1. YAZARLAR

  2. Alper Görmüş

  3. Sol, laiklik, Cumhuriyet, Taraf, Birgün (3)
Alper Görmüş

Alper Görmüş

Yazarın Tüm Yazıları >

Sol, laiklik, Cumhuriyet, Taraf, Birgün (3)

A+A-

Birgün faslını, geçenlerde gazetede rastladığım küçük ama bence anlamı çok büyük bir laiklik kazasıyla bitireyim...

Gazetenin 5 Ekim 2010 tarihli sayısında, Birgün’ün sendikacı köşe yazarlarından Yaşar Seyman’ın, Ankara Barosu seçimlerinde başkanlığa aday olan Prof. Metin Feyzioğlu’yla yaptığı bir söyleşi yayımlandı.

ÖDP ve Birgün çevresi, seçimlerde Feyzioğlu’nu desteklediler. Sol’un eski kavramları ve tahlilleriyle bakıldığında; devletçi statükonun en has adamlarından, 1970’lerin “Halkçı Ecevit”inin baş muarızlarından olan dedesi Turhan Feyzioğlu gibi düşündüğünü gizlemeyen bir hukukçuya verilmiş bu desteği açıklamak pek mümkün görünmüyor. Bu destek ancak, kendi misyonunu esas olarak “laiklik”in korunması çerçevesinde tanımlayan bir “sosyalist” çizgiyle mümkündür.

Gelelim, söyleşideki “laiklik kazası”na...

Metin Feyzioğlu, “Anayasa değişikliğinin bağımsız yargıyı yok edeceğinden söz ettiniz, bunu biraz açar mısınız sorusuna verdiği cevabın bir yerinde şöyle diyor:

(...) Dediler ki medeni ülkelerde anayasa mahkemelerinin üyelerini meclislerin seçtiği oluyor. Üçte iki gibi yüksek çoğunluklar aranıyor. Ne demek bu? Uzlaşı. Senin adamın, benim adamım değil, laik olanı seçmek için uğraşıyorlar.

Son cümledeki “laik”, apaçık ki Feyzioğlu’nun ağzından “lâyık” olarak çıkmıştır. Fakat muhtemelen söyleşiyi yapan kişi “laik”i “laayik” diye okuyanlardandır ve Metin Feyzioğlu “lâyık” derken, onun “laik” demeye çalıştığını zannedip öyle anlamıştır. Ve “medeni ülkeler”de anayasa mahkemelerine “laik olanı seçmek için uğraşılması”nda hiçbir tuhaflık görmemektedir.

Eh, laikliği neredeyse eleştirilemez, kutsal bir kavram haline getirirseniz, “laiklik” de sizi böyle tuzağa düşürür işte!


Cumhuriyet ve Birgün’ün farkı


“Kemalist”
Cumhuriyet’le “sosyalist” Birgün arasında, laiklik algısı açısından başlangıçta (Birgün’ün kurulduğu 2004’te) epeyce bir mesafe vardı.

Cumhuriyet, Birgün’ün kurulduğu sırada iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AK Parti) “ontolojik” nedenlerle karşıydı, hatta düşmandı. (Gazetenin köşe yazarlarından biri, AK Parti’yi meşrulaştıracağı gerekçesiyle ona karşı klasik tarzda muhalefet edilmesinin yanlışlığı üzerine yazıyor, “Kartaca yıkılmalıdır”dan gayrı her türlü mücadele taktiğinin reddedilmesini öğütlüyordu.)

Birgün ise başlangıçta AK Parti’yi sosyalistlerin temel tahlil araçlarından biri olan “emperyalizme karşı pozisyonu”na bakıp değerlendirmekten yanaydı. Bu çerçevede, o günlerin en sıcak konusu olan Irak savaşı belirleyici bir rol oynuyordu. Birgün, AK Parti’yi “şeriatçılığı” nedeniyle değil, “emperyalizmle işbirliği” nedeniyle eleştiriyordu.

Fakat zaman, laiklik algısı açısından Birgün’ün aslında bir yanıyla Cumhuriyet gibi” bir gazete olduğunu ortaya koydu. Yukarıda aktardığım örnekler, gazetenin bünyesinde böyle bir damarın da bulunduğunu, zamanla bunun ortaya çıktığını gösteriyor.

Bu damarın ortaya çıkmasını tetikleyen gelişmelerden biri de, AK Parti’nin bölgede “emperyalizm”in hiç de hoşuna gitmeyen bir dış politika izlemesi oldu.

Bu, Birgün’ün AK Parti karşıtlığını “emperyalizm işbirlikçiliği”yle açıklamasını giderek zorlaştırdı. Bu gelişmenin yarattığı rahatsızlığı, sosyalist solda haklı olarak çağdaş bir peygamber muamelesi gören Chomsky’nin AK Parti’nin “emperyalizmi gerileten” uygulamalarına yönelik övgülerinin Birgün’de hiç yer almamasına bakarak da anlayabiliriz.

Bu imkân da ortadan kalkınca, gazete laiklik algısı bakımından giderek Cumhuriyet’e yaklaştı ve hatta yukarıda da değindiğim gibi “sol”u bile laiklik üzerinden tanımlar bir hale geldi. (Referandum sonuçlarının manşetten “sol yüzde 42, sağ yüzde 58” diye duyurulmasını hatırlayın.)  


Taraf’ın Cumhuriyet ve Birgün’den farkı

Ben, AK Parti’nin kuruluşundan itibaren, bu partiyi “düşman” olarak kodlayan siyasi akımı ve onun geniş kitlesel desteğini (Cumhuriyet mitinglerini hatırlayalım) hesaba katmadan Türkiye’de hiçbir gelişmeyi doğru bir şekilde yorumlayamayacağımız kanaatini taşıyorum. “Düşman”a karşı klasik bir muhalefet yapmak akıl dışıdır; “düşman” imha edilir! “Kartaca yıkılmalıdır”la en özlü ifadesini bulan bu mücadele tarzı, enerjisini ve “meşruiyetini” hiç kuşkusuz AK Parti’nin mevcut rejimi yıkıp yerine teokratik bir rejim oluşturmayı amaçladığı iddiasından almaktadır. Bu yöndeki propaganda ne kadar etkili olursa, “Kartaca yıkılmalıdır”ın meşruiyeti o kadar artacaktır.

Türkiye’de siyasi mücadelenin fay hattı AK Parti’nin imha edilmesi gereken bir düşman mı, yoksa muhalefet edilmesi gereken siyasi bir güç mü olduğu ekseninden geçiyor.

Cumhuriyet baştan beri onu “düşman” olarak kodladı, Birgün zaman içinde bu noktaya geldi.

Taraf ise, AK Parti’yi başından beri geniş “biz”in bir parçası olarak, meşru bir siyasi güç olarak gördü. Ülkenin siyasi hayatını liberalleştirdiği, özgürlükçü çıkışlar yaptığı sürece onu destekledi, tersine davranışlar içine girdiğinde eleştirdi.

Taraf’ın bunu yapmasının (yapabilmesinin), Cumhuriyet ve Birgün’ün yapmamasının (yapamamasının) asıl nedeni, ilk ikisinin kendi “sol” çizgilerini “laiklik” üzerinden tanımlamaları; Taraf’ın ise kendi liberal-sol çizgisini laiklik üzerinden tanımlamayı reddetmesidir.

Çünkü yukarıdan beri anlatmaya çalıştığım gibi, bir dizi tarihsel, toplumsal ve siyasi nedenle Türkiye’de “laiklik” demek “devlet” demektir!

Bu nedenle, “laiklik” ve “laik yaşam tarzı” üzerinden üretilen korkulara dayalı siyasi stratejiler, kaçınılmaz olarak “devlet”le birleşir.

Çok açıktır ki, böyle bir noktadan kalkıp “sol” olunamaz.

***  

Cumartesi Anneleri: Yarın 300. kez Galatasaray’dalar

“Gözaltına alındı ve bir daha kendisinden haber alınamadı...”

Türkiye’nin karanlık, tekinsiz tarihini en iyi anlatan bu cümleyi hepimiz defalarca duyduk, okuduk. Kendisinden bir daha haber alınamayanların anneleri, yakınları 1995’te bu ülkede benzeri görülmemiş bir eylem kararı aldılar ve ilki 27 Mayıs 1995’te olmak üzere her cumartesi günü Galatasaray meydanında buluşup oturdular. Ellerinde, “gözaltında kaybedilen” yakınlarının fotoğrafları olan bu insanlar, 13 Mart 1999’a kadar 200 hafta boyunca hep oradaydılar.

Bu tarihten sonra, tam 10 yıl boyunca Galatasaray’da görünmediler. Ta ki Ergenekon soruşturması başlayıncaya kadar... Ergenekon’la birlikte aileler yeniden umutlanmıştı. Çünkü soruşturma ve davada adı geçen kimi şüpheli ve sanıkların adları daha önce bazı kayıplarla birlikte anılıyordu. Cumartesi Anneleri 31 Ocak 2009’da yeniden döndüler Galatasaray’a ve yarın (25 Aralık 2010) 300. kez orada olacaklar.

Talepleri gözaltında kaybedilen evlatlarının, eşlerinin, kardeşlerinin, anne ve babalarının akıbetlerinin açıklanması, sorumlularının yargılanması...

TARAF

YAZIYA YORUM KAT