1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Siz Bu Sonucu Fazlasıyla Hak Ettiniz!
Siz Bu Sonucu Fazlasıyla Hak Ettiniz!

Siz Bu Sonucu Fazlasıyla Hak Ettiniz!

Murat Çemrek 1 Kasım seçimlerinin sonucunu seçim sürecinde muhalif partilerin izlediği tutarsız siyasetler üzerinden ele almış.

A+A-

1 Kasım seçimleri Z Raporu

Murat Çemrek / STAR

7 Haziran genel seçimleri sonrasında ortaya çıkan siyaseten belirsiz tablo 1 Kasım genel seçimlerinin açıklanmasıyla dağıldı.

Bu minvalde, öncelikle üç hususun altını çizmek gerekiyor. Birincisi, her genel seçim iktidara nasıl gelmiş olursa olsun hükümetteki parti veya partilere dair yapılmış bir referandumdur. Bu referandum ise hükümetin bütün politikalarının, tasarruflarının, yaptıklarının ve yapamadıklarının genel bir değerlendirmesi olup oy kullananlar açısından hükümeti notlandırmada ekonomik boyut kahir ekseriyetle aslan payının sahibidir zira gün bir, öğün üçtür ve öncelikle canımızı korumak için var olan devletin dümenindeki hükümet canımızı aziz kılmak için karnımızı doyuracak ortamı hazırlamalıdır. İkincisi, her seçim sonrasında ifade edilen ve beni oldukça gülümseten genelleyici ve bir o kadar da indirgemeci bir analiz yöntemi olarak “seçmen şu mesajı verdi” ifadesinin gerçek hayatta reel bir karşılığı yoktur. Çünkü hepsi birbirinden bağımsız ve habersiz milyonlarca seçmen ellerindeki “evet” mührüyle vaatlerine en çok inandıkları veya kendilerine en yakın buldukları partiye oy vermekte, bilerek veya bilmeyerek geçersiz oy kullanmakta hatta para cezasını göze alıp seçimlere katılmama yönünde tercihte bulunmaktadırlar. O yüzden bütün seçmenlerin bir araya gelip nasıl bir mesaj versek gibi bir yönelişleri olamayacağı gibi iktidarda görmek istedikleri parti lehine oy kullanmak hariç bireysel bir mesajları bile olamaz. Üçüncüsü ise, eğer seçmen partisiyle zihinsel anlamda bir Katolik nikahı kıymadıysa, oyun emanet yönü ontolojisinin gereğidir ve ayrıca belirtmek ancak bir totoloji oluşturur. Seçimlerde kullandığımız reylerimizi bir sonraki seçime kadar emanet ettiğimize göre bu emanetimizi barışçıl yollarla her zaman geri istemeye de sahibiz çünkü emanet eden emanetini istediği zaman geri alabilir.

Hata üstüne hata yaptılar

Her ne kadar bitmiş seçimin davası olmaz ise de önümüzdeki dört yılı her anlamda etkileyecek Cumhuriyet tarihinin en ilginç seçimini sadece TBMM’de temsil edilen partiler açısından değil iç siyasette ve dış politikadaki olası yansımaları içerecek şekilde bir Z raporuna ihtiyaç vardır. “Cumhuriyet tarihinin en ilginç seçimi” yorumumu en azından kastı aşan bir ifade olarak değerlendirebilecekler için ise cevabım hazır. Birinci ilginçlik, Türkiye ilk kez bir genel seçime bir seçim hükümeti nezaretinde gitti. Elbette lafzen bu seçim hükümeti karşısında bazılarının bıyık altından istihza ile gülümseyeceklerinin ve bu geçici hükümetin AK Parti döneminde görev alan bürokratlardan hareketle “AK Partimsi” durduğunu iddia edeceklerinin de farkındayım. Fakat o zaman şunu sormak gerekmiyor mu? Seçim hükümeti kurulması gündeme geldiğinde hem CHP hem de MHP bu hükümete zinhar bakan vermeyeceklerini ve olur da partilerinden görev alan milletvekillerini peşinen en galiz hakaretlerle yaralamadılar mı? Böylece her iki parti de bu bağlayıcı açıklamalarıyla bu geçici hükümete kendi renklerini ve tonlarını vermekten zaten feragat etmiş olmadılar mı? Dahası bu konuda Tuğrul Türkeş’in eski partisi MHP ile ters düşmesi, ihracıyla sonuçlanırken Türkiye’de bir anda gündem “siyasi veraset” ve “miras yedilik” tartışmalarına boğulmadı mı?

