1. YAZARLAR

  2. Ahmet Altan

  3. Sokaktaki kadın
Ahmet Altan

Ahmet Altan

Yazarın Tüm Yazıları >

Sokaktaki kadın

A+A-

Nispeten tenha sokakta bir kadın, küçük bir bahçe duvarına dayanmış, cep telefonuna bütün sokaktan duyulacak kadar yüksek sesle bağırıyordu.

“Sen bana ne zaman dürüst oldun ki? Geçen sefer de yalan söyledin.”

Kendisini saran acının içinde kaybolmuş, sokakta olduğunu, etrafında insanlar bulunduğunu unutmuştu.

Canını yakan adamla hesaplaşmak, yalancılığını yüzüne vurmak, onu aşağılamak istiyordu ama o ıstıraplı kızgınlığın altında aslında büyük bir yakarış olduğunu, adamın yalan söylemediğini ona kanıtlamasını arzuladığını hissediyordunuz.

Öfkeli bir bağırışla yalvarıyordu adam.

Sokaktaki diğer insanlar gibi ben de sanki onu duymuyormuşum gibi geçtim yanından, diğerleri gibi ben de bakışlarımla onu utandırmak istemedim.

Öylesine yoğun ve sahici bir acı çekiyordu ki bir acımadan çok, garip bir şefkat ve saygı uyandırıyordu o sahneye şahit olanlarda.

Onun acısı, hiçbir gazeteye haber olamazdı.

Ama “edebiyat” onun duygularının peşinden koşardı, yaşadıklarını, hissettiklerini birer birer yakalayıp anlatmak isterdi.

O kadının yanından geçerken insanları özlediğimi fark ettim.

Türkiye’de hayat büyük kitlelerin acısını dindiremediğinden biz hep “gazete” düzeyinde yaşıyoruz, insanlarla ilgilenemiyoruz, onların küçük hayatlarındaki büyük dramları yakalayamıyoruz, “haberleşen” ama “edebileşemeyen” sığ bir hayat sürdürüyoruz.

Yirmi Birinci Yüzyılın onda birini tükettiğimiz, ilk on yılını geride bıraktığımız şu günlerde hâlâ Kürtlerin anadillerini “yazılı” hale getirip getiremeyeceklerini tartışan, bunun kavgasıyla uğraşan, böylesine geri kalmış bir toplumda, sokakta bağıran kadının acısına pek yer açamıyoruz.

O kadının duygularını anlamaya ve anlatmaya zaman yok.

Acil ve kitlesel sorunlar yatıyor önümüzde.

Hâlâ “bir toplumun dörtte birinin konuştuğu dili yok sayamazsınız” kavgası verirken, Kürt toplumunun acısına bir çare ararken, o toplumu oluşturan bireylerin kendilerine ait acılarını yakalamaya insanların gücü yetmiyor.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Diyarbakır’a gitmesi, ortamı biraz sakinleştirmeye çalışması, Kürtlere “devletin selamını” götürmesi hepimiz için önemli ve, itiraf edelim, sıkıcı bir gelişme.

Herkes, cumhurbaşkanı seyahatlerinin önemsizleştiği bir hayat özlüyor burada.

Daha “edebileşmiş” bir hayat özlüyor.

Ama öyle bir hayata kavuşmamız için önce “kitlelerin” acılarını dindirecek bir şeyler yapmamız gerekiyor.

Onu da yapamıyoruz.

Kürdistan bile demekten korktuğumuz için “Güneydoğu” demekte ısrar ettiğimiz bölgede yaşayan insanların anadillerinin oradaki günlük yaşamın parçası haline gelmesine, ömründe hiç oraya gitmemiş, hiç de gitmeyecek olan Türkler karşı çıkıyor.

Bölünmekten korkuyorlarmış.

Kürtler Kürtçe konuşunca bölünmüyoruz, Kürtler Kürtçe yazınca bölünüyoruz.

Ne bir mantığı, ne de bir anlamı var bu karşı çıkışın, sadece Türklerin “bizim bu ülkenin efendisi olmamıza itiraz ediyorlar” öfkesi var.

Herkesin “eşit” olduğu değil, bazılarının “efendi” olduğu bir düzeni özlediğiniz sürece bela bitmez.

Bir ülke bölünürse, “buraların efendisi benim” böbürlenmesinden bölünür.

Türkler, Kürtlerle eşit olduklarını kabul etmedikçe, bu sığ, sıkıcı, belanın monotonlaştığı, “edebileşemeyen” bunaltıcı hayatı sürdürüp götürecekler.

Tabii, “efendilik” kavgası sadece Kürtlerle Türkler arasında değil, bu “efendilik taslama” merakı bir hastalık gibi her yanda, Gazeteciler Cemiyeti’nin “başörtüsüz” efendileri de “başörtülü” bir gazetecinin üye olmasına karşı çıkmışlar.

Mesleğine değil “kıyafetine” bakarak üye seçen bir gazeteciler topluluğunun yaşadığı bir ülke burası.

Başörtülü genç meslektaşlarını “küçümsemeye, aşağılamaya” çalışıyorlar.

Eşleri, kızları, arkadaşları “başörtüsü” takmadığı için kendilerini “çağdaş, önemli” insanlar sanıyorlar.

Çağdaşlığı bilmedikleri gibi utanmayı da bilmiyorlar.

Hem gazete düzeyinde yaşıyoruz, hem de bu gazetecilerin çıkardıkları gazeteler düzeyinde yaşıyoruz.

Düzey dediğime bakmayın aslında bir düzeysizlikten, çağdışılıktan, gerilikten, gelişmemişlikten söz ediyoruz.

Kürtçe yazdırmayacağız, başörtüsü taktırmayacağız.

Niye?

Çünkü kendi düşüncelerimizle, yaratıcılıklarımızla, eserlerimizle, mesleklerimizle, kimseyi ezmeden “efendi” olacak bir noktaya varamadığımızdan, efendiliği kendimize benzemeyenleri ezmekte arıyoruz.

İnsan bu ucuzlukla efendi olmaz, rezil olur.

Ben, o kadının acısının hikâyesini merak ediyorum.

O kadın, bütün dünyayı, kalabalığı, sokağı unutacak kadar büyük bir ıstırabı yaşadığı noktaya, o aşk macerasının hangi merhalelerinden gerçek gelmişti, onu öğrenmek istiyorum.

TARAF

YAZIYA YORUM KAT