Siyasetsizlik de Bir Siyaset Tarzıdır... -Bir Seçim Günü Yazısı-

07.06.2015 21:00

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Siyasetten maksad, cemiyet halinde yaşamaya mecbur olan insanın yönetim ve hayat tarzının  tanzim faaliyetleri alanı ise, kim bundan uzak kalabilir? 

O hayat tarzının içinde etkili bir yer şekilde yer almayıp kenara çekilmek de bir siyasî tercihidir, kişinin..

Ama, siyaseti temelde bir entrikalar yumağı olarak anlarsak, o zaman, siyasetten kaçınırım demek de bir erdem sayılabilir.. Ama, o gibi entrika yumaklarını çözmek, etkisizleştirmek faaliyeti de bir siyasî etkinlik olabilir.

Ama, bugün siyasî bir yazı yazmamak gerekiyor..

Bugünkü siyasetdışılık ise, siyasetin bütün seçmen kitlelerinin kararının belirlenmesine  yardımcı olmak açısından, anlaşılır bir yasaklamanın gereği..  Yani, dar çerçevede, mevcud siyasî partilerin lehinde veya aleyhinde bir görüş belirtmemek mânâsında..

*

O halde biz de bugünlük bazı magazin haberleri üzerinde sohbet edelim..

Geçmişte siyasî hayatımızla ilgisi olan birkaç isim bu son günlerde vefat etmiş.. Birincisi, Tarıq Mihail Yuhanna Aziz..

Diğeri, Behiye Aksoy isimli ve eski bir ünlü şarkıcı..  Bir diğeri de ondan iki gün önce, 30 Mayıs gecesi de karikatürist Bedri Koraman vefat eden kişi..

*

Bu isimlerin siyasî hayatımızla ilgisine gelince..

Önce Tarıq Mihail Yuhanna Aziz’e değinelim..

Saddam’ın 35 yıllık kanlı diktatörlüğü boyunca Irak’ta Enformasyon Bakanlığı’ndan, Dışişleri Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı’na kadar en etkili yerlerde bulunmuş birisi idi ve isminin tam şeklini kullanmazdı. Çünkü, onun bir hristiyan olduğu Tarıq Aziz isimlerinden anlaşılmıyordu.

Saddam’ın en güvendiği kişilerdendi ve hele de uluslararası zeminlerde, Tarıq Aziz diplomasi görüşmelerini Irak adına yürüten birisiydi..

Ama onun en ilgi çekici yönlerinden birisi, İran’a karşı savaşta ve de daha sonra, 1991 / Irak-Amerika Savaşı sonrasında, Kuzey Irak’da, Irak Kürdistanı’nda kimyasal silahlar kullanmaları ve onbinleri kavurmaları üzerine olan canavarca beyanlarıydı..  O, gaayet net olarak, ‘Vatan korunması gerektiğinde kimyasal silahlar da kullanılır elbette.. Eğer suç ise, modern dünya bu silahları niye imal edip satıyor?’  diyordu..

İçinde hem bir barbarlık vardı, hem de bir acı gerçek..

Sonunda Saddam rejimi çökertildi ve suçlu olanların herbirisi cezalandırıldı.. Saddam da, Kimyasal Ali denilen kişi başta olmak üzere, o kimyasal silahları acımasızca kullanıp onbinleri kavuran önde gelen yardımcıları da idâm olundular..

Tarıq Aziz için de idâm hükmü verilmişti. Ama, işte o konuda Vatikan ve diğer güç odakları devreye girdiler ve Tarıq Mihail Yuhanna Aziz’i idâm ettirmediler. Ve yarı açık ceza evlerinde ömrünü tamamladı.

İdâm edilen ötekiler ne kadar müslümandı? O ayrı mes’ele.. Ama, onlar da açıkça T. Mihail Yuhanna Aziz gibi hristiyan olsaydılar; Vatikan da, B. Amerika da, Avrupa Birliği odakları da onu idâm ettirmezlerdi, kesinlikle..   

*

Bir başka ölüme, B. Aksoy’un ölümüne gelince..

Siyasi hayatımızın ilginç tiplerinden Osman Bölükbaşı’nın B. Aksoy’a ‘vurulduğu’ söylenirdi. Bir gün, bir konserde, bu hanım, Bölükbaşı’na bakarak, ‘Gel güzelim, vazgeçelim biz bu sevdâdan..’ şarkısını okuyunca.. Bölükbaşı, o gece, iki tüp aspirin içerek intihara teşebbüs etti, farkedilince midesi yıkandı, günlerce komada kaldıktan sonra hayata döndü.

*

Koraman’ın siyasî hayatımızla ilgisi ise, -çok kere ahlâkî sınırları da zorladığı- renkli resimler halindeki siyasî karikatürlerinden ileri geliyordu.

Hele birisi daha bir ilginçti..

1973 seçimleri sonunda, Erbakan’ın MSP’si, İslamî eğilimli bir parti olarak 48 m.vekiliyle Meclis’e giriyordu, Cumhuriyet rejiminin tesisinin 50. yıl dönümü eşiğinde..

Ecevit’in CHP’si 210, Demirel’in Adâlet Partisi 192  m.vekili kazanmıştı, 450 sandalyeli Meclis’te.. Bu neticeyi görür görmez, daha önceden beri, esasen MSP’nin kurulmadığını, kendisinin tek başına iktidara gelmesini önlemek için özel olarak kurdurulduğunu  söyleyegelen Demirel, milletin kendilerine muhalefet vazifesini verdiğini ve hiç bir partiyle hükûmete girmeyeceklerini açıklıyordu.

Bu durumda da tek çare kalıyordu, MSP ile CHP’nin ortak hükûmeti..

Ama, bu kolay değildi. Çünkü, yarım asırdır, İslamî eğilimli kişi ve kadroları, sosyal hayattan hem de en zorbaca ve vahşi usûllerle, zulümlerle dışarı sürmüş olan laik cereyanların odağı CHP şimdi böyle bir ortak hükûmete nasıl yaklaşacaktı?

(CHP’den istifa etmiş olsa da, parti içinde hâlâ etkili olan) İsmet Paşa hayatının son demlerindeydi ve MSP’nin sistem içine alınmasının tehlike oluşturacağını söylüyor ve derin uykularından her uyanışında ‘Hükâmet kuruldu mu diye endişeyle sorup, ‘Henüz hayır..’ cevabını aldıkça, rahatlıyarak tekrar uykuya dalıyordu.

Erbakan ise, hükûmete girmek istiyordu, kanunîlik / legalite kazanmak için.. Ve ayrıca, gelinen noktada sistemin kilitlendiğini, bu duruma bir çözüm bulmak gerektiğini düşünüyordu. Bu satırların sahibi ise, o zaman Bâb-ı Âli’de Sabah gazetesinde günlük yazılar yazıyor ve hükûmete girilmesine sıcak bakmıyor ve ‘Biz bu rejimi işletmek için mi varız, tıkamak için mi? Sistem tıkanırsa, onun tasasını da mı biz taşıyalım?’ düşüncesi taşıyordu.

Ve seçimler üzerinden iki aydan fazla bir zaman geçmişti ki.. 

Milliyet’te, -sanırım Mümtaz Soysal  ya da Abdi İpekçi’nin kaleminden- ‘bir CHP-MSP koalisyonu niçin olmasın?’ konusunu gündeme getiren bir makale yayınlandı. Yanıbaşında da, yüzü peçeli ve göğüslerinin yarısı kapalı, gerisi bikinili bir kadın tiplemesiyle, renkli karikatürümsü bir resim, B. Koraman’dan..

Ve bu işaret fişeğinden birkaç gün sonra, Ecevit, İslamî eğilimli kadroların sosyal hayattan dışlanmasının tarihî bir hata olduğunu söyleyerek, Erbakan’la ortak hükûmeti kuruyordu. (ama, aynı Ecevit kurduğu bu ortak hükûmeti de 9 ay sonra, yine tarihî bir hata nitelemesi yaparak terkedecekti.)

Geçen gün, Eyyub’de, Dil ve Edebiyat Derneği’nde Üzeyr İlbak ve Yavuz Ç. Karahan beylerle konuşurken.. o günler gündeme gelivermişti, ama, adı dilimizin ucunda olduğu halde, o karikatürü çizeni hatırlayamamıştık. O gece ölüm haberi ekranlara düştü..

O da, şimdi Behiye Aksoy gibi, hayat imtihanını nasıl verdiğinin sonuçlarını öğrenmek için yeni bir yolculuğa çıktı..

 *

N. Hikmet, ölümünden yarım asır sonra, kızının ağzından..

‘Ben bir ırklar kolleksiyonuyum..’ diyen Nâzım’ın büyük dedesi, Avrupa’yı derinden sarsan 1848 devrim hareketleri sırasında Polonyalı hürriyet savaşçılarından olup, Osmanlı’ya sığınmak zorunda kalan Yüzb. Alexander Borjensky idi.. Bu kişi Osmanlı’da mülteci olarak yaşarken, ihtida etmiş / müslüman da olmuş ve bir muhtedî olarak Mahmûd Celaleddin Paşa ünvanıyla Osmanlı ordusunda da vazifeler üstlenmişti. Nâzım da Haleb’de, Osmanlı Valisi’nin paşa konağında dünyaya gelmişti; komünist olmasına bakmayın..

Onun ölüm haberi geldiğinde 3 Haziran 1963 günü Malazgirt’teydim.. Hakkında, ‘Gurbette öldü..’ gibi bir-iki yazı yayınlandıydı, ama, Nâzım , yazdıklarına bakılırsa, memleket türkülerinde bile enternasyonalist bir hava taşıyordu.. Ki, enternasyonal bir ideolojiye bağlı olan kimseler açısından yadırganmaması da gerekir..

Komünizme olan inancını hemen her fırsatta dile getiren Nâzım Hikmet'in ölümünün üzerinden 52 yıl geçmiş ve ölüm yıldönümünde düzenlenen bazı toplantılarda anılmış.. Bu anma toplantılarından bir yansıma da, Nâzım’ın kızının, babası hakkındaki anlattıkları..

Nâzım Hikmet'in son eşi Vera'dan olan kızı Anna, babasının komünizm konusunda büyük hayal kırıklığı yaşadığını da söylemiş.. Literaturnaya Rossiya gazetesine konuşan Anna, Nâzım'ın öldükten sonra Sovyetler Birliği'nde kısa zamanda unutulduğundan ve Sovyetler’in Nâzım’ı kullandığından da yakınmış..

N. Hikmet'in kızı, "Annem Sovyetler Birliği döneminde Nâzım'ın bizimle oturduğu evi müzeye dönüştürmeye çalıştı. Ama, bu işler için para ve komşuların rızası, itfaiye dairesinden izin ve başka resmi işlemler gerekiyordu. Sovyetler, Nâzım'ı komünizme olan inancından dolayı kullandı, fakat öldükten sonra hemen unuttu. Babam komünizme çok inanırdı, fakat sonra büyük hayal kırıklığı yaşadı ve bundan dolayı öldü..” demiş..

Nâzım’ın Münevver isimli eşinden olan oğlu Memed Fuad hakkında da konuşan Anna, "Memed babasına çok dargın idi. Belki annesinin Nâzım'a olan dargınlığı oğluna da geçmişti. Dolayısıyla zavallı Memed'in, ölü babası ile bile ilişkileri çok kopuk.. Memed içine kapalı bir insan"  şeklinde konuşmuş..

Bu vesileyle hatırlayalım.. Nâzım, kendisini anlattığı ’otobiografi’ şiirinde şöyle diyordu. ’1902’de doğdum. /Doğduğum yere hiç bir zaman dönmedim. /Çünkü dönmeyi sevmiyorum. (…) 1921’den sonra insanların çoğunun gittikleri yerlere gitmedim: Camiye, kiliseye..’

*

Ama, Azerbaycanlı Muhammedov isimli bir zat, -ki, Nâzım’ın takibçisi idi- 10 yıl öncelerde, Nâzım’la Bükreş’e gittiğini, orada ona turistik rehberlik ettiğini, Nâzım’ın kendisine, ’Bu gece Kadir gecesi.. Bir mescid bulalım’ dediğini, 100 yıl öncelerde Romanya Kralı Carol tarafından yaptırılan küçük bir mescidi bulduklarını ve Nâzım’ın orada bir saat kadar oturup tefekküre daldığını anlatmıştı, medya mensublarına.. Yani, önceleri yazdığı şiirinde anlattığının tersi bir durum.. Olabilir..  

Daha da ilginç olan şu ki, Aziz Nesin özetle şöyle anlatmıştı: ’Nâzım öldüğünde cenazesinde bulunmak üzere arkadaşlarımızla Moskova’ya gittik.. Komünist Parti şefleri geldiler, ’Nâzım’ı nereye gömelim?’ dediler.. ’Nasıl yani?’ dedik.. ’Yani, dediler, hristiyan mezarlığına mı, müslüman mezarlığına mı?

Yahu, biz Türkiye’de halkın diniyle irtibatımızı koparmışken, en büyük komünist rejimin şefleri bize Nâzım’ın hristiyan mezarlığına mı, müslüman mezarlığına mı gömülmesini istediğimizi soruyordu..’ 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim