1. YAZARLAR

  2. AHMET MARUF DEMİR

  3. Siyasi Bir Analizden Fazlası ve Şoreş
AHMET MARUF DEMİR

AHMET MARUF DEMİR

Yazarın Tüm Yazıları >

Siyasi Bir Analizden Fazlası ve Şoreş

A+A-

Bu başlık daha da farklı olabilirdi. Örneğin; “HDP’ye Açık Mektup” gibi. Fakat hazindir ki, kendisinin 7 Haziran seçimlerinden sonra, bu mektubu alıp da okuyacak iradesi olduğuna dair bir emare bulunmadığından böylesine bir başlığın da abes olacağı düşünüldü. 40 yıldır (bu sayıyı unutmamalı!) mücadele eden ve şuana kadar bir tane dahi somut kazanım elde edememiş PKK/KCK yöneticilerinin, 3 yıllık bir çözüm sürecinin ardından, son seçimde %13.5’lik bir oy oranını yakalamış HDP’ye, sürekli direktifler yağdırmaları ve özellikle de Duran Kalkan’ın, Mednûçe televizyonunda yayınlanan mülakatında, "HDP siyasette yeterince yaratıcı ve başarılı olamadı. Başkalarına çağrı yapıyorlar, ama kendileri neyi başardılar da çağrı yapıyorlar! Biraz gerçekçi olmaları lazım. Halkların, Kürt halkının temsilciliğini iyi yapmaları gerekirdi.” tarzı ifadelerinden sonra, HDP’ye yazılacak bir mektup anlamlı olmayacak ve dahası karşılık bile bulmayacaktı. Bu yüzden de, hem böyle bir başlıktan hem de böyle bir başlığın altına yazılacak yazıdan daha baştan vazgeçildi.

Sonra da bu kez, bu yazının başlığı, “PKK’ye Açık Mektup” olarak mı bırakılmalı? Diye düşünüldü. Fakat o zaman da bu başlık, sansasyonel bir etki bırakacaktı. Oysa atılacak başlıklar ve başlıkların altına yazılacak yazılar, manşete çekilme arzusundan ziyade vicdanlara seslenmeliydi. Şairin Roboski için yaktığı;  “Vijdan değil abiciğim vicdan; Cehalet ne kötü şey bilader…” ağıtında olduğu gibi.

Tam 40 yıl. Koskocaman 40 yıl.  Ben daha doğmadan 10 yıl önce. Aman Allah’ım! “Yaş otuz beş yolun yarısı eder” dizesi hayat bulur, şiir’in birinde. Bu şiirin sahibinde ise bu yaş, yolun tamamı olarak sona erer. Hakikat böyledir. Kırk, otuzbeş’ten, beş fazladır. Doğrudur. Fakat, kırk yıl dahi olsa, bu da bir ömürdür! Bu bahse mevzu olan da işte tam da bu süredir. Dağlarda uğruna mücadele edilen Kürt halkının -uzun zaman ‘haklı isyanı’nın- yıllar yılı ödediği bedelin, mevsimlere bölünmüşlüğünün resmidir. Binlerce Kürt gencinin bu ‘hak ve hürriyet’ arayışı karşısında nasıl da heba edilişinin bizzat yakınmışlığıdır. Oy Hawar! “Muhammed İsa aşkına. Yattığın ranza aşkına…” sancısının bir benzeridir. Kaç bin can oldu artık bu dağlara kan rengini veren. -Le daye! Be Serok Jiyan Nabe. Belê. Em xortê Kurdên birîndari u mırıni baş zanin- Ey anne! Başkansız hayat olmaz. Evet. Biz Kürt gençleri yaralanmayı ve ölmeyi çok iyi biliriz. Ve tabi ki son kertede; biji serok ABD?!

Tam 40 yıl. Koskocaman 40 yıl. Bir ömür yani. Nihayeti ise henüz belli değil. Allah’tan korkmamak herhalde bu olsa gerek. Allah’ı tanımamak. Bilmemek. Vicdan demiştik ya azizim. Mihenk noktası yani. İşin can alıcı değil. Can verici kısmı aslında tam da burası. Binlerce Kürt gencinin helaki ve dahi binlerce Kürt ailenin vebali. Sonuç; bir metrekare toprak parçasının halihazırda bile ‘özgürleştirilememiş’ olması. Kürt gençlerini asan İran rejimine, PJAK’ın teslimiyeti. Kürtlere kimlik dahi vermeyen Suriye rejimine, PYD’nin iltifatları. Irak Kürdistan’ında siyaset yoluyla kazanım elde eden Barzani’ye karşı ise tam bir mukavemet. Ve Türkiye’de kısmen ya da görece de olsa Kürtlerin haklarının verilmesinin, hatta Türkiye’yi yönetmeye ortak dahi edilmesini sağlayan -40 yıllık bir mücadelenin sonucu olmadığını her haliyle belli olan- Erdoğan’a karşı düşmanlık, kin ve nefret!

