1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. "Sol, Tarihinde Bir Kez İktidar Oldu, O da Cezaevinde!"
"Sol, Tarihinde Bir Kez İktidar Oldu,  O da Cezaevinde!"

"Sol, Tarihinde Bir Kez İktidar Oldu, O da Cezaevinde!"

PKK üyeliğinden 10 yıl hapis yatan Aytekin Yılmaz,“Yoldaşını Öldürmek” kitabını, sol içi infazları ve yaşadıklarını Kürşad Oğuz'a anlattı.

A+A-

HAKSÖZ-HABER

Batı medyasının öncülüğünde Ortadoğu'da şiddet/terör gündeminin yoğunlaştığı ve bilhassa da yaşadığımız ülkede hem sol  hem de PKK çevrelerinin kendilerini  son derece masum ve insancıl bir görünümle pazarladıkları bir konjonktürden geçiyoruz. Bu süreçte sarf edilen bazı sözlerin ne kadar anlamlı ve ciddi, bu sözlerin sahiplerinin de ne kadar dürüst olduğunu takdir etmek aslında hiç zor değil. Bu çevrelerin hemen hiç bir konuda tutarlı bir sicili olmadığı biliniyor.

Bu bağlamda okunması gereken önemli bir çalışma geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Aytekin Yılmaz "Yoldaşını Öldürmek" başlıklı çalışmasında sol içi şiddet olgusuna içeriden bir bakışla yaklaşıyor. Aytekin Yılmaz ile Haberturk'te yapılmış bir röportajı alıntılıyoruz.

***

‘Şu anki PKK, Türkiye için son şans'

Kürşad OĞUZ / HT PAZAR

PKK üyeliğinden 10 yıl hapis yatan Aytekin Yılmaz, tanık olduğu PKK ve radikal sol örgüt iç infazlarını “Yoldaşını Öldürmek” kitabında anlatıyor. Ama asıl önemlisi, PKK’nın kuruluşundan bu yana yaşadığı dönüşüm ve bunun Türkiye’ye etkileri hakkında söyledikleri...

Aytekin Yılmaz 1967, Diyarbakırlı doğumlu. PKK'ya katıldı, 1992'de yakalandı. Ağır işkenceye rağmen konuşmayıp Bayrampaşa Cezaevi'ne 'kahraman' olarak girdi. Orada canını kendi örgütünden zor kurtardı. Hapishanelerde sol örgütlerin iç infazlarına tanık oldu. Bunu önce 2003'te bir kitapta anlattı. Şimdi de "Yoldaşını Öldürmek" (İletişim Yayınları) adlı kitapta devam ediyor.

PKK'ya nasıl katıldınız?
Diyarbakırlıyım, 1967 doğumluyum. 1984'ten sonra metropollerde uluslaşma bilinci başladı. Okuyan yazan biri o atmosferde ilgisiz kalamıyor. 80'lerin sonunda aktif PKK'ya katıldım. 22-23 yaşımda İstanbul çalışmalarına girdim. Nazım Hikmet kitaplarıma el konulunca Lise 1'de Ergani'deki okulumu bıraktım. Kaderim böyle başladı. Köylü kökenliyiz. 6 kardeşiz.

Onlar da örgüte katıldı mı?
Yok. Ben okulu bırakıp İstanbul'a geldim. Benimle okulu bırakıp dağa çıkan bir arkadaşımla karşılaştım İstanbul'da. Onun vasıtasıyla katıldım örgüte. Diyarbakır'da kolay olmaz. 12 Eylül baskı ortamı var ve Kürtçe şarkı bile dinleyemezsin. Orada PKK'yı bulmak çok zordu.

İstanbul'da PKK ile bağ kurmak Diyarbakır'a göre daha mı kolaydı?
Evet. Çok çarpıcı. 84'ten 90'a kadar Kürtler PKK ile ilişkilerini metropollerden yürüttü.

Bu faaliyetleri yaparken polisle sıkıntı yaşamadınız mı?
Bugünkü Taksim veya Galatasaray Meydanı'nın rolü o zamanlar Beyazıt Meydanı'ndaydı. Öğrenci faaliyetleri yoğundu, aydınlar, sanatçılar da katılırdı. İstanbul Üniversitesi Dev-Sol, TİKKO gibi örgütleri de besledi ama PKK'ya o yıllarda oradan müthiş bir katılım oldu. 3-5 ay bizle kaldıktan sonra dağa gitmek isterlerdi.

O dönemde kaç kişi katıldı PKK'ya?
Tüm üniversiteleri sayarsak, 2-3 bin kişi dağa gitti.

Nerede yakalandınız?
1992'de İstanbul'da büyük bir operasyonda yakalandım. Gazeteler Marmara Bölge Sorumlusu yazdı ama ben görevlendirilmiş biri değildim. 17 kişi yakalandık. Gayrettepe'de 14 gün sorguda kaldık.

"KASAP ASKIDA UNUTULDUM"

Orada ne yaşadınız?
Çok ağır işkence. Polis Sorgusunda İradenin Zaferi gibi kitaplarımız vardı. Direnirsen iyi devrimcisin, çözülürsen hiçsin. Bu bilgiye sahip olduğum için çözülmemeyi çok önemsedim. Fakat şöyle bir trajedi yaşadım. İşkence, önce düz askıda yüksek voltajda elektrikle başlar. O olmazsa Filistin askısı. Bu da olmazsa sürece yayılmış kasap askı yaparlar. Beni yıkan kasap askı oldu. Tavana tıpkı kasaplarda et asılır gibi ellerinizden asılıyor, o ip geriliyor ve ayak parmaklarınız üzerinde kalıyorsunuz. Bu seanslı. Bayılınca bitiyor seans. Bende 3 gün sürmüş. Normalde her vardiya değişince yarım saat oturtup tekrar asıyorlar. Vardiyalardan biri unutmuş beni. Sonradan kendileri söyledi. Yanımda amiri beni unutana bayağı hakaret etti. Ellerim 10 kilo geliyordu, kan toplanmıştı.

Konuşmadınız mı?
O dönemde poliste ifade vermeden çıkmak neredeyse mucize. Çözülmezsen de faili meçhule kurban gidiyordun. Amcamla aynı sorguda olduğumuz için bunu yapamadılar. Üstelik, 14 gün sonunda mahkemeye çıkınca görünür yaranız olmaması gerekiyor. Elimi şişirenler 1 hafta uğraştı iyileştirmek için. Çok komikti; kremler falan sıkıyorlar... "Öküze bu kadar elektrik verseydik ölmüştü" dediler. Ama direnmem gerekiyordu çünkü işkence alçakça bir şey. Beni Bayrampaşa'ya bırakan polis "10 yıl sonra görüşürüz" dedi. 2 yıl mahkemenin ardından 10 yıl ceza aldım. Gerekçe şu: Sanığın tüm soruşturmalara rağmen ifade vermemesinden de anlaşılacağı gibi, örgüt üyesi olduğu kararına varılmıştır.

Ama içerideki arkadaşlarınız da sizi örgüt üyesi olarak görmüyor artık.
Hiç sorma. Hem devlete hem örgüte yaranamadık. Bir zalimden kurtulayım derken başka bir zalimin kurbanı olduk. 1992 Martı'nda Bayrampaşa'ya girdim. Çözülenlere "uygulamalar" başladı. Bir arkadaşım 9 ay kaldı.

"Uygulama" ne?
50 kişilik koğuşta konuşuyor, eğitim yapıyoruz. Bir kişi arkada, ranzada duruyor. Kimse konuşmuyor. Başında bir nöbetçi. Konuşmayı unutursun. DHKP-C'de biri 2 yıl uygulamada kalmış. 15 gün ranza hapsinde kalanın saçı ağarırdı. 40 gün kaldım, ağardı.

"Hapishane içinde hapishane" diyorsunuz zaten...
Öyle vicdansızlardı ki Bayrampaşa'daki örgüt sorumluları, en sevdiğim, örgüte soktuğum arkadaşıma nöbetimi tutturdular. Aslanları kedilere boğdurdular. 1993'te poliste çözülmeyen Dev-Sol'dan Erdoğan Eliuygun'u poliste çözülenler koğuş basıp öldürdü. Dev-Sol'u kuran 3-5 aileden biridir Eliuygun Ailesi. Bedri Yağan-Dursun Karataş ayrışmasında Dursun'un yanında yer almadığı için öldürdüler. İşkenceden yeni gelmişti ve elleri tutmuyordu. Bu vicdanları sızlattı. O dönem o cezaevinde bulunanlar tiksindi her şeyden. Bu iç uygulamalar, iç şiddet radikal sol örgütleri bitirdi. PKK dahil, radikal sol örgütler tarihlerinde bir kez iktidar oldu; ironik veya trajedik biçimde cezaevinde.

Ne demek bu?
Bizim örgüt sorumlusu, "Burada olup biten gelecekte kuracağımız Kürdistan komünüdür" dedi. Eyvah, dedim. 1990-2000 arası Bayrampaşa'da bu örgütler iktidar oldu.

Zaten hapishane değil örgüt kampı gibi.
Hem de en güvenlikli kamp. Dışarıda operasyon yiyebilirsiniz. Burada öyle ihtimal de yok.

Sizin blokta 10 farklı örgüt var. Hapishane denetimi nasıl örgütlere bırakılır?
Çünkü Bayrampaşa'nın karargâh olduğunu anladılar. TİKKO'nun, Dev-Sol'un merkezi, PKK'nın en iyileri oradaydı. "Orayı denetime alıp giriş çıkışı rahat bırakırsak örgütü kontrol ederiz" diye düşünmüş olabilirler. Aynen öyle oldu. Örneğin, Dev-Sol 90'larda durakta polis öldürüyor, ertesi gün yapanlar evde öldürülüyor. Bayrampaşa'daki o rahatlığın sonucu budur.

"DİYARBAKIR'DA MAĞDUR, BAYRAMPAŞA'DA ZALİM"

"12 Eylül'de Diyarbakır hapishanesinde mağdur olanlar, 90'lı yıllarda Bayrampaşa'da zalim oldu" diyorsunuz...
Bayrampaşa'da bu uygulamaları yapan PKK'nın iki sorumlusu Diyarbakır'da kalmıştı. Ama TİKKO'daki, Dev-Sol'daki de Mamak'ta, Metris'te kalmış; işkence görmüştü.
Demek Diyarbakır Cezaevi PKK içindeki infazların da sorumlusu...
Evet. Şiddeti mücadele aracı olarak benimsersen o şiddet gün gelip seni vuruyor. Diyarbakır'da mağdur oldular, Bayrampaşa'da zalim. 10 sene sonra tekrar mağdur oldular. Örgüt işbirlikçi ilan etti onları.

Kim onlar?
Yaşadıkları için isim vermem. Avrupa'ya sığındılar.

Hangi örgüt daha katıydı?
3 örgüt infaz yaptı daha çok. PKK, DHKP-C, TİKKO. Biraz da MLKP. Rızgari Kürt örgütüydü ama bunu yapmadı. TDKP kimseyi incitmedi. Dev-Yol yapmadı.

Hapiste PKK tarafından tutuklandınız, az kalsın öldüreceklerdi...
Bayrampaşa'dakilerin birçoğu paranoyaktı. Örgütü eleştirdiğim için başıma bunlar geldi. Ben uygulama kötü bir şey diyordum. "103 kişi toplandık, yanlış düşündüğünü söylüyoruz. Biz yanlışız da sen mi doğrusun" dediler. Evet, dedim. Bana o gece ölümü yaşattılar. Uygulamadan alıp geceyarısı başka koğuşa götürdüler. Koluma girenler öyle sıkıyor ki, panik oldum. Osman Tim aklıma geldi. Onu da öyle boğdular. Pencereden kendimi atayım derken kapattılar pencereyi. Son sözümü aldılar. Örgütlerde son söz alınıyorsa sonrası infazdır.

Sonra ne oldu?
Bana katılan biri daha var, Serdar. Israrla o ajan mı diye soruyorlar bana. "Evet, ben ona kandım" desem beni baş tacı edecekler onu öldürecekler. Sinir krizleri geçirdim. Korkunçtu.
PKK sadece kendi kitlesini değil, diğer sol örgütleri de mi etkiliyordu?
C Blok 10 koğuştu. PKK 4, DHKP-C 2 koğuşta vs. Ben girdiğimde 200 kişi vardı, 90'ın ortalarında 800 kişiye çıktı. 400-500'ü PKK'lı ise 300'ü Türk solundandı. 10 örgüt vardı. Hiçbirisi diğerinin cinayetine karışmazdı.

PKK Osman Tim'i nasıl infaz etti?
İple boğdular. Osman Tim çözülen biri poliste ama birçoğu çözüldü. Poliste çözülen birini çözüldüğünden dolayı öldürmek affedilir değil. Bayrampaşa'daki örgüt sorumluları Osman'ı öldürmek için çaba sarfetti. İddiaları şu: Biz bunu öldürmezsek gidip itirafçı olacak. Yargısız infaza bakar mısınız?
93'ten sonra bütün örgüt içi infazlara Öcalan mı karar verdi?
93'te cezaevine şu yazı geldi: Parti önderliğinin talimatı olmadan infaz yapılmayacak. Bayrampaşa'nın özelliği merkez örgütten daha yetkili ve bağımsız olması. Direkt Öcalan'a bağlıydı Bayrampaşa.

"BİRDEN KÜRT YURTSEVERİ OLDULAR"

"Sol faşizm" diye bir şey var mı?
Hem de nasıl. Radikal sol örgütlerin dört dörtlük faşist uygulamaları var. Hukukları yoktur, çok despotturlar, kurbanlarına çok insafsızdırlar. Nazi kamplarını, Gulag, Stalin dönemini, Diyarbakır Cezaevi'ni, Vietnam Saygon'da olanları okudum. Bayrampaşa'da sol örgütlerin uygulamaları, Nazi subaylarının uygulamasına benziyor. Gereksiz şiddetin uygulandığı yer ikisi. Nazi subayları Yahudileri ya direkt gaz ocaklarında, bazı kamplarda da sürece yayarak öldürmüş. Primo Levi buna gereksiz şiddet diyor. Gerekli şiddet mi olur değil mi? Ama bazı şiddetlere şükür ediyorsun. Sol faşizm böyle. Normalde devletlere pişmanlık gösterdiğin zaman ceza indirimlerine gidilir. Berfin öldürülürken partiye bağlılık sloganı attı; Osman Tim son raporunda partiye bağlıyım dedi. Bir devlet örgütünde bunlar hafifletici sebep olur. Ama adı geçen örgütlerde günlere yayılan işkencenin sonunda ortadan kaldırıldılar. Sen güçlüsün, ne yaparsan yap kimse hesap sormayacak. Bu rahatlık onları çok saldırgan yaptı.

Sizce neden konuşulmuyor bunlar?
Sol cenahtaki aydın, yazar, gazeteci, sanatçı şuna hâlâ inanıyor: Devlet zalimdir, PKK dahil muhalif denen radikal sol örgütler de mağdur; kendi içlerinde de arada bir böyle infazlar olur. Türkiye bunun cezasını çok çekti. Bunların neden suskun kaldığını Taner Akçam "Sol mahallelerde herkesin bir sevgilisi var" diye anlattı. Ben bir adım öteye gidiyorum, sol ve Kürt mahallelerde gizli ilişkileri, beklentileri olduğunu söylüyorum. Mesela yazarsanız, varoşlarda sevilmenizi, tabanınız olmasını çok istersiniz. Siyaset yapıyorsanız örgütlerin belli bir Alevi kesime hitap ettiğini bilirsiniz. Ne gereği var şimdi onları karşıma almama? Liberaller de öyle; neredeyse herkes birden Kürt yurtseveri oldu. 17 bin faili meçhulü ağızlarından düşürmeyenler, "15 bin iç infaz var" diyen Öcalan'a ses çıkarmıyor. Öcalan'ın her açıklamasına inananlar buna inanmıyor. Solun büyük bölümü münafık. 15 bin değil isterse 5 bin olsun. Kürt mahallesinde bu aileler yaşıyor. Benim kardeşim böyle bir infaza kurban gitmişse susmam mümkün mü? Ama susuyor. Bu kadar aile neden susuyor? Çünkü sol ve Kürt mahallesinde örgütler tarafından öldürülmüş "hain yakını olmak" çok zor.

15 bin iç infazı nerede söylüyor Öcalan?
Bir mahkemede, bir de 2004'te Osman Öcalan'la ayrılan bir komutan için "o kendini ne sanıyor, 15 bin iç infazdan sorumlu" diyor. Kemal Burkay ve İbrahim Güçlü bunu söyledi, itiraz gelmedi.

BDP, HDP ile şehirlere açıldı. Liberal ve sol çevreden de destek aldı. Buna nasıl bakıyorsunuz?
Kürt hareketinin başından beri sorunu Türkiyelileşmek. Bu çaba önemli. Legal alanda bu yeni olabilir ama geçmişte Öcalan, Türk solu örgütleriyle bunu yapmak istedi. O zaman belki Türkiye'nin demokratikleşmesi değildi de sosyalistleşmesi konseptti. Ama amaç aynıydı. Yani Türkiyeli örgütlerle birlikte mücadele verelim, biz Kürdistan'da bir şeyler yapalım, onlar da burada, sosyalist bir Türkiye kuralım. Bu zaman zaman denendi ama bir türlü maya tutmadı. HDP ile tutar mı? Dileriz tutar. Ama HDP'nin önünde sorun olarak duran, sol örgütlerde eleştirdiğim, uzaktan kumandalı yönetilmek. Uzak yerlerden yönetilmiş bir hareketin yerelleşmesi, Türkiyelileşmesi zor.

Uzaktan yönetimden kasıt ne?
Bazen Kandil olabilir bazen İmralı. Kandil'in Cihangir, Beyoğlu müdahalesi rahatsız edici değil mi? Cemil Bayık dedi ya, Beyoğlu'nda bir marjinal grup var diye. LGBT falan...

Onlara neden kızıyor?
O feodal sosyolojiden kaynaklı. Müslüman muhafazakârlar nasıl görüyorsa radikal sol örgütler de LGBT'lileri öyle görüyor. Sapkınlık olarak yani. Dağın öbür tarafı LGBT bireylerin oralarda görünmesinden rahatsızlar. Kürdistan'daki illerde linç edilen eşcinseller yok mu? Kaç travesti öldürüldü orada?

PKK NASIL KÖYLÜ-MİLLİYETÇİ OLDU?

PKK okumuş hareketiyken köylü hareketine mi dönüştü?
PKK 1973'te aydın-gençlik hareketi olarak, Ankara Üniversitesi çevresinde kuruldu. Abdullah Öcalan, Ali Haydar Kaytan, Duran Kalkan, Mustafa Karasu, Cemil Bayık... Buna Ankara grubu da denir. Neredeyse tamamı üniversite öğrencisi. 1982, 2. Kongre, burada da aydın gençlik damgasını vuruyor. 90'lara geldiğimizde kırsalda köylülükten de katılım var ama özellikle metropollerde, İstanbul, Ankara, İzmir hatta Karadeniz'de bile müthiş bir aydın gençlik, üniversite öğrencisinin katıldığını görüyoruz. Sonra Kürdistan'dan, yoksul köylü kesimden, zorunlu askerlik yasası veya gönüllülükle yoğun bir katılım oldu. Şöyle bir tablo çıktı özellikle kırsalda: Kamp 1000 kişi ise 900'ü köylü; Hakkarili, Mardinli, çoğu çoban. 50-100 de öğrenci var. Okumuş yazmış adam ne yapar? Partinin tüzüğünü bilir, sosyalizm ve komünizmin alfabesini okur, işin teorisine ağırlık verir. Ama bir yandan da bakıyor ki, köylü bir komutan atanmış başına. Astığı astık kestiği kestik. Onu eleştirdiğinde kavga başlıyor. Olay bu.

Öcalan, "Bizde 93 yılı aydın gençliğin köylülüğe yenildiği yıldır" diyor.
90'ların başında PKK'nın hapishanelerdeki üyelerinin yüzde 90'ı genç ve üniversiteliyken. 2000'lerde yüzde 90'ı Kürt köylüsünden oluşuyordu. Yüzde 10 ancak öğrenci gençlikti. Öcalan'ın eleştirdiği bu konu aslında onu var eden konu. 1982'de Öcalan'a hitap şekli Ali Arkadaş'tır. 86'da parti genel sekreteridir, 90'da parti önderliğidir, 95'te de parti genel başkanıdır. Aydın gençlik tasfiye oldukça, PKK arındıkça Öcalan yürü ya kulum oluyor.

Peki nasıl milliyetçi oldu PKK?
1995-96'ya kadar PKK'da Kürt dili, kültürü, Kürtçe kitaplar ilkel milliyetçilik görülürdü. O zamana kadar PKK'da resmi dil Türkçe'dir. 96'dan sonra savaş şiddetlenip operasyonlar metropollerde yoğunlaşınca, Kuzey Kürdistan dediğimiz Türkiye tarafından PKK'ya katılım düştü. PKK güneye yani Irak Kürdistanı'na yerleştikçe bileşimi değişti. İran, Irak ve Suriye Kürdistanı'ndan oluşan bir bileşim başladı. Oysa PKK'nın ideolojik manifestosu şöyle der: "Tarihten günümüze verilen mücadelede İran ve Irak Kürdistanı'ndan başlayanlar başarılı olamadı. Çünkü hem kapitalizm gelişmemişti, hem Kürdistan coğrafyasının küçük parçaları bunlar. Bu yüzden Türk kapitalizminin Kürdistan'a girdiği, geliştiği yerden yani en büyük parça Kuzey Kürdistan'dan verilecek bağımsız bir sosyalist mücadeleyle Kürdistan'ın birliği sağlanabilir." Tez bu. Fakat şimdi PKK'nın hayal edemediği, eleştirdiği şey oldu. Kürdistan önce güneyde kuruldu. Rojava en küçük parça. Milli değerlere daha sahip oranın Kürtleri.

PKK Türkiye kökenli olmaktan çıktıkça hem köylüleşti hem milliyetçileşti mi?
Evet. Aslında Türkiyelileşmek, Türk devletinin son şansı. PKK'nın tepesindeki kadro, Türkiyelileşmek isteyenlerin son şansı. Özellikle Öcalan ve Kandil'deki merkez. Bu kadro giderse bu devre biter.

Yönetici kadro Türk mü şu anda?
Türk değil ama Türkiyelileşmek istiyor. Ankara grubu konsepti hâlâ devam ediyor. 5 yıl sonra bu kuşak bitecek. Sonraki kuşak yani silahları elinde tutan çoğunluk Rojavalı, Iraklı ve Doğu Kürdistanlı. Kendini saf Kürt hissedenler. Bunlarla PKK'nın Kürdistanlaşıp Türkiye'den kopmak isteyeceğini söyleyebiliriz.

"KADIN MİLİTANLAR ÖLDÜRÜP TATLI DAĞITTI"

Kitapta anlatmadığınız iç infaz var mı?
DHKP-C'nin yaptığı var. Ulaş Şahintürk, Samsun'da solcu öğretmen bir babanın çocuğu. 12 yaşından itibaren Dev-Sol çevrelerine giriyor. 18 yaşında tutuklanıp Ankara Cezaevi'ne gidiyor. Sonra çözülüyor poliste. Oradaki paranoyak örgüt liderleri buna yükleniyor. Çocuk paniğe kapılıp bir sürü şey uyduruyor. En son örgüt sorumlusu ona, "Biz seni bir damla suda boğarız" diyor. Şimdi müze olan Ulucanlar Cezaevi eskiden at ahırıdır. Atların su içtiği curunlar hâlâ kalmış hamam tarafında. Oyuk bir taş, suyu boşaltırsın hayvanlar da su içer. Bir gece yarısı 4 kişi el ve ayaklarından tutup, çarmıha gerilmiş gibi götürüyorlar Ulaş'ı. Örgüt sorumlusu da kafasını curuna bastırıyor. 1996'da, en fazla 10 litre suda çocuğu boğuyorlar.

Hep üniversiteyi yarım bırakıp dağa çıkanlar infaz ediliyor: Ulucanlar'da Ramiz Şişman mesela.
Ramiz'i öldüren Cemal 1996 ölüm orucuna giriyor. Hasta oluyor. Ramiz ona ölüm orucunda her gün banyo yaptırıyor. Besliyor onu. Ölüm orucu bitiyor, 2-3 ay sonra çelişki başlıyor, Ramiz örgütü eleştiriyor. Ve Ramiz'i öldürme görevini Cemal'e veriyorlar. Arkadaşları diyor ki, Ramiz olmasaydı Cemal ölebilirdi ölüm orucunda.

Kardelen Hareketi ne?
TİKKO içinde güya TİKKO'yu ele geçiren devlet ajanları var. O çerçevede önce dağda temizlik yapıyorlar; sonra üç büyük cezaevinde ibreti âlem diye birilerini öldürüyorlar. Karikatürcü Mehmet Çakar'ı öyle öldürdüler.

17 yaşındaki kız çocuğu Şimel Aydın'ı Bayrampaşa'da kadın DHKP-C'liler boğarak infaz ediyor.
Sonra devrim halayı çekip tatlı dağıtıyorlar. DHKP-C bunu daha çok yaptı; öldürdükten sonra sanki karakol basmış gibi sevinerek halay çekip tatlı dağıttılar. Buca Cezaevi'nde birini öldürüyor DHKP-C, Bursa Cezaevi'nde onun kardeşi yatmaktadır. Akşam irmik helvası dağıtıyorlar ve ona da ikram ediyorlar. Kardeşi diyor ki yapmayın. Abisini öldürüp kardeşine kardeşinin tatlısını ikram ediyorlar.

Şimal ve Berfin'i öldüren kadınlar. Bu nasıl bir şiddet?
Dedim ya, kadın cinsine olan şeyim gitti. Sistemin oyuncusu olduğun andan itibaren kadın-erkek fark etmiyor.

Neden çıkınca infazları araştırmaya başladınız. Bu örgütler size hain diye bakıyordur...
Hem de nasıl. Bu kitabın ilkini 2003'te yazdım, o tarihten beri hem radikal sol hem PKK beni abluka altına aldı. Ama yanımda bu kadar şey olmuşsa sessiz kalamam. Bana bu konuları yazdıran Bursa Cezaevi'nde Mehmet Çakar'ın infazıdır. Dipdiri arkadaşımı aldılar yargılayacağız diye. Çok zoruma gitti. 12.5 yıl ceza verilmiş zaten. Devlet ajanına ne zamandan beri 12.5 yıl ceza veriyor? İkincisi dağa gitmemiş, dergi çevresinden biri. Örgüt sorumlularına "Kötü bir şey olursa sizi affetmem" dedim. Ne yaparsın? Yazarım. Yaz dediler. O sözümü tuttum. Daha özgürlükçü bir toplum derken alçakça baskılara maruz kaldım. Nedeni bu. Evet devrimciyim ama Gandi tarzında.

Sivil itaatsizlik gibi.
Zaten devrimcinin ilk refleksi itaatsizlik olması gerekirken, maalesef Leninist partiden başlayarak devrimciliğin itaatla başladığını görüyorsun. Ben buna itiraz ediyorum.

"DOLANDIRMADAN KANDİL'LE GÖRÜŞÜLMELİ"

Çözüm süreci?
Barış süreci çok değerli. Ama hâlâ çok somut şeyler yok. PKK hâlâ asker alımı yapıyor; koruculuk arttırılıyor devlet tarafından. Karakollar yapılıyor.

Öcalan'ı muhatap alınması doğru bir şey miydi?
1999'da Öcalan yakalandığında, hatta İsmail Beşikçi de oradaydı, Bursa'daydım. 1990'da 4. Kongre'nin aldığı bir karar vardır. Der ki, "bir PKK'lı devletin eline düştüğü andan itibaren görevi düşer." Hepimizin görevi bitti Öcalan'ınki bitmedi. İsmail Beşikçi "Öcalan aradan çıkmalı" demişti. Silah kimin elindeyse, kim senin canını yakıyorsa onunla görüşürsün.

Kandil mi?
Evet. Hiç dolandırmaya gerek yok. Öcalan üzerinden süreç uzadı.

Ama Kandil'le görüşülmüş zaten Oslo'da. Ayrıca yine görüşüleceği açıklandı.
Öcalan'la süreç uzadı. İkincisi, Öcalan devletin elinde mahpus. Bir mahpusla devletin görevlisi eşit olamaz. Bazıları pembe bir tablo çiziyor ama ben öyle değilim. Dağdakiler inecek deniyor. Nasıl inecek? Örgüt üyelerini alacaksın, yöneticiler kalsın. Öyle bir şey yok. Bu 10 yıldır yapılıyordu zaten. 20 tane pişmanlık yasası çıkardın. Tutmaz. Bu hükümet Murat Karayılan'ı, Cemil Bayık'ı Ankara'ya nasıl getirecek? Örgüt gönderir mi?

Yani ne yapılmalı?
Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulmalı. Bu 30 yılda ne oldu? Ve kesinlikle genel af. Öcalan dahil.

Şehit ailelerini nasıl ikna edeceksin?
Onun için geçmişin adının konulması lazım.

Yol kesme, araç yakmayı PKK'nın kontrol dışı güçleri mi yapıyor?
Yok. PKK çok homojen. Merkez ne karar alırsa ona uyulur. Her şeyden haberleri vardır.

Şimdi dinlenen adam hâlâ Öcalan mı?
Evet ama Öcalan'ın her dediğinin yapıldığı anlamına gelmez. Örgüt oradan gelen bilgileri süzer. 1999'da ilk yakalandığında çok şey söylemişti, ancak bir bölümünü örgüt hayata geçirdi. O yüzden hükümet çok güvenmesin İmralı'ya. Asıl görüşülecek yer Kandil, iş orada biter. Çünkü bir önceki ekip Öcalan'a güvendi, yarıda kaldı.

Talep hâlâ bağımsızlık mı?
Yok. Bunda örgütün devlete göre daha samimi olduğunu düşünüyorum. Gerçek anlamda devlet Türkiyelileşmek için adımlar atarsa örgüt buna tabi olacaktır.

İki sene önce Nevruz'da gayet İslami açıklamalar yaptı Öcalan. Bu da taktik miydi?
Evet. Öcalan o işleri bilir. İlk yakalandığında da Atatürkçü söyleme sahipti. Az daha Atatürkçü Düşünce Derneği'ne katılacaktık. Şimdi hükümet değişti ona göre konuşur. Yarın başka bir akım gelir, değişir. Normal bunlar.

Kaçırılan çocukları için aileler Diyarbakır'da eylem yaptı...
18 yaş altı çocukların dağda olması yanlış. Ama PKK da çocuğunu gönderdi. Zaten yaşı küçük olanları cepheye sürmezler. Ama dağa çıkan çocuklar meselesi tam da Kürt sorununun özüdür.

Örgüt içi infaz edilenlerin aileleri?
Diyarbakır Barosu'nda faili meçhul komisyonları kurulduğu gibi, örgüt içi infazlarda yaşamını yitirmiş insanları tespit edecek bir komisyon da kurulmalı. Ama bunu yapamazlar. Bunu örgüt kendi yapmalı. Evet geçmişte bunlar oldu, biz artık yapmayacağız ama isterlerse insan hakları örgütleri, barolar tespit yapsın. Ailelerin gideceği bir yer olsun desin. Bu yapılmadıkça örgüt içi infaz sayısını bilemeyeceğiz. Çözüm bu. Kendine demokrat, aydın, yazar, gazeteci diyenler de bunu incelemeli. Kitap çıktı bazıları hala daha sus pus. Köşe başını tutmuş abla ve ağabeyler görmüyor.

"ÖCALAN 'ÖZAL ÖLDÜRÜLDÜ' DEDİ"

93 Nevruz'unda ateşkes olunca örgüt neden şok oldu?
Hazırlıksız yakalandık. "2 gün önce toplantıda, bağımsızlığın dışında her talep işbirlikçi ve karşı devrimcidir" demiştik. Bu karar gelince zorda kaldık. Sonra da "taktikmiş" dedik.

Ateşkes olduğunda Özal vardı. Ona nasıl bakılıyordu içerde?
Öcalan gibi bakıyorduk. Sorunu çözmek istiyordu, olumluydu. Suikast yaptılar ona, ortak görüş buydu. Hatta ertesi günün Gündem gazetesinin manşeti, "Özal öldürüldü"dür. Öcalan'ın açıklaması bu. Derin devlet tarafından öldürüldü. Özal bir şey yapmak istiyordu ama engellediler diye düşündük. Orda hükümet ortağı SHP idi, Erdal İnönü Başbakan Yardımcısı idi. Erdal İnönü'nün çantasında örgütlere af bile vardı. Bunlar rafa kalktı.

TİHV raporlarına göre 90-99 arasında PKK ve sol örgütler tarafından örgüt içinden ve sivillerden "hain, işbirlikçi ve ajan" oldukları gerekçesiyle 1030 kişi öldürüldü. Öcalan ise 15 bin iç infazdan bahsediyor.
Cezaevlerinde 36 ama her gün yeni birileri çıkıyor. Şehirde köyde kasabada örgütler hain işbirlikçi gördükleri sivillerin ölümüdür o. Ama onun içinde örgüt içi infaz da var. Ama buna dağdakiler dahil değil. Abdullah Öcalan 15 bin demiş ama dağı bulmak mümkün değil çünkü kayıtları yok. Dağdaki infazlar yeraltında yapılmış ve izi kaybettirilmiş kayır dışı infazlardır.

Öcalan'ın 15 bini abartı

Sanki öyle. Bir de, bunları söylediğinde hemen devletin rakamını karşına çıkarıyorlar: Bak devletin 17 bin faili meçhulü var diye. 15 bin iç infaz da abartı, 17 bin faili meçhul de. Bir gazeteci araştırma yapıyor, 1991-2000 arasında ulaştığı faili meçhul sayısı 4653.

İnfaz edilenlerden biri olan Sorgul'a göre "örgütte yaşanan duygusal ilişkilerde kadın mahkum edilirken erkeğe dokunulmamaktadır." Örgütte aşk nasıl karşılanıyordu?
Kürt sosyolojisi, feodal toplum ilişkileri çerçevesinde.

Ama sol gelenek o feodal yapıyı reddediyor.
Örgüt de reddediyor işte. Hatta bayağı serttir, feodalizmi dayatmayın diye. Üstteki Leninist örgüt, kadın-erkek ilişkilerini kendince uyarlamaya çalışıyor ama sen ne dersen de Kürt gençliği ailede, mahallesinde gördüğü ilişkileri dağa çıkarıyor. 3-5 ayla da dönüşmüyor bu insanlar. Kadına daha mesafelidir, onu küçümser. Bazı komutanlar, İstanbul'a 90'larda talimat gönderdiler, "bize kadın arkadaş göndermeyin" diye. Dolayısıyla kadın bir ilişki sergilediğinde haliyle tepki ona daha çok olacaktır. Bazı kadınlar çıkıp demiş ki dağda, "ben seviyorum."

Öcalan Sorgul'un idamını neden onaylıyor?
Sorgul direnişçi, kendine güvenen, üniversite bitirmiş, sorgulayan biri. Benim cezaevinde yaşadığımı o dağda yaşıyor. Sorunlar görüyor. Gittiği kamplarda feodal ilişkileri, despotik yaklaşımları eleştiriyor. Sonra Öcalan bunlara müdahale etmediği için ona tepki duyuyor ve sanırım sonu da orada geliyor. Öcalan parti içinde kendisine karşı olunmadıkça ölüm emri vermiyor.

 

HABERE YORUM KAT