HDP’den kendisine bakanlık teklif edilen üç milletvekilinden ikisi bu görevi kabul ederken kısa bir süre sonra bu görevlerinden istifa etmediler mi? Demem o ki; eğer bu geçici seçim hükümetinde AK Parti tonlaması diğer partilerin bu olanağı reddetmelerinin sonucuydu. İkinci ilginçlik ise beş aydan kısa bir sürede 1 Kasım genel seçimlerinde -ilk kez oy kullanacakların belirleyici bir etkisi olmadığına göre- CHP hariç 7 Haziran’da TBMM’de temsil olanağı yakalayan diğer partilerin oy oranlarındaki dikkate şayan değişikliktir. İyi kötü Türk siyasi tarihi okumuş herkes Türkiye’deki genel veya yerel seçimlerindeki seçmen davranışı ve oy kullanımı konusunda “uçucu oylar” (volatilevotes) kavramının kullanıldığını bilir. Bu minvalde 1 Kasım genel seçimleri adeta bu uçucu oy kullanımının ete kemiğe bürünmüş kristalize halidir.

İşte 1 Kasım genel seçimlerindeki değişimi değerlendirebilmek için filmi biraz başa sarmak, en azından küçük bir flashback ile 7 Haziran genel seçimlerine gitmek gerekiyor. Hatırlanacağı üzere 7 Haziran genel seçimlerinde HDP aldığı veya alacağı oy oranının üzerinde kendisinden söz ettirmeyi başarıp adeta gündemin merkezinde oturmuştu. Buna rağmen seçimin son gününe kadar başta partinin eşbaşkanları olmak üzere sempatizanları da dahil olmak üzere tüm yetkili ve yetkisizleri anketlere inanıp rehavete kapılınmamasının altını çiziyorlar ve yüzde 10’luk seçim barajını geçmelerinin “bıçak sırtı” olduğunu işliyorlardı. 7 Haziran akşamı sonuçlar açıklandığında ise HDP kendisinin bile beklemediği bir başarı göstererek yüzde 13,1 oy oranı itibariyle dördüncü parti olmasına rağmen MHP ile TBMM’de 80 sandalye edinmişti. Filmi burada dondurup 1 Kasım seçimlerinin son düzlüğüne doğru ileri sardığımızda ise 7 Haziran seçimlerindeki HDP’nin seçim barajını bıçak sırtı geçme durumuna benzer bir atmosferin bu sefer AK Parti için “tek başına iş başına” gelme tahayyülü için tecelli ettiğini görürüz. Elbette hakkını yememek lazım AK Parti Genel Başkanı ve geçici seçim hükümetinin de Başbakanlığını yürüten Ahmet Davutoğlu, 1 Kasım seçimlerinde kesinlikle tek başlarına iktidar olacaklarını her fırsatta söylemeyi ihmal etmemiş ve böylece partililerini yese düşürmeyip her zamanki gülümseyen yüzüyle umut aşılamıştır.

Öte yandan anket şirketleri arasında sadece 1 Kasım genel seçimlerinin hemen öncesinde Adil Gür yurtdışı oylarını hesaba katmadan AK Parti’nin yüzde 47 oranında oy alacağını söyleyince en azından seçim sonuçlarını AK Parti lehine maniple etmekle suçlandığını akılda tutmak gerekiyor. İşin özü, yüzde 49,5 seçim sonucunu AK Parti de beklemezken bireysel seçim tahminim, en iyi ihtimalle, AK Parti’nin 7 Haziran seçimlerindeki yüzde 41’lik oyunu koruyacağı gibi yüzde 1 kadar bir önceki seçimde oy kullanmaya gitmeyen seçmeni kazanacağı, yüzde 1 kadar MHP’den milliyetçi oy devşireceği ve belki de yüzde 1 kadar da HDP’den dindar Kürt seçmen oyunu geri alacağı ve kabaca yüzde 44 oy ile tek parti olarak iktidar olmak için gerekli oyu alabileceği yönündeydi.

1 Kasım genel seçimlerini bir de risk optimizasyonu açısından analiz etmek gerekiyor. Yine 7 Haziran genel seçimlerine gönderme yaptığımızda işin gerçeği AK Parti tek başına iktidarı kıl payı kaçırmıştı ve yeni bir seçimle kaçırılan geri kazanılabilirdi. AK Parti böyle bir risk analizi yaparken ihtiyat payı olarak da yine seçimlerden açık ara birinci parti çıkacağının ve hükümeti kurma görevinin kendisine verileceğinin farkındaydı ve bu açıdan denemeye değer bir riski alırken riski optimize ediyordu. Benzer bir risk analizini HDP’nin 7 Haziran seçimlerine parti olarak gitme kararında da görmüştük. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Selahattin Demirtaş’ın yüzde 9.9 oy alması üzerine HDP, arkasına aldığı bu rüzgarla artık bağımsız adaylarla seçime katılıp sonrasında parlamentoda grup kurmak yerine yüzde 0.1 için riske girmeye değeceğini düşündü ve riske ettiğinin daha fazlasını da aldı. Bu bakımdan AK Parti’nin risk optimizasyonun anlamlı bir öncüsü hem de kısa bir süre önce denenmiş ve başarıya ulaşmıştı.

Gelelim seçimin niteliksel değilse bile niceliksel ikinci galibi CHP’ye. Seçim akşamındaki açıklamasında Kılıçdaroğlu rakamsal bazda dediklerinde elan haklıdır. CHP 7 Haziran seçimlerine oranla hem oy oranını yüzde 0.4 kadar hem de milletvekili sayısını iki sandalye ile artırmıştır. Aslında hem 7 Haziran hem de 1 Kasım genel seçimleri atmosferinde CHP yaptığı ekonomik vaatlerle hegemonik bir üstünlük bile sağlamıştı. Hatta 7 Haziran öncesinde ekonomik vaatlere gelince oldukça ketum davranan AK Parti, 1 Kasım genel seçimleri vaatlerine gelince adeta kesenin ağzını açmıştı. Bu bağlamda, CHP’deki oy oranı ve milletvekili sayısı olarak yansıyan değişimin başarı olarak sunulamayacağı zaten izahtan varestedir. Tam tersine CHP toplumda ses getiren ekonomik vaatlerini gerçekleştirebileceği konusunda toplumu inandıramadığının ceremesini ödemektedir.

‘Alayına hayır’ kaybetti

1 Kasım genel seçimlerinin ayan beyan kaybedeni MHP’ye gelince Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin adeta “alayına hayır” ile özdeşleşen tutumu nedeniyle beş ay önce kazandığı milletvekilinin yarısını kaybederken oy oranı olarak da neredeyse üçte birlik bir kayıp yaşadı. MHP’nin asıl kaybı ise varlığını bile kabullenemediği HDP’nin parlamentodaki sandalye sayısı bakımından hem de üçte bir oranında gerisinde kalmasıdır. Bu şartlarda elbette Bahçeli’nin genel başkanlığının sorgulanmasının vakti gelmiştir. HDP’nin tam bir kaybeden veya kazanan olduğunu söylemek ise zordur zira bu sefer bıçak sırtı olmasa bile %10’luk seçim barajını aşmış olması onu Türkiyelileştirmese bile TBMM’de temsil sahibi bir Türkiye partisi kılarken hem de parlamentodaki sandalye sayısı açısından üçüncü parti konumuna gelmenin getirdiği bir psikolojik üstünlük sağladığı ortadadır. Bu seçimlerin asıl kazananı kim olmuştur sorusuna vereceğim cevap demokrasiden önce seçmen olacaktır. Çünkü başta AK Parti olmak üzere seçmen bütün partilere bu kısa sürede çantada keklik olmadığını göstermiştir. Ekonomik vaatlerin özellikle de asgari ücretin genel seçimlerin merkezine oturduğunu akılda tutarsak partilere seçimlerde başarının asgari şartının asgari yaşamın iyileştirilmesi olduğu ortadadır. Bu minvalde asgari ücret başta olmak üzere iktidar partisinden vaatlerini ivedilikle yerine getirmesini beklemek seçmenin temel hakkıdır. Seçim sonuçları itibariyle Türkiye’nin AB sürecine daha olumlu adımlarla yaklaşmasının mümkün olduğu kanaatindeyim. Türkiye bu sürecin sonunda AB üyesi olsa bile Sarkozy’nin zamanında önerdiği gibi Fransa’da değil asıl Türkiye’de referanduma götürülmesi kanaatindeyim. AB’nin Türkiye açısından önemsediğim boyutu ülkeye bir standardizasyon kazandırmasıdır. Bu ürün ve hizmet kalitesinde “CE” şeklinde beliren, Maastricht veyaKopenhag Kriterleri olarak tecelli eden standartların üyesi olmasa bile içselleştirilmesiyle ilintili bulduğumdan önemsemekteyim.

Gün sonu Z raporunu alırken AK Parti’nin seçimlerden başarıyla çıktığını anlamak için tabelaya bakmaya gerek yok, başarının asıl nitel görünürlüğü kronik muhalif medyanın AKP’den AK Parti’ye dönüşen hitabı ve Davutoğlu’nu yeni bir lider doğuşu şeklinde selamlamasında ve kucaklama görüntüsü altında merhamet talebinde görebiliriz. Başarı, muhaliflerinizin düşmanlıktan vazgeçip muhalif olmaya karar verdiklerini ve böylece bükemedikleri eli tokalaşmaya yönelmeleri açısından manidardır.  İşte başarı budur.

 

HABERE YORUM KAT