Bizi kandırıyor musunuz? Ya da kime kanıyorsunuz? Diye sorarlar artık bu zaman da! On yıl dahi önce Kürtleri yok sayarak “en iyi Kürt, ölü Kürttür” deyip öldürenlerin; şimdi de “Kürtleri var sayıyoruz” gazıyla ölüme gönderdiklerini görmüyor musunuz? Ve en önemlisi bu kaçıncı savaş? Akabinde kaçıncı ateşkes? Savaşılıyor onlarca Kürt genci ölüyor. Ateşkes ilan ediliyor yine onlarca Kürt genci ölüyor. Bitki değil ki bu tohumuna parayı alınsın; insan nihayetinde.

Bir karar verin artık. Yeter artık!  Yani Edi Bese!

Kürtlere yapılan zulümleri kendinize devşirmenizden yorulduk. Dağlar da bir zamanlar hadi bir yönüyle anlıyorduk savaşmanızı. Peki sokak savaşınıza ne demeli? Hendeklerinizi hangi teville görmezlikten gelmeli? Sokağın ortasına yerleştirdiğiniz bomba düzeneğine basmadan nasıl geçmeli? Ya hu Kürtlerin yaşadığı şehirde, Kürdün esnafı olduğu bir caddede, Kürdün yürüdüğü yol üzerinde roket atarlı saldırıdan nasıl da sıyrılmalı?

“Ben uyandım vaad” derken şair bunu mu kastediyordu acep?!

Biz yorulduk. Gerçekten yorulduk. Vallahi yorulduk. Hepimize o umut veren gerçeği biliyoruz. Silahları gömmek gerçeğini. Bu gerçekten sonra eğer hala söylediğiniz “bu aslında bir tuzak” ise Allah’ta biliyor ya; en başta tüm vicdan taşıyıcıları size destek olacaktır. Arkanızdan koşacaktır. Fakat bu şekilde devam ettiğiniz sürece de aslında sizin “bir tuzağa düştü(ğü)nüz” söz konusu olacaktır.

Mesela;  Norveç'de bir kampta 92 kişinin katliamı için "dünya böyle katliam görmedi" başlığı attılar. Paris'te Charlie Hebdo saldırısında dünyayı ayağa kaldırıp bütün devlet liderlerini ayaklarına getirdiler. Mısır'da, Suriye'de, Suruç'da, Diyarbekir'de, Ankara'da ise sadece timsah gözyaşları döktüler! Bizler ise daha ve hala neyi tartışıyoruz ki Allah aşkına. Gerçek olan işte bu: Doğu veya Batı bloku sadece bir safsatadan ibaret. Küresel emperyalizm Ümmet coğrafyasının tüm bileşenleri yok etme derdinde. Onların yanında Kürd'ün de, Türk'ün de, Arab'ın da, Farisi'nin de bir sinek kadar değeri yok. İlkin değerlerimizi öldürdüler. Şimdi de değersizleştirdikleri bizleri öldürüyorlar. Ne zamana kadar fark etmeyeceksiniz?

Şimdi “1 Kasım’da HDP’yi destekliyoruz” diyorsunuz. Bundan şüphe yok. İyi de, HDP’nin aldığı oyları, birilerin gazıyla sanki size verilmiş gibi addediyorsunuz. Akabinde de savaşı başlatıyorsunuz. Nasıl güveneceğiz peki şimdi size? “Evet. Bakın. Hendekler kazmamıza… Mayınlar patlatmamıza… Şehrin içinde roket atar kullanmamıza… Devletin aracıdır deyip vatandaşın aracını yakmamıza… Yol kontrollerinde bizden kaçan araçları taramamıza rağmen insanlar bizim desteklediğimiz partiye, aslında bizim partimize ve hakikatte bize oy verdiler. Bu da yaptığımız tüm eylemlerin insanlar tarafından desteklendiği anlamına geliyor. O zaman durmak yok. Yola devam…” olarak değerlendirmeyeceğiniz ne malum?!

Bu soru oy kullanacak herkesin önünde dursun.

***

Bağlar 5 Nisan Sağlık Ocağının arka sokaklarının kapitalizme henüz yenik düşmediği zamanlardı. Bir de anasının tek erkek çocuğu olan Eşref vardı. Kendisine Şoreş dediğimiz. Beni sokak aralarında dövünce boyları uzun ve fakat akılları benden kısa olanlar, göz yaşlarım ile burnumdan akan sümüğün karışmasından dahi utanmadan aralarından sıyrıldığım gibi; “oğlım ma sizin de tayınız var” postasını koyup çağırdığım Şoreş işte. Anamın rahmetli kardeşinin en büyük torunu olmasından mütevellit her istediğini, ne yapıp edip önüne getirdiği Şoreş.

Yine bir gün babamın ezan benim ise silah sesiyle uyandığım bir sabah, duydum ki Şoreş gitmiş. Yani çuye ser çiya. Böyleydi o zamanlar. İnsanın bir yakını dağa çıkmaya görüleydi. O vakit örgüt dağ olurdu. Gençler örgüte katıldı denmezdi bu yüzden. Dağa çıktılar denilirdi. Bir nevi şifreydi bu mahalle aralarında. Hatta o ortamda tanımadık insanlar varsa, bu kez dağ yerine dışarı tabiri kullanılırdı. Yani çuye derwa!

O sabah Şoreş gitmişti. Her nedense o gittikten sonra bizim evdeki atari’nin bir kolu hep yalnız kaldı. Yeşil şapkalı süper Mario bir türlü tünelden çıkmaz oldu. O kadar can almama rağmen hiç biri Şoreş’i getirmeye yetmedi. Sokaklarda yerden topladığımız yarım kalmış sigara izmaritlerinin –biz ona kotık derdik- tadı bile değişmişti. Hayatın kendisinde bile bir değişiklik olmuştu. Artık daha çok dayak yiyor ve daha az ağlıyordum. Burnum akmıyordu. Kavgayı sevmiyordum. Ama dayak yemekten de kaçmıyordum. Bir süre sonra evdeki atari’yi de sevmemeye başladım. Bu yüzden atari salonlarına artık gidiyordum.

Şoreş gittikten çok zaman sonra yine bir keresinde bir atari salonuna gitmiştim. Ben Street Fighter oyununda, Ken ile Ryu’ya pet pet pet aduket çekerken, hemen yan tarafımda Mustapha (ki biz Mustafa derdik) oynayan bir çocuğa musallat olan birkaç çocuğun zalimliğine dayanamamış ve “karışmayın oğlım çocuğa” karşılığında bulunmuştum. O çocuklarda bu kez diğer çocuğu bırakıp bana musallat olmuşlardı. Bir saniye öncesine kadar gözümde mazlum olan çocuk, Mustapha/Mustafa ile düşmanlarını yumruklamaya devam ederken; o ara zalımlar da beni yumrukluyordu! Öyle ki o hengamede bacağıma bıçak darbesi bile almış, fakat olayın sıcaklığından hissetmemiştim. Sonra salondan dışarı çıkardılar bizi. Mahalle büyüklerinin yanına götürdüler. Bıçak yarama baktılar. “Fazla derin değil” diyerek beni o halde saldılar. Çok zoruma gitmişti. Dayaktan değil ha. Hayır hayır acıdan da değildi. Bu kez ‘sizin de tayınız var’ diyememiştim ya... Çok dokundu bu bana! O halde eve geldim. Anneme bir şey söylemedim. Direk mutfağa gittim. Tentürdiyot ve bolca pamuk alıp evin damına çıktım. Beş gün boyunca bu şekilde kendi kendimi tedavi ettim. Uzun bir zaman da o mahalleden geçmedim.

Velhasıl kelam, ben Şoreşi, yani Eşref’i çok özledim. Mustafa’yı ve Kadir’i de. Ve İzmir’e her gittiğimde çok sevdiğimi bildiğimden bana özellikle mısır haşlayan Perwin’i de özledim. Oğulları dağa çıktıktan sonra Kuran’a sığınan ve on üç cüz ezberleyen adamın çocuklarını da özledim. Kobanê’den kanlı gömleği gelen Canê’yi de özledim. Hüzni, Ferman ve diğerlerini de…

Dedim ki; İlkin değerlerimizi öldürdüler. Şimdi de değersizleştirdikleri bizleri öldürüyorlar. Allah bize rahmet etsin.

YAZIYA YORUM KAT