Sola 'tapınma' ve demokrasi

08.09.2008 05:07

Atilla Yayla

Ergenekon olayı hem sol içinde solun ne olduğu ve özel olarak Ergenekon hakkında nasıl bir tavır alması ve genel olarak Türkiye'de nasıl bir işlev üstlenmesi gerektiği hakkında hem de solun dışında solun ne olduğu ve Türk solunun nerede bulunduğu üzerinde bir tartışmayı ateşledi.

Bunun iyi bir durum olduğunu söyleyebiliriz. Netice itibarıyla fikir ihtilafları ve tartışma, fikir alanında gelişme ve ilerlemenin başlıca ve en önemli yoludur. Umulur ki, bu tartışma usulüne uygun olarak devam eder ve sonunda solu siyasi ve entelektüel olarak daha ileri noktalara taşır. Bu tartışma benim için de çok yararlı olmakta. Üniversite yıllarında sağcı sosyalist çevrelerde bulunan ve daha sonra dönen ve ideolojik tercihini liberalizm olarak belirleyen bir akademisyen olarak tartışmadan bazen yeni şeyler öğreniyorum ve her halükarda bu tartışmayı izlemekten çok zevk alıyorum. Ve bunun gecikmiş bir tartışma olduğunu, çoktan yapılmış olması gerektiğini düşünüyorum.

Hem dünyada hem Türkiye'de entelektüel muhitlerde solun sayı ve yayın olarak diğer akımlara göre çok daha büyük bir ağırlığa sahip olduğunu biliyor ve görüyoruz. Ama bu, solun entelektüel alanda muzaffer ve hakim olduğu anlamına gelmiyor. Solun entelektüel hegemonyası artık çok gerilerde kaldı. Yeni kavram ve teoriler üretmekte ve eski tezleri yeni diye pazarlamakta pek mahir olan sol aslında birkaç on yıldır özellikle liberal tezlerin ağırlığı altında eziliyor. Fikir alanında zaten iflas etmiş olan sosyalist düşünce, komünist blokun çöküşüyle iflasını pratik alanda da tescilledi. Ve bazı yazarların 'büyük çöküş' dediği bu çöküş solun entelektüel krizini iyice derinleştirdi.Bu çöküş bazı açık fikirli ve dürüst sol aydınları ciddi bir öz eleştiri ve düşünme sürecine iterken kimi sol entelektüeller sanki hiçbir şey yaşanmamış ve değişmemiş havasında yazmaya ve konuşmaya devam ediyor. Türkiye solu içindeki tartışmada da bunun çok hoş örneklerini görüyoruz.

Sol'un hurafelerİ ve gerçekler

opüler sol düşünce ona kitleler içinde çekicilik kazandıran bazı çocuksu inançlara, daha doğrusu dogmalara dayanır. Bunları şöylece özetleyebiliriz: Sol ezilenin yanında ezenin karşısındadır. Sağ değişime karşıyken, sol değişime ve yenilik ve ilerlemeye taraftardır. Sol demokrattır. Solcular tanım icabı demokrattır. Sol özgürlükçüdür. Sol insan haklarını savunur. Sol devletçi değil, anti devletçidir.

Önceki paragrafta vurguladığım üzere bunların hepsi hurafedir. Sol -aynen sağ gibi- geniş bir yelpaze olduğu ve içinde demokrat sosyal demokratlardan anti demokrat sosyal demokratlara ve ortodoks sosyalistlerden kolektivist sol anarşistlere kadar birçok grubu barındırdığından aceleci bir toplu değerlendirme yapmak istememekle beraber, solun teorik ve pratik olarak adalet, özgürlük, insan hakları ve demokrasi sicilinin pek parlak olmadığını, özellikle liberal ve liberal-muhafazakâr çizgilerin sicillerine kıyasla pek sönük kaldığını her dürüst ve vicdanlı fikir adamı ve toplumsal tarihçi teslim edecektir. Solun özellikle sosyalizmin ezileni koruduğu tezi bir masaldır. Sosyalizm, tarihin gördüğü en acımasız, en baskıcı, zayıfları en çok ezen, sömüren, istismar eden sistemleri yaratmıştır. Bana inanmayanlar sosyalist sistemlerle ilgili kaynak denizinden bir damla alsa gerçeği görecektir. Solun hep değişim taraftarı olduğu tezi de hem uydurmadır hem de pek anlam taşımamaktadır. Bir defa soldaki bu değişim obsesyonu yanlış bir teoriye dayanmaktadır. Tarihsel materyalist anlayışın etkisiyle sosyalistler her değişimin bir ilerlemeye tekabül edeceğini sanmaktadır. Her değişim zorunlu olarak bir ilerleme teşkil etmez, bazı değişimler bir kötüye gidiştir. Rusya'da çarın yerinin Lenin ve adamları tarafından alınmasında olduğu gibi. Ayrıca sosyalizm, kurumsallaştığı ülkelerde en tutucu rejimleri yaratmıştır. Sosyalist entelektüellerin önemli bir bölümü hâlâ geleceğin değil, geçmişin peşinde koşmaktadır. Tembel tavşanla çalışkan kaplumbağanın yarışı misali, muhafazakâr çizgi bile olumlu değişimcilikte solu geride bırakmıştır.

Sol fikir dünyası, özellikle liberallerin özgürlükle ilgili tezlerini ve özgürlük temellendirmelerini görmezden geldiği hiçbir yerde ve durumda, özgürlüğün ne olduğunu anlayamamıştır. Sosyalizm, özgürlükçü siyasi ve iktisadi rejimler de yaratamamıştır. Zaten özgürlük tezi sol düşüncenin ağırlıklı kısmının doğasına aykırıdır. Çoğu zaman solun bu alanda en iyi performansı liberal tezleri sahiplenmek ve biraz açmaktan ibarettir. Sosyalistlere sormak lazım; Küba'dan komünist Polonya'ya kadar hangi sosyalist rejim özgürlüğe dayanmıştır? Hangi sosyalist rejimde insanlar sosyalistlerin o beğenmediği 'şeklî' özgürlüklere sahip olabilmiştir?

Solun insan hakları sicili de sanıldığı kadar parlak değildir. Bir defa sosyalist düşünce teorik olarak insan haklarını çok geç anlayabilmiştir. Hatta bu bakımdan Katolik kilisesinin bile gerisinde kalmıştır. Bugün bazı sosyalistlerin, insan hakları kavram ve teorisinin sahibiymiş gibi konuşması, daha doğrusu hava basması, ancak insan haklarının tarihinden ve entelektüel köklerinden habersiz kimseleri yanıltmaya yetebilir. Marx'tan Althusser'e, hangi sosyalist filozof, sınıf çatışması-ilerici gerici kavgası fikrini ikinci plana atarak, insan hakları konusunda ciddiye alınacak bir teori üretmiştir? Kaç sosyalist yazar, düşünür sosyalist ülkelerin vahşi insan hakları ihlallerine zikzak yapmadan, doğrudan doğruya ve zamanında cesaretle karşı çıkmıştır?

Sol en az sağ kadar hatta ondan daha fazla devletçidir. Sol devletçidir deyince sosyalistlerin bana ateş püskürmeleri gerçeği değiştirmemektedir. Bireye inanmayan ve bireysel inisiyatiflerin sonuçlarını kafasındaki adalet ve toplum anlayışına göre değiştirmek isteyen sol, devleti bunun ajanı yapmaktan başka bir çareye sahip değildir. Nitekim tarihte de bu niteliğini açıkça sergilemiştir. Sol totaliter rejimler insanlık tarihinin gördüğü en devletçi rejimlerdir. Ha, bu arada yeri gelmişken söyleyeyim: Devletçiliğin zirvelerinden birini teşkil eden ve sol entelektüel çevrelerin yargılamaktan ziyade sosyalizm propagandasının hizmetine koşmak için günah keçisi haline getirdiği Alman Nazizmi de aslında ve özünde sosyalist bir modeldir.

Peki sol demokrat mıdır? Bugünün dünyasında solun demokrat unsuru yalnızca demokrat sosyal demokratlardır. Her sosyal demokrat demokrat olmadığı gibi -örnek olarak, az sayıda istisna dışına, Türk sosyal demokratlarına bakınız- sosyalistlerin demokrat olması da teorik olarak imkânsızdır. Demokrasi çoğulcu siyasete, önceden belirlenen kurallara dayalı müzakerelere, farklı olanlarla bir arada yaşamaya dayanır. Oysa sosyalizm taraflardan birinin yok olacağı bir sınıf savaşını ve herkesin çıkarının aynılaşacağı bir durumu öngörür. Bu, belki de Krick'in dediği gibi siyasetin, ama kesinlikle demokratik siyasetin ölümüdür. Yani sosyalizm nerede hayat bulursa orada demokrasi ölmeye mahkumdur.

Peki Türkiye soluna bakarsak ne görürüz? Sadece yukarıda anlatılanları görürüz. Türkiye solu çizilen tablonun dışına alınmasını gerektirecek bir özelliğe genel olarak sahip değildir. Hatta demokratik dünya ile karşılaştırıldığında çok daha kötü durumdadır. Solun yegane demokrat unsuru sosyal demokratlar, bir kere daha vurgulayalım, bizde, demokratlıktan fersah fersah uzaktır. Sosyalist muhitlerde zaten demokrasinin izi yoktur. Her ne kadar sosyalist yayın ve söylemlerde zaman zaman demokrasiden bahsedildiği ve demokrasinin savunulduğu olmaktaysa da demokrasi kavramı aslında bir rumuz olarak kullanılmakta ve müstakbel sosyalist rejimi isimlendirmek için istihdam edilmektedir.

Sol entelektüellere bİr-İkİ hatIrlatma

adece çok az sayıda insanı barındıran kimi sosyalist aydınlar liberal tezlerden ilham alarak bu fasit çemberi kırmaya çalışmaktadır. Ancak, hem Türkiye sosyalizminin tarihi hem güncel tartışmalar gösteriyor ki işleri çok zor. Zira, Türk solunun adeta kafası ve saati donmuş. Ayrıca iki yanlı bir tehlike bu aydınları bekliyor. İlki geniş sol muhitlerden tecrit edilmek ve dolayısıyla yıllara dayanan arkadaş ve belki iş çevresini kaybetmek. İkincisi ise, sosyalizme bir sevda olarak bağlananlar için, bir yerde gözlerini açtıklarında, sosyalistim diye kendilerini etiketlemelerine rağmen, aslında sadece liberal tezleri savunduklarını ve gerçekte sosyalist değil liberal olduklarını keşfetmek. Bu bedellerin ikisini de kendileri için ağır bulanlar muhtemelen sol muhitlerde gezinmeye ama liberal tezleri seslendirmeye devam edecektir.

Bu arada tabii eşsiz bileşimler geliştirmeye, teoriye ve tarihe takla attırmaya çalışanlar da yok değil. Temel değerleri, yöntemleri ve hedefleri bakımından birbirine tamamen zıt olan Marksizm ile liberalizmi kendi kendine gelin güvey olup evlendirmeye çalışarak 'Marksist liberalim' diyenler var. Liberal demokrasinin tezlerini içselleştirelim ama sakın liberalleşmeyelim yollu mucizevi formüllerle hem liberal tezlerin üstünlüğünü itiraf eden hem de sol itikada kendince leke sürmemeye çalışanlar var. Yani sahne epeyce zengin.

Sosyalizmi beşerî hayata pek pozitif katkıda bulunamayacak bir teori olarak gören benim gibi birine ne kadar düşer bilmem ama ben yine de, anlayışlarına sığınarak, sol entelektüellere bir iki hatırlatmada bulunmak isterim. Solu 'kutsamak'tan, sola adeta 'tapınmak'tan vazgeçmeleri hem kendilerinin hem memleketin lehine olacaktır. Ne doktrinler, ideolojiler kutsaldır, yanılmazdır; ne de yanlışlığı ispatlanmış teorileri ve tezleri revize etmek veya reddetmek züldür, insanın kendi kendini aşağılamasıdır. Sol entelektüellerin kendini yenilemesi ve özgürlük, adalet, insan hakları, demokrasi gibi değer ve kurumlara sadece retorik düzeyinde değil sağlam entelektüel kökleri ve bütün açılımlarıyla birlikte gerçekten sahip çıkması hem kendi fikir dünyalarını zenginleştirecek hem de ülkenin daha iyi bir ülke haline getirilmesi -mesela liberal demokrasinin konsolide edilmesi- mücadelesine ciddi katkılarda bulunmalarına imkân hazırlayacaktır.

Zaman gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim