Sol nere, gelenek nere

15.01.2010 17:23

Melih Altınok

Şimdilerde pek kullanılmıyor ama, yan yana gelmesi mantıksız olan kavramlar karşısında “Bilmem ne nere, Selanik nere” derlerdi eskiden. Bugün Türkiye’de değişimi ve dönüşümü ihanet sayan solun bir kesiminin ‘gelenek’ kavramıyla olan sıkı fıkı dostluğuna şahit oldukça bu vecize düşüyor aklıma. Sol nere, gelenek nere!

Sol gelenek ya da gelenekçi sol. Hele şunu dinleyin: devrimci sol geleneği...

Ne yalan söyleyeyim, az kullanmadım bu kalıpları. Şimdi durup düşünüyorum da devrimin, değişimin bir geleneği olduğuna inanıyormuşum demek. Bu kavramlarla en iyi ihtimalle devrimin nasıl gerçekleştirileceğine dair metotlarda ısrarı kastediyor olsak bile yine de ortada bir sakatlık olduğu aşikâr değil mi?

Zira değiştirmek istediğiniz sistem sürekli değişecek ve siz onun karşısında değişmez ilkeler üzerine yemin edeceksiniz, bunun adı da devrimcilik olacak. Kusura bakmayın ama bu bana, her çekilişte numaraları değişen sayısal lotoyu tutturmak için, her hafta aynı numaralara oynayan bir emekliyi hatırlatıyor. İhtimal trilyonda bir; devrim şansa havale yani. Şans konusundaki meşhur nasihati de atlamayalım değil mi: Şansınızı arttırmak istiyorsanız şansınızı denemeyin.

Durun hemen kızmayın. Devrim ancak sayısal lotoda kazanmak kadar bir ihtimaldir demiyorum. Bilakis farkında olmadan böyle bir algı yaratanları eleştiriyorum. Zira ben devrimin tarihsel bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum hâlâ.

Buna uygun olarak da hakça, adil, demokratik devrimin nasıl mümkün olabileceği üzerine kafa yoruyorum. Sovyetlerdeki deneyimi bir veri olarak inceliyorum elbette; hakkını da veriyorum. Ama asgari IQ’ya sahip bir olarak ne Ekim devrimindeki koşullarda yaşadığımızı düşünüyorum ne de devrimi gerçekleştiren Lenin’in örgütü gibi bir yapının hayalini kuruyorum. Mao’nun uzun yürüyüşü, Che ve gerillalarının Batista’yı devirişi... için de aynı şeyi söyleyebilirim.

İşte bu nedenle adını zikrettiğim devrimlerin, 70’lerde Türkiye’deki yansımalarının iktidar tanımlarını, örgütleniş tarzlarını ya da söylemlerini geleneğim diye sahiplenmiyorum.

Söyleyin Allah aşkına, insanın aklını ve bilincini bir kenara koymadan bunu yapması mümkün mü zaten?

Mahir Çayan’ın coşkusuna ve cesaretine büyük saygı duyuyorum mesela. Gelin görün ki, onun politikleşmiş askerî savaş stratejisine (PASS) uygun olarak, ‘oligarşiye’ vurdukça, kitlelerin başlardaki tepkisinin zamanla desteğe dönüşeceğine dair öngörüsünü bugün için gerçekçi bulmuyorum.

İşkencede lime lime edilen İbrahim Kaypakkaya’nın azmi ve kahramanlığı önünde eğiliyorum. Ama köylülerin ağrılıkta olduğu bir örgütlülüğün yurdun çeşitli yerlerinde kuracağı bir birinden bağımsız kızıl üslerin zamanla birleşip iktidarı ‘parça parça’ kurması fikrini ancak Tolkien’in yüzük kardeşliği kadar inandırıcı buluyorum. Değişmesini istediğim sistemin “patronağa” devleti olduğunuysa hiç mi hiç sanmıyorum.

Keza Deniz Gezmiş. Hayallerinin insaniliğinden şüphe etmiyorum. Ama devrimin, Nurhak dağlarında kurmaya çalıştığı öğrencilerden müteşekkil halk kurtuluş ordusunun değil, ancak kentlerdeki silahsız ezilenlerin birlikteliğinin eseri olacağı kanaatindeyim

Peki, o dönemlerde tahayyül edilmesi bile imkânsız olan kürselleşmeyi bilmeyen, tankıyla topuyla ülkeleri işgal eden emperyalizmin bugünkü formunu görseler düşüp bayılacaklarını bildiğim, kapitalizmin Türk filmlerinde Hulusi Kentmen’in canlandırdığı fabrikatörleri bile köleleştirdiği 2010 Türkiyesi’nde ve dünyasında, dünden kalan bir geleneğe ilişemeyenlerde midir suç?

Oysa bir kurtulsak dünün cenderesinden, gelecek için gelenekten medet ummaktan, inanın hem asık suratlarımız şenlenecek hem de bilinçlerimiz kanatlanacak. İşte o zaman göreceğiz mutlaka, gözlerimizin önünde gürül gürül akan dünyayı.

Mesela, Seattle’de karşısında saf tutukları küreselleşmenin nimetlerinden yararlanıp, internet üzerinde binlerce otonom grubu yan yana getirip sokağa taşıyan örgütlülüğün bugünün devrimciliği olduğunu...

Başka? Irak harekâtı için Meclis’te tezkere görüşülürken, solcusuyla, İslamcısıyla Ankara’nın sokaklarını işgal edip tezkereyi çöpe attıran savaş karşıtlığının, anti-militaristliğin, isyanın âlâsına denk düştüğünü...

Hrant’ın cenazesinde sel olup akan on binleri biraraya getiren sivil toplum aktivistlerinin, çağın 68 ruhunun bayraktarlığını yaptığını...

Darbeye karşı ortak bir pankart arkasında yürüyen, üstelik de yatay örgütlenen Türbanlı, eşcinsel, Ermeni, Kürt, Türk kardeşliğinin çağın devrimci örgüt prototipi olduğu gerçeğini...

Son söz, bulanmadan donmadan akan bir devrimcinin olsun: “Ne kadar söz varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim