1. YAZARLAR

  2. Yasin Aktay

  3. Solun kurtuluşu
Yasin Aktay

Yasin Aktay

Yazarın Tüm Yazıları >

Solun kurtuluşu

A+A-

“İşçi sınıfı demokratiktir, çünkü her zaman bir takım haklar talep eder. Fakat işçi sınıfı ilerici değildir. Çünkü işçi sınıfı üretim güçlerini geliştirme peşinde koşmaz. Aksine bu bakımdan muhafazakârdır. Mesela hiçbir sendikanın üretim gereçlerini geliştirme diye bir talebi yoktur. Bilgisayarın üretim sürecine girmesini istemez. Bu direnç de ilericilik demek değildir tabii. Bu direnç, tutuculuktur."

Bu sözler son kurultayında SHP'nin Genel başkanlığına seçilen Hüseyin Ergün'e ait. Geçtiğimiz Cuma günü Ferhat Kentel ile Mehtap TV'de sunduğumuz Tersi ve Yüzü isimli programa konuk ettiğimiz Ergün, sol hareketin Türkiye'deki bütün seyrini yakından izlemiş, kaydını tutmuş ve kendine göre katkıda bulunmuş ciddi bir isim. Fikir Kulüpleri Federasyonu, Türkiye İşçi Partisi, Yeni Demokrasi Hareketi ve Mülkiyeliler Birliği gibi pek çok örgütün kuruculuğunu veya başkanlığını yapmış.

Taraf gazetesinde Neşe Düzel'e bir ay kadar önce verdiği mülakat, sol çevrelerde beklenen yankıyı bulmuş. Aslında Türkiye solunun Ergenekon imtihanında içine düştüğü durumlardan dolayı solu eleştirirken derdinin solu ümitsiz bir vaka gibi sunmaya çalışmakla ilgisi olmadığı açık. Sol çevrelerin bir kısmı sözlerini böyle algılayıp kendilerini tamamen kapatabilir, darbe karşıtı çevreler ise söylediklerini sadece bu bağlamda tüketebilirler. Oysa Ergün'ün solu eleştirirken asıl derdi solu dövmek değil, sol siyaset için gerçek bir açılım yolunu işaret edebilmek. Sol ile darbeciliğin sürekli iç içe geçen tarihlerine işaret eden sözleri bugünlerde çok başka şekilde yankılanabilir ancak bence Ergün'ün sol eleştirisi çok daha köklü ve solun doğrudan teori ve hayat arasındaki gediklerde yolunu bulmasını sağlayacak daha gerçekçi bir haritayı bir türlü çizememesine kadar uzanıyor. O yüzden Ergün'ün eleştirisine konu olan sol sadece darbecilikle veya Ergenekonculukla malul olan sol değil genel anlamda sol siyasetin kendisi oluyor.

Bu anlamıyla solun en önemli sorunlarından birisi mevcut haliyle veya gidişatıyla dünyayı iyi okuyamıyor olmasıdır. Bu tabii ki solun tek sorunu değil ama çok önemli bir sorunudur. Sol, dünyayı hayatın içinden değil belli bir dönem için yazılmış metinlerin içinden okumaya devam ediyor. Üstelik o metinlerin de mümkün başka yorumlarını değil, en kötü yorumlarını temel alıyor.

20. yüzyılın dünyasında yaşanan gelişmeler 19. yüzyıl için yazılmış sol metinleri veya öngörüleri doğrulamadı. Solun toplumsal sınıflarla ilgili tasavvurları zaten sorunluyken, bir de 20. yüzyılda ortaya çıkan ve halen çıkmaya devam eden yeni toplumsal tabakalar, yeni çatışma alanları, sınıf analizine dayalı bir dünya tasavvurunu neredeyse tamamen geçersiz kıldı. Ama sol siyasetin dili bir türlü kendisini yeni dünyanın gerçeklerine uyarlayamadı.

Dahası, sol siyasetin aktörleri kendi üzerlerinde gerçekleşen dönüşümün bile farkına varamadılar. Kendilerini, dünyanın beklediği kurtarıcı Mesih gibi gördüler, giderek dünyanın kendilerinden kurtulması gereken birer canavara dönüştüklerini bile fark edemediler.

Bugün sol siyaset, özellikle Türkiye'de hiç kimseye kurtuluş vaat edemediği gibi, eklemlendiği iktidar denklemleriyle yol açtığı anti-demokratik süreçler yüzünden "kendisinden kurtulunması" gereken bir "sabotaja" dönüşmüş durumda.

Bu arada Ergün'ün anlatımıyla sabotaj sözcüğünün kökeninin "takozlama" olduğunu da öğreniyoruz. Kavramın tarihi daha da ilginç… 19. Yüzyıl'da fabrikalarda çalışan işçiler fabrikalarda makinelerin dişlilerinin arasına takoz koyarak bozulmalarını, böylece gelişen teknoloji dolayısıyla muhtemel işçi çıkarmaları önlemeye çalışıyorlardı. Bu sabotajcılığın hiçbir ilerici yanı olmadığı gibi zamanla solun içine iflah olmaz bir alışkanlık olarak işlemiş olduğu anlaşılıyor.

Ergün, Sadun Aren'in yıllar önce kendisine "bu sosyalist dünyadan da iyi bir iktisatçı çıkmadı" dediğini aktardıktan sonra sebebini de solun iktisadın temel kuramlarını, yani piyasayı, yok saymasına bağlıyor. Oysa piyasayı reddettiğiniz zaman, doğal ortamda işleyen bir mekanizmayı ortadan kaldırıp yerine her şeyin merkezden planlamayla yapıldığı, üretimde kalitenin ve çeşitliliğin hiç hesaba katılmadığı uydurma, yapıntı bir mekanizma koymuş oluyorsunuz. Bu da solun hayatla bağını sadece daha fazla koparan müzmin bir yaklaşımın ta kendisi oluyor.

Sol siyasetin eleştirisini bu noktadan başlatmak hayatla ve gerçeklerle bağları daha güçlü bir sol siyaset için, tabiri caizse "nihayetinde solun kurtuluşu" için kaçınılmaz görünüyor.

'Bilişim Çağında Sol' isimli bir kitabın da yazarı olan Ergün'ün anlattıkları kanaatimce teori ve hayat ilişkisine dair siyaset sosyolojisi bağlamında değerlendirilmek üzere güncel tartışmaların içinde tüketilemeyecek kadar önemli.

YENİ ŞAFAK

YAZIYA YORUM KAT