenin, sekülerizmin, bilimin ayrı ayrı ya da her üçünün ortak esiri haline gelmiştir.

Batı felsefesinde insanlığın gelişimi toplumun siyasal gelişimiyle doğru orantılıdır. Siyasal gelişmenin niteliği ise bilginin niteliğiyle ilintilidir. Ağa babalarına göre felsefe doğruyu bulma yolunda, düşünsel (idealist) bir çalışmadır.1 İlk çağ Yunan filozoflarına baktığımızda Sokrates, Platon ve Aristoteles’in “doğru bilginin doğru eyleme götüreceği” yönünde saptamalarda bulunduklarını görürüz. Aydınlanma döneminde ise “bilgi” güç olarak nitelendirilmiştir.2

Bilginin mümkünlüğü ve kaynağı üzerindeki tartışmalar “bilginin sınırları”na kadar dayandırılmıştır. Gerek toplum kuramının oluşumunda, gerekse de toplumsal siyasetin ve devletin oluşumunda bilgi üzeri tartışmaların hep ön plana çıktığını, bütün felsefi akımların ise hemen hemen aşkın olanı dışlayıcı, ya da insan aklının sınırları ile algılamaya dönük mantık oluşumlarına giriştiklerini görmekteyiz.

Toplum ve sömürü

İbn-i Haldun toplum tipolojisini iki başlık altında ele almaktadır: Göçebe ve medeni toplum. Kur’an’a baktığımızda ise toplumun iki ana başlık altında değerlendirildiğini görmekteyiz: Cahili (kitapsız/uyarılmamış/isyankar/inkarcı) ve medeni (kitabi/uyarılmış/tabi olmuş/iman etmiş) toplum. Kalplerine cahiliye taassubunu yerleştirenler inkarcılıklarında ısrarcı olurlarken, Allah inananların yardımcısı olmuş huzur ve güveni indirmiş, takvayı artırmıştır. Çünkü toplum uyarıları algıladığı ve tabi olarak medeni olanda karar kıldığı andan itibaren buna layık ve ehildir.3

Cahili olmaktan kurtulmanın, medeni olmaya geçişin altın anahtarı sözün dinlenilmesi, bilginin sorgulanması ve aşkın olana ve kitabi (Kurani) bilgiye şeksiz ve şüphesiz iman edilmesidir.

Bilginin değersizleşmesi ve sömürü

21. yüzyıl bilginin kaynağına aldırış edilmeden ışık hızıyla harcandığı, değersizleştirildiği bir çağdır. Bilgiye ulaşım kaynaklarının çeşitlenip genişlediği, dünyanın yuvarlak ve ufuk çizgisi ile sınırlı bir normdan çıkıp tamamen düzleştiği, bilgi bankaları ve üstlerinin telekomünikasyon ağlarıyla dünyaya açıldığı bir çağda sözün değer ifade etmemesi, bilinçsiz kullanımın ve bunda ısrarcı olmanın sonucudur. Bu durum tek kelimeyle cahil paylaşımıdır.

Örneğin topluma pompalanan postmodern olguların sarmalına takılan ortak akıl, -karışık akıl- banileri tarafından moderne ulaşma hedefine uyarlanan sistemi sözde sorgulama iddiası barındırmaktadır. Fakat gerek siyaset, sendikacı ve bilim insanları, gerekse de diğer zevatın ileri sürdükleri savlar kısa bir ömre sahip olmakta, tez zamanda eskimekte, çıkış tezine bile aykırılıkları bünyesinde barındırabilmektedir.

Paylaşımın olduğu yerde bilgi düzeyinin de yüksek olması gerektiğine dönük tezlerin aksine Türkiye toplumunun karakteristik özelliği haline gelen çok şey söyleyip hiçbir şey söylememe hastalığı siyasetçisinden ilkokuldaki öğrencisine kadar uzanan bir eksik akıl silsilesinde hakimiyet oluşturmuştur. Nitelikli hiçbir bilgi ve altyapıya dayanmamasına rağmen dev kelimelerle oluşturulmuş şaşalı cümlelerin siyasetçi ve oyuncak entelektüeller eliyle sokak narası ve sloganvari sözlerle topluma pompalanması garipsenmekten öte alkışlanır bir hal almıştır. İşin daha garibi bu üretimin bir kısmının tüm niteliksizliğine ve temelsizliğine inat modern soytarılar eliyle kralı güldürecek nitelik kazanabilmesidir. Öyle ki bu sayede toplum kutuplaşabilmekte! ulusalcılık, milliyetçilik, kemalizm, laiklik tavan yapabilmekte, bayrak satışları artmakta, Fatih Terim imparatorluğunu kavileştirmekte, nihayetinde trend sürekli sistemin lehine değişmektedir.  

Öte yandan nitelikli bilgiyi toplumla paylaşan, hatta gizlenenleri dahi cesur yürek edasıyla manşetlere taşıma erdemliliğini gösterenler vatan hainliğiyle suçlanmakta; halk bilgisizliğin anaforuna sürüklenerek, birkaç şaklabanın elinde kirliliğin esiri kılınmaktadır.

Bilgi; kollayıcı unsurun elinde çıkarcı ve niteliksiz şekle büründürülürken halk da daha kolay yönlendirilip kontrol altına alınabilmekte; hatta bir kısım dolmuşa bindirilip meydanlara salınabilmektedir. Bilginin bu denli kişiliksizce üretilip tüketildiği çarkın içerisinde onu kutsayan bir kısım üniversite hocalarının başı çekmesi de vahim ve dikkat çekicidir. Bu durum Hz. İbrahim’in yaşadığı kavmin durumuna ne de çok benziyor. Putları kendi elleri ile yapanlar ve sonra da kendi açlık ve sefaletine bakmadan o putlara yiyecek sunan zavallılar. Bilgiyi yüceltenler de yücelttiklerini ilk fırsatta menfaat uğruna har vurup harman savuranlar da aynı esaret zincirinin halkası, cahiliyenin parçasıdırlar.

Halk ve siyasi ahlaksızlık

Bu şekilde kişiliksizleştirilen ve çarkın dişlileri arasında dillala4 oynattırılan halka vatanseverlik şarkıları eşliğinde siyasi ahlaksızlığın penceresi sonuna kadar açtırılmakta sahip ve sahibeler etten duvarlar arasında pencere önüne kurulan otağlarında zevki sefa sürmeye devam etmektedirler. Solunu sağına karıştırıp adımını şaşıran halka (kölelere) laf atmaktan, aşağılamaktan, çirkinliklerini sergilemekten çekinmeyen sahipler zamanla bu tavrı hak telakki ederek içselleştirmişlerdir. Çünkü ulusalcı yapılar için; evrenselci değerler değil, kendi gruplarının değerleri önemlidir. Kendi uluslarının onurunu herkesin üzerinde tutan eğilimler, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye örnekliğinde de ahlak dışı çatışmanın fitilini ateşlemekten hiçbir zaman çekinmemektedirler.5

Diğer taraftan bu durum toplum psikolojisi açısından bir soruna da sebep teşkil etmektedir. Zaman zaman pencereye dikkat kesilip kendini sorgulayan halk yerden aldığı taşı pencereden fırlatıp otağı tehdit ettiğinde badigartlar devreye girmekte, silah kabzaları pencereden aşağıya sarkıtılmaktadır. Taşı fırlatıp topuklayanlar attıklarının arkasında durmayınca da zaten açık olan pencereye zarar veremedikleri gibi garip bir şekilde otağ sahiplerinin de elini güçlendirmektedirler. Bu çelişkili durum; despot/özgürlükçü modern/postmodern, kapitalist/liberal, demokratik/laik yapının marjinal yanıdır ki, bu ise tam da yapının varlık sebebidir. Çünkü tüm yaşananlara rağmen otağ sahipleri asıldır, halk ise yalanın mahkumu olmaya devam etmelidir.

Tez-antitez ikilemi ve yenilenme

Bu işlerin ağa babası Hegel de felsefe alanında geliştirdiği diyalektik yöntemi siyaset alanına uygularken bir yandan devrimcilik, diğer yandan ise milliyetçi ve tutuculuk rollerini oynamamış mıdır? Bugün de laik ve kemalistler de tez-anti tez ikileminden sentezi oluşturmaya, Hegelci bir yaklaşımla “Atatürk olmasa …”, “bayrak olmasa …”, “vatan olmasa …” tarzında başlayan cümlelerle halkı büyülemeye ve geniş kitleleri kendilerine biçilen rolü oynamaya zorlamayı tercih etmektedirler.

Olaya farkında olmadan Marx diyalektiği açısından bakanlar ise “millet olmasaydı …” mantığının peşinde karşı tezler oluşturmaya çalışmakta, sonuçta bu tez ve antitezler büyük sentezi oluşturmakta ki, nihayetinde halk adına görece olumlulukların dışında değişen bir gerçeklik göze çarpmamaktadır. Sistem kendini yenilemekte ve bu yenilenmenin dozajına göre de “millet olmasaydı iyi olurdu” veya “millet olsa da biz olmadan olmaz” belitinin ya da absürdlüğünün tadını çıkarmaya devam etmektedir.

Bir yol var

Peki bu çelişkili ikilemden kurtulmanın, sacayağını devirmenin, otağı dağıtmanın ve özgün bir yapı oluşturmanın yolu nedir? Bu sorunun fazla söze gerek bıraktırmayacak kadar açık ve tek bir cevabı vardır: O da geniş halk kesimlerine kendilerine varlık sebebi olarak sunulan gerekçelerin bir balondan ve uydurmadan öte anlam taşımadığını göstermektir. Türkiye topluluğu son birkaç yıldır bunun sancısını çekmektedir. Lakin gündemin bu denli hızlı değiştiği, otağ sahiplerinin arzusu ya da sözde antitezcilerin istekleri doğrultusunda şekillendiği bir ortamda halka varlık sebebi olarak sunulanların aslında bir yalandan ibaret olduğunu göstermek de oldukça zor. Lakin biz biliyoruz ki. Allah inkar edenlerin ve Allah yolundan alıkoyanların amelini boşa çıkarırken6 iman edip, dinine yardım edenlere yardım edecektir.7

Bilinç ışıklarını yakacak kadro

Bu da demek oluyor ki; Müslümanlar -Kur’an ve sünnet merkezli sinerjiyle- topluma medeni olan hicreti öncelleyen ahlaki/kültürel/düşünsel ve siyasal bir kimlik kazandırmak gibi oldukça zor bir görevle karşı karşıyalar. Kendini İslam’a nispet eden geniş kalabalıkların dönüştürülmesi, biçimlenmesi kalabalık/çokluk psikoloji ile değil birebir markaja dayanan etkili kimlik aktarımı, kardeşlik bağlarının güçlendirilmesi ve eylemselliğin sabırla yaygınlaştırılması sayesinde mümkün olacaktır. Kapitalizmin her koşulda büyüme hedefi ve bunun için oluşturduğu ihtiyaçların renkliliğine kanmadan tek hedef ve doğrultuda yürümek ve bunu başarmak önemli bir mesafenin kısa zamanda alınmasını sağlayacaktır. Bunun için de aşkın olana sevgi ve bağlılığı sürekli gençleştirerek, aklın üretimlerini ve bilgiyi sağlam kaynağa sorgulatabilme becerisine vakıf, imanlarını diri tutan, şahitliği kuşanan, muhacirleri misafir edip yardım edenler gibi birbirlerinin velisi8 olabilmeyi başaracak bir kadronun bilinç ışıklarını toplumun üzerine doğrultması gerekiyor. Burada işin püf noktası ise verme görevini yerine getirecek kadronun bir noktadan sonra vermenin hesabını yapma yanlışına düşmeden hesapsız kitapsız verme işlevini yerine getirmesidir. Çünkü Yüce Allah içimizden cihad edenlerle sabredenleri çıkarıncaya ve yaptıklarımızla ilgili haberleri açıklayıncaya kadar bizleri deneyecektir.9 Bizler ki gevşersek, saflarımızı bozup üstünlüğümüzü sağlayan Allah’ın düzenini talep etmekte, batılı ve tağutu inkar etmekten geri durup sistemle barışmaya kalkarsak Allah’ın vaat ettiği zaferi yakalayamayacağımız gibi, zillete düşmekten de kurtulamayız.10

İntifadayı toplum merkezine taşımak

Öyle ise zulme, zalime, her türlü şirke ve cahiliye karşı hakkın ve adaletin şahitliğini yapması gereken kadro ve o kadronun oluşturacağı diri ümmet yapısı varlığını hem fikri hem de ameli alanda hissettirmelidir. Bilgi kirlenmesi içerisinde kendisine biçilen rolü oynayan, elindeki oyuncaklar sebebiyle yakalandığı hastalıktan kurtulamayan ve bu kurtuluş çaresini de yine oyunu kuranların kutsallaştırdığı gölgelerde arayan toplumu gerçek tarih, kültür ve inanç iklimiyle buluşturmak kadronun hassas görevidir.

Halkı ötekileştirmeden, seküler hastalıklardan çekip çıkarmak, kulluğu Rabbimiz’e has kılma hedefi doğrultusunda hayatı algılatmak, Kur’an vahyini sorunların temel çözümleyicisi kılmak, kalplerini Resul’ün tebliğ, dayanışma ve mücadele sünnetinin rabbani heyecanı ile kuşatanların tutuşturdukları felah ateşini ve intifada meşalesini toplumun merkezine taşıma görevi kadroyu başarıya ulaştıracak yegâne yoldur.11

 

Dipnotlar:

1- Platon

2- Aybek Şahin, Siyaset Felsefesine Giriş, Maya Akademi, Ankara, 2008, S. 1

3- Fetih (48/26)

4- Çorum yöresine ait solo ağırlıklı bir oyundur. Sağ ayakla başlamak üzere üç adım atılır, arkadaki sol ayak öndeki sağ ayağın yanına parmak ucu ile hafifçe vurduktan sonra, sol ayak sağ ayağın bir adım gerisine tekrar parmak ucu ile vururken eller de birbirine ayak ritmine uygun şekilde çene hizasında vurulur. Oyun sağ ve sol ayağın ritimli hareketleri ile devam eder.

5- Müftüoğlu Atasoy Bilinç Işıklarını Yakmak Nehir İstanbul Eylül 1994 s.151

6- (Muhammed Suresi 47/1)

7-  (47/5-47/11)

8- Enfal (8/72)

9- (47/31)

10- (47/35)

11- Türkmen Hamza Türkiye’de İslamcılığın Kökleri Ekin Yayınları İstanbul 2008 s. 202

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim