Solculuk sağcılık üzerine...

07.01.2010 04:25

Atilla Özdür

Fikren mayalanmaya başladığım yıllar, 60’ların başına düşer..

Ne olduysa, Menderes’in idam haberini radyodan duyduğumuzda kahvaltı sofrasına çatalı elinde donup kalan babamın karşısında sevinçten çiftetelliye kalktığım günlerin hemen sonrasında oldu...

Mehmet Şevket Eygi’nin Yeni İstiklal’ini tütüncü dükkanlarının askısından kapıp parçalayacağım Çarşambaları iple çektiğim günler gitti, alıp okumak için hasretle beklediğim günler gelmişti...

Ne gidenin eskilerinde, ne de gelenin yeni günlerinde sınıfımı mınıfımı bilmişliğim vardı...

Otuzüç yaşın etkisiyle kendime bir yer aramaya başladım... Yerim mutlaka sağda olmalıydı. Çiftetellinin utancını hissetmeye başladım. Menderes’i deviren hareketin renginden ötürü bu utanç, kafamı sağa çevirdi...

Sağ tarafta, Rusya’da evlerin erkeklere açık olduğu söyleniyordu... Anlatılanlara göre, vestiyerde asılı erkek elbisesi bulunmayan her hane, erkeklere açıkmış...

Alnı secdeye gelen de sağcı olmalıydı... Ayrıca o günler, sınıflara, benimseyecekleri siyasi fikrin empoze edildiği günlerdi... İşçi, ezilen sınıf olduğu için yeri solda, işçi de olsa musalli, patronuyla birlikte aynı safta secdeye geldiğinden sağcı olmalıydı...

Daha henüz Merhum Salih Doğan Pala’nın ‘Kur’an’a göre solculuk ve sağcılık’ isimli risalesini okumamıştım. Komünizmle Mücadele Derneği’nin Taksim gezisine katıldığım bir Pazar günü öğle vakti, bir de baktım ki Fındıklı’dayım... Kıbleye yöneldiğimizde denizin ortasında karşımızdakiler Amerikan savaş gemileri... Sahtekarlar yıllarca tutturdular,

‘Siz Müslümanlar, sağcılar, siz Amerikan uşakları, Allah’ınızdan da utanmadan, Amerikan savaş gemilerini kıble edindiniz’...

*

Kimin dümen suyuna kapılarak Taksim’e çıkıyorduk, sahi... Sağcıydım amma, hiçbir sağcıyla da ne içmişliğim vardı ne yemişliğim. Kitaplarından gıyabında tanıdığım tek kişi, Seyyit Kutup...

Pala’nın ‘Kur’an’a göre sağcılık solculuk’u elime alışım, sağcılığı olduğu gibi solculuğu da okuyuşumun miladıdır...

Sadece Müslüman kaldım...

*

Geçenlerde Bursa’nın bir kazasında maden ocağı patladı. Ham bırakılmış kafalarıyla ölenler, çevre itibariyle musalli olduklarından, sağa yerleşik olmalıydılar... Tabii, ocağın sahibi ya da sahiplerinin de, ezilenler sınıfından olmadıklarından, koltukları koridorun sağında bulunmalıydı...

Yanıcı patlayıcı imalatın kontrol ve denetiminden sorumlu devlet komiserinin eksiklerini tesbit ettiği bu işletmede ihmal, hata, görmezden gelme ve adam sen de deyip geçiverme geleneğinden doğma günah ve kusurlara, eşyanın arka tarafından bakıldığında görülür ki,

Sağcılar sağcıları öldürmüş...

Hani derler ya, insan insanın kurdudur, gerçekten de öyle idi...

*

Zaman içerisinde öğrendim ki, mülkiyetin hırsızlık olduğunu ileri süren Proudhon, anarşist bir solcu... Zaten bir anarşist solcudan başka ne beklenebilirdi ki?..

Anarşist solcu olmakla birlikte Proudhon aynı zamanda sanayici bir işadamı... Onun zamanında da bugünlerdeki gibi sermayenin çeşitli örgütleri bulunuyor. Topluyor sermaye sahiplerini bir kenara ve,

‘Arkadaşlar, makinalarımızın uzun ömürlü olması için ihtimda, bakım ve onarımında ve usulüne uygun kullanımında asla ihmalkarlık etmiyoruz. Yoksa halimiz harap olurdu, üretimde karaya otururduk...

‘Ameleler de birer makina... Ruhsuz cansız makine... Diğerlerine gösterdiğimiz ihtimam ve hassasiyeti canlı makinalarımızdan niye esirgiyoruz? Bu ahlak dışı bir davranıştır... Onların da uzun ömürlü ve kanlı canlı olmalarını sağlamalıyız’...

Hoppala, al başına belayı...

*

Bizim sermaye ehli nasıl yorumlar bilemiyoruz... Efendimiz Rasulullah işverenlere buyurmuşlar ki, ‘Çalıştırdığınız kimseleri yediğinizden yedirip, giydiğinizden de giydiriniz’... Mealen böyle...

Proudhon’un ‘mülkiyeti hırsızlığa’ çeviren tezinin dayanağı da Faiz... İlginçtir Faiz’in Allah tarafından lanetlenişini biz kullarına tebliğcisi de Peygamberimiz...

Şimdi gel de bir Müslüman olarak, birikim düzeninin arka tarafına baktığında anarşist olma...

Mükellef, bazen özel, kimi zaman da tüzel kişiliğiyle devlet, belediye, şirket ya da estek köstek...

Devlet, mülkiyeti millete ait olup denetim ve kontrolü kendi yetkisinde bulunan iktisadi birimleri, yerli yabancı ayırmaksızın özel sermayeye satıyor...

Satın alanların Peygamber talimatını taktığı falan yok. Tezgahları çoğu kez kapatarak araziyi parselleyip, iş olsun söz yerini bulsun kabilinden de, üç beş yıllığına yalancıktan çalıştırıyorlar.

Hükümet adamları, aynı sınıftan geldiklerinden özelin bu tilkiliğini biliyor ve kendi eski işçilerine şirinlik muskası bir teklifte bulunuyor...

‘Yeni patronunuzu istemezseniz gelin bir süre şu kadar ücretle çalışın, size çalışacak bir iş meşguliyet bulamaz isek maaşınızı alıp yan gelip oturun’......

Tekel’de olan da kabaca, bundan başka bir şey değil...

Tekel’in özelleştirme safhasında sendikalarının da yardımıyla efsunlanan işçiler, şimdi uyanmışlar az parayla özlük haklarındaki kısıntılara karşı kafa kaldırmışlar...

Hükümet adamları, bakanlar diyorlar ki,

‘Bu paraya çalışmaya can atan binlerce işçi kapı önünde sıra bekliyor’...

‘Devlet laik, tabiidir ki Peygamber tavsiyesine kulak asamaz’...

Pekiyyy, vicdana da mı?..

‘Devleti vicdan yoksunu kılan nedir’ diye merak etmeyiniz, Başbakanlık araştırmış... Netice açıklanınca Radikal gazetesi de koyvermiş hayret nidasını,

Uyy doktor, bu ne hal...

Başbakanlık Etik Kurulu’nun araştırmasına göre, hekimlerin yüzde 69’u, ‘kazanç elde ediş biçimlerinde etik dışı yanlar olduğunu’ düşünüyormuş...

Türkiyeli, sağcısıyla solcusuyla, aydını münevveri ve zır cahil kurnazıyla birlikte aynaya baktığında, yüzde altmışdokuzu itibariyle kendini böyle görüyor...

Etiksizlik, yani ahlaksızlık almış yürümüş. Batmasın mı bu dünya?..

Faks: 0212 632 83 06

VAKİT

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim