Siyasette eksik olan akıl

04.11.2008 06:22

Bejan Matur

Ne oldu şimdi? Söylemekten korktuğumuz, adını koymak doğru olmaz dediğimiz her şey bugün ekranlardan evlerimize, hayatlarımızın içine boca ediliyor.

Olanlar Güneydoğu'da yaşayanlar için geçerli demek de çare değil. Çünkü ateş batıya da düşüyor artık. Sokağa fırlayan, adına 'terörist' denen çocukların, gençlerin yaktığı, ateşe verdiği araçları televizyonlardan izleyen vatandaşlar, ellerinde pompalı tüfeklerle birilerine ateş ediyorlar. Ben hiç komplocu olmadım. Olmayı da düşünmem ama müsaadenizle bu olanlara bir temsilin son perdesi demek istiyorum. Sanırım Türkiye yeni bir döneme giriyor. Tüm bu olanlar sanki eskinin, otuz yıldır yaşananların, Cumhuriyet tarihi boyunca hep bir yerinden kanamış bir yaranın son cerahatı. Safra atılacak ve başka bir memlekete uyanacağız sanki. Ben iyimserim. Tüm bu yangının, kayıpların, bir sivil savaş ihtimalinin eşiğinde, sanki iyilik kazanacakmış gibi ümitliyim. Geçen yazımda sözünü ettiğim ve bazı okurları hayal kırıklığına uğratan sözler de bu söyleyeceklerimin nedenini oluşturuyor.

Meselelere, durduğumuz yer tek hakikatmiş gibi bakarsak buradan bir anlama çıkmaz. Başkalarını anlamak isteyen birinin sorumluluğuyla açıklamaya çalışayım; bundan uzun süre önce yerel seçimlere doğru şiddet tırmanabilir demiştim. Bu ülkede yaşayan, sorumluluk sahibi herkesin eğer şiddetten mağdur ve muzdaripse şiddetin kaynağına, nedenlerine samimiyetle bakması gerektiğini söyledim hep. Eğer bugün Türkiye'de Lübnan'a benzer bir atmosfer oluşuyorsa pozisyonlarımızı hiç değiştirmeden, 'Gerçek ne?' sorusunu sormadan olanların önüne geçmemiz mümkün değil. Tabii önü alınsın, memleket bir kan deryası olmasın niyetindeyseniz! Hamaset ve 'bu memleket sahipsiz değildir' klişesi ile mesele anlaşılsaydı herhalde bu olanlara şahit olmazdık. Elbette memleket sahipsiz değil. Ama sahibi olmayı hak etmek için memleketi sevme biçimimizdeki yıkıcılıkla yüzleşmek zorundayız. Kürtlerin de en az Türkler kadar sevdiğinden emin olduğum bu güzel memlekette bir arada yaşamak gibi bir sorunumuz olduğunu hiç düşünmedim. Dünyadaki en iyi entegrasyon örnekleri arasında sayılan Kürt-Türk entegrasyonu, tam da bu nedenle bugüne kadar bir sivil savaşı üretmedi. Bunu tartışmak bile anlamsız. Gelelim sorunun asıl can alıcı noktasına: Bu entegrasyonda kendini eksik, hakkı yenmiş hisseden taraf olan Kürtlerin bir kesiminde bir yöntem olarak meşru görülen şiddetle ne yapacağız? Onun gerçek nedenlerini anlamak mı olacak tavrımız, yoksa hiç yokmuş gibi davranmak mı? Siyaset değimiz şey tam da bu noktada hayati bir gereklilik ve emniyet süpabı görevi görmeli. Siyasetten doğacak, doğması gereken akıl ve sağduyu tam da bu noktada gerekli. DTP ve AKP'nin bu süreçte aldıkları, almaları gereken rol, yukarıda sözünü ettiğim oyunun son sahnesinin memleketin hayrına sonuçlanmasını sağlayabilir. Şu ana kadar olanlar aksi yönde; bir yanda 22 Temmuz seçimlerinde beklediği başarıyı sağlayamayan DTP ve onun gerisindeki siyasal güç. Diğer yanda bölgeden aldığı oyla tüm Türkiye'nin partisi olduğunu kanıtlamış AKP'nin bölgenin oylarını 'çantada keklik' gören yaklaşımı. Acaba gerçekten öyle mi? Neredeyse bütün yazı geçirdiğim Diyarbakır'da gördüklerim hiç de öyle söylemiyordu. Bölgenin diğer şehirlerinde de benzer bir durum geçerli. Ve tuhaf olan, eskiden sadece DTP tabanında olan hoşnutsuzluğu artık muhafazakâr Kürt seçmen de dile getiriyor. Muhafazakâr Kürt seçmenin gözünde dahi Erdoğan, Kürtlerin durumunu iyileştirmek konusunda gerekli cesareti gösteremeyen, şiddetin durması için adım atmakta zorlanan tüm eski liderlerden artık farklı değil. Her ne kadar bölgede yaptığı mitinglerde kalkınmadan, kardeşlikten söz ediyorsa da, bölgenin yegâne meselesi kalkınma değil ki diyorlar. Bölgenin, Kürtlerin asıl sorunu kimlik eksenli ve kimlikten doğan hakları tanınmadığı sürece, bir İsviçre de yaratsanız hoşnutsuzluk devam edecektir.

Tüm bu olanlar şu nedenle bana uzun sürmüş bir oyunun son sahnesiymiş gibi görünüyor: Kabul edelim ya da etmeyelim, Türkiye kamuoyu ilk defa her şey güllük gülistanlık gidiyorken 'Bu kadar insan ne demeye sokaklara döküldü?' şaşkınlığı içinde. Her şeyin güllük gülistanlık olduğunu durduğumuz yerden tanımlayamayacağımızı böylece öğrenmiş oluyoruz. Çünkü başkasının acısı, kederi, başkalarının nelerle dertlendiği devletlerin tarihinde de bir yaşa, bir deneyime tekabül eder. Belki de zamanı gelmiştir. Çünkü ancak Türkler dönüp 'Biz nerede yanlış yapıyoruz?' diye sorarlarsa, Kürtler meşru gördükleri şiddetle yüzleşebilirler. Bu her dönemde, her toplumda aynı sıralamayla olmuştur. Neden-sonuç ilişkisi konusunda Türkiye toplumunun farklı bir sosyolojik hakikat üretmesi için herhangi bir sebep ya da vasat gören bir siyaset bilimci varsa okumak isterim. Tam da bu yapılamadığı için siyaset aklıselimi yitirip gündelik heyecanlara kurban ediliyor.

DTP, kimliği bahane ederek ortalığı ateşe veriyor, AKP yangına körükle gidiyor. Öyle ki Başbakan Hakkari'de DTP'lilere 'İstemiyorsanız çeker gidersiniz' diyebiliyor. Bu hataya nasıl düştüğünü anlamak mümkün değil. Hem nereye gidilecek? Ayrıca bu her sıkıştığımız yerde çözüm üretmek yerine, 'beğenmeyen çeker gider' mantığı yetmedi mi? Hangi tarihsel birikim bizi beğenmediğimiz güruhlardan kurtulmak konusunda bu çekip gitme çözümüne mahkum ediyor, bilmek mümkün olsaydı keşke!

'Bunlar ne istiyor?' diye bir yazı yazmıştım bir zamanlar. Bunlar dediğim Türkiye'de birbirinin gardiyanı vazifesine soyunan, bir arada yaşayan ve devletten hak talebi olan topluluklardı. 'Bunlar ne istiyor?' sorusunu söz konusu kesim her kimse karşıtına yöneltiyor. Alevilerin demokratik hakları söz konusuysa Sünniler, başörtülü kadınların hakları söz konusuysa seküler kesim, Kürtlerin hakları söz konusuysa Türkler olabiliyor soruyu soran. 'Sahiden bu Kürtler ne istiyor?' Üstelik 'Gümüşhane'de bile bu kadar yoksulluk varken' Kürtler neden ellerindekiyle yetinmiyorlar! Benim yapmak istediğim tam da meselenin kaynağına dikkati çekmek ve nedenlerini irdelemekti.

Bu ülkede demokrasi olmanın tadını, deneyimini hep beraber yaşamak varken, neden birbirimize hayat hakkı tanımadığımızı sormak şu günlerde herkesin işi olmalı. Bunlar ne istiyor sorusunun yerini 'Ben ne yapıyorum?' sorusu almalı mesela. 'Kürt kardeşim, Ermeni kardeşim, Alevi kardeşim, başörtülü kardeşim, yoksul kardeşim neden rahat değil?' sorusunu sormalı herkes. Çünkü ancak başkalarının hakları konusunda bir bilinç geliştirdiğimizde gerçek demokrat oluruz. Başkasının hakları konusunda ileri bir duyarlılık ancak bizi gerçek bir 'vatansever' yapar. Bir ortak vatanı paylaşmanın sorumluluğunu hissedip başkasının derdiyle dertlenmiyorsanız o vatanın nesiyle bir sevgi bağı kuracaksınız? Dağları, taşları, denizleri tamam ya insanı? Kuru hamasetle, 'bu memleket sahipsiz değildir'le olsaydı tüm bu şikâyetler çoktan dinmiş olmaz mıydı? Elbette memleket sahipsiz değil ama o memleketi oluşturan her renge, her çiçeğe, her böceğe, kaktüs olsalar da sahip çıktığımızda memleket memleket olur. Yoksa başımız her sıkıştığında ilk durakta inecekler listeleriyle dolaşıyorsak aramızdaki bağa güvenimiz nedir bizim? Sahiden güvenle kurulmuş bir ilişki midir bu memlekete duyduğumuz sevgi?

Lafı çok da dolandırmaya gerek yok, bu ülkede yaşayan ve en terörist yöntemlere başvuranından en barış yanlısına herkes bir arada yaşamaktan söz ediyorsa nedir eksik olan, bunu sormalıyız. Bana kalırsa eksik olan, özellikle şu günlerde siyasette akıldır.